Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş;
Eşini gâib eyleyen bir kuş
Gibi kar
Geçen eyyâm-ı nevbaharı arar...
Ey kulûbun sürûd-ı şeydâsı
Ey kebûterlerin neşideleri,
O baharın bu işte ferdâsı:
Kapladı bir derin sükûta yeri
Karlar
Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar
Ey uçarken düşüp ölen kelebek
Bir beyaz rîşe-i cenâh-ı melek
Gibi kar
Seni solgun hadîkalarda arar;
Sen açarken çiçekler üstünde
Ufacık bir çiçekli yelpaze,
Na'şın üstünde şimdi ey mürde
Başladı parça parça pervâze
Karlar
Ki semâdan düşer, düşer ağlar!
Uçtunuz, gittiniz siz ey kuşlar;
Küçücük, ser-sefîd baykuşlar
Gibi kar
Sizi dallarda lânelerde arar.
Gittiniz, gittiniz siz ey mürgân,
Şimdi boş kaldı ser-te-ser yuvalar;
Yuvalarda yetim-i bî-efgan!
Son kalan mai tüyleri kovalar
Görme yetisini kaybeden bir hayvandan daha üzücü (trajik değil, üzücü) pek az şey biliyorum. İnsanlardan farklı olarak, hayvanlara dünyayı tarif etmelerine yarayacak bir dil kalmaz. Tanıdık bir arazideyse, kör hayvan burnuyla yolunu bulabilir. Ama artık varolan elinden alınmıştır ve bu yoksunlaşmayla birlikte yok olmaya başlar, artık yalnızca uyuklar, belki de bir zamanlar varolan bir rüyayı arıyordur.
İnsanlar arasında hemcinsini aşağılama eğiliminde olmayan kimse yoktur ve aşağılanışın kendini adsız ve tarifsiz bir şekilde hep yeniden açan ve kapayan kargaşası içinde, insanoğlunun insan olabilme konusundaki kendi yetersizliği, ona bağışlanmış ama taşımayı başaramadığı bir saygınlığa ait kaygıları uyuklar.
Türk ordusunun Beç muhâsarasını bir türlü söktüremediği haberi yayıldıkça Tuna boyunda kâfir çeteleri mantar gibi yerden bitiverdi. Tek başına bir kadının tenha cevizlik bahçelerinde kalması uygunsuz işti; fakat Zühre, fütur getirmeden evinde oturuyordu. Doğrusu da bunca çapul, kundak sokma, vurgun vakaları içinde Zühre'nin kılına hatâ gelmiyordu. Müslümanı, kâfiri; reâyâsı, askeri "Kuşlu Nine"nin üstüne titriyordu. Cevizlikteki yanaşmalar kimi orduya, kimi çeteye dağılmış, Zühre, koca evde ihtiyar Ferhat ve küçük Sırplı câriye ile yalnız kalmıştı. Birkaç defa hastalanır gibi oldu, gene savdı, yattı kalktı, hep Türk ordusunun galebe çalmasına dua etti. Günlük güneşlik bir öğle üzeri evinin arka bahçeye bakan yer katı odasında pencere kenarındaki erkân minderine oturmuş tesbih çekiyordu. Camlara kadar saldıran ıtır sürgünleri arasından altın yaldızlı yeşil ışık içeri sızmıştı. Zühre kendinde tuhaf bir halsizlik, yavaş yavaş canı çekilir gibi baygınlık duydu. Başını duvara dayadı, gözleri kapalı gene tesbihine koyuldu. "Tanrım, ordumuzu muzaffer kıl. Fendi çok vahşî kâfire karşı öz kullarını küçük düşürme. Cümle varlığın övünü Peygamberimiz hürmetine, senin yolunda can veren erenler hürmetine, senin yolunda dolandı..." Zühre bu makamda yandı yakıldı, saatlerce sonra gönlünde bir ibret penceresi açılmış gibi coşkunluktan geçip niyâzını değiştirerek ellerini göğe kaldırdı: "Ya Rabbi, yenilip ezilmeyi bize mukadder kıldınsa; nasîbimize vakarla katlanmayı bize ihsan et. Her ne tecellî çıkagörse de milletim mayasındaki yüce cevheri kaybetmesin. Sen Ulu Tanrım, milletime eşsiz cihangirlikten üstün daha neler bağışlamışsın. Rum saltanatı elden giderse. ne ola?... Yeter ki nûrunu saldığın öz mayaya ziyan gelmesin. Âmin Yâ Rabbi." Bu duâlarla kendini tüketen Zühre duvara