Kısa bir aradan sonra yeniden buradayım.
Durumlar tersine döndü. O umut dolu kalbim yine umutsuzluğun toprağına bırakıldı.
Kontrolü kaybettim. Kendime hâkim olamıyorum.
Öfke, beni olmak istemediğim birine dönüştürüyor. Bana zarar verdiğini biliyorum; üstelik beni yavaş yavaş yalnızlaştırıyor.
Bu anlarda hep eskide yaşıyorum. Hâlâ dolmayan, belki de hiç dolmayacak bir boşluğun acısını taşıyorum içimde. Geçmişimden kaçamıyorum; ondan geriye kalan sızı bugünümü kemiriyor.
Aklımdaki düşünceler milisaniyeler içinde değişiyor. Her değişimde içimde bir kasılma, bir daralma beliriyor. Tekrara düştüğümü biliyorum; fakat bu döngü sanki büyük bir patlama anını bekler gibi içimde birikiyor.
Ve her şey beni bir karar vermeye zorluyor…
Ya “özüne dönmek” denilen şey bu kadar sancılıysa?
Ya geçirdiğim öfke nöbetleri, inkâr ettiğim o benliğin geri dönme çabasıysa?
Kendime hâkim olamadığım anlar bir iç savaşsa ve taraflar birbirini yenemediği için savaş uzadıkça uzuyorsa—
iki irade aynı bedende kilitlenmiş, hiçbiri diğerine boyun eğmiyorsa?
Bu döngüyü sürekli yaşıyorsam…
Yalnızlık denilen dürtü, beni asıl görmem gerekenle yüzleştirmek için en uygun zemini hazırlıyorsa?
Adına “boşluk” dediğim o dolmayan şey, aslında bensem.
Kendi olamayışımın acısını yaşıyorsam.
Bu savaş yüzünden zihnim tüm savunma kapılarını açtıysa ve düşünceler bu yüzden sel gibi akıyorsa…
Onları ifade edemeyişim, sonucu belirleyecek kelimeyi seçmekten korktuğum içinse?
Geçmişimden kaçamıyorum; çünkü geçmişle gelecek birbirine dolanmış tek bir zaman parçasıysa.
Ve o büyük patlama anı savaşın galibini belirleyecekse…
Her şey o anın etrafında şekilleniyor ve beni bir taraf seçmeye zorluyorsa…
Ya tüm bu düşünceler bir virüs gibi zihnime sızıyorsa?
Beni böyle düşünmeye iterek kontrolü kaybetmemi istiyorsa?
Ya şu an
Bu aralar inceleme yazmakta zorlanıyorum.
Stefan Zweig’e duyduğum sevgiyi nasıl anlatacağımı bilmiyorum; gerçi sevgi anlatılan bir şey mi, ondan da emin değilim.
Okuduğum on altıncı kitabı.
Ve sona yaklaştıkça anlatma gücümü kaybediyorum.
Çünkü onun hikâyelerini okuyarak değil, yaşayarak tüketiyorum.
Yaşanan şeyler anlatıya dönüşürken eksilir; kelimeler yetmez, kalem susar.
Anlatsam da anlamayacaksınız.
Ben de, anlayacağınız kadar anlatamayacağım hiçbir zaman.
Bir insan nasıl olur da bu kadar derine iner?
Nasıl olur da insanın en gizli yerlerine dokunur, orada kalır?
(Zweig’i burada övgülere boğabiliriz; ama biliyorum, hiçbir övgü yetmeyecek.)
Galiba her zaman daha fazlasını söylemeyeceğim.
Belki de en doğrusu bu.
Kalemini gerçekten anlamak, ona yönelteceğim övgülerin yerine geçebilecek tek duyguysa,
ancak anladığımı sandığım kadarını verebilirim.
İlk hikâyeye gelecek olursak… Okurken, daha önce zihnimde defalarca kurmuş olduğum bir olay örgüsünü, bu kez Rahel adında bambaşka birinin ağzından, farklı olaylar üzerinden dinliyormuşum gibi hissettim. Ben olsam bunları bu denli iyi anlatamazdım. Çünkü söz konusu düşünceler, çocukluk zamanlarında hayal edilmiş; ama bugün, bir inceleme yazarken bile zorlanan, başkalarına bir şey anlatmaktan bitap düşmüş birinin zihninden geçiyor. Böyle biri ya susarak anlaşılmayı bekler ya da anlayacağını bildiği, varlığından emin olduğu birine rastladığında, sonsuza dek konuşabilir.
Rahel için o muhatap, Tanrı’nın ta kendisidir.
Stefan Zweig’ın buradaki atmosfer anlatımı ve betimlemeleri öylesine canlı ki, kelimeler adeta ete kemiğe bürünüyor. Hayatın içinde "mış gibi" yapmaya o kadar alıştık ki, Rahel’in bu samimi ve çıplak hakikati karşısında büyülenmemek elde değil.
Rahel’in Tanrı’nın karşısındaki duruşu alışıldık bir isyan değildir.
Bugün de karışık duygular içindeyim. Dışarıdan bakıldığında her zamanki hâlimiz gibi görünüyor;
ama içimdeki şiddeti artıyor, bıraktığı hasar her seferinde biraz daha derine işliyor. Ne hissettiğini bilen fakat kelimelere dökmediği için kendi içinde paradoksa sıkışıp kalan biriyim.
Şimdilerde etrafıma baktığımda, her şeyi tam olarak anlamayan ama anladığını sanıp yoluna devam eden biri gibi hissediyorum. Sorularım var, cevaplarım da var belki; fakat ikisi de aynı yerde durmuyor. Bildiğimle sustuğum, sustuğumla kendimi inkâr ettiğim bir eşikteyim.
Veysel Can K.