Heyyttt,var mı bana yan bakan :))))
10/10
·464 syf.··
Beğendi
·
2026 22. kitabı
SAYILI FIRTINALAR "Eski İstanbul Kabadayıları" REFİ CEVAD ULUNAY Sayılı Fırtınalar Refi Cevad Ulunay'ın Türk edebiyatında ve yakın tarih kitaplığında çok özel bir yere sahip olan, adeta bir "İstanbul folkloru" belgeseli niteliğindeki eseridir. Kitap, tarih kitabı ile roman arasında durur. Olayların önemli bir kısmı hakiki kişiler ve vakalardan beslenir; ancak Ulunay bunları roman tekniğiyle anlatır. Bu yüzden eser, tarihçiler tarafından tek başına belge olarak değil, dönemin sosyal hayatını anlamaya yardımcı bir tanıklık metni olarak değerlendirilir. Bir nostalji sever olarak, eserdeki İstanbul'un mekan hafızası beni en çok etkileyen yönlerden biri oldu.Kahvehaneler, meyhaneler, Direklerarası, arka sokaklar, tulumbacılar, zaptiyeler... Bugün büyük ölçüde kaybolmuş bir şehir kültürü adeta canlı bir dekor gibi anlatılırken ben de adeta içinde yaşadım. ***** Ulunay, bu kitapta Osmanlı'nın son dönemindeki İstanbul kabadayılık müessesesini anlatır.Yazarın bizzat şahit olduğu, dinlediği ya da içinde bulunduğu eski İstanbul sokaklarının yazılı olmayan kanunlarını kayda geçirir. Zincirleme bir hikaye anlatımıyla Abdülhamid döneminin son yılları ile Meşrutiyet İstanbul'unun yeraltı dünyasını ve sosyal hayatını resmeder. Sayılı Fırtınalar, bugün tamamen yok olmuş bir İstanbul alt kültürünü, o kültürün kendine has kodlarını ve insan tiplerini birer belge gibi günümüze taşıyan emsalsiz bir kaynaktır. Üsküdar'da sahafın vitrinde görüp hemen alıp keyifle okuduğum bir eserdir. Yeni basımı var mı bilmiyorum. Merak edersiniz sahaflardan temin edebilirsiniz. Gelelim esere... Kitap, önce kabadayılık, racon gibi kavramları açıklayarak başlıyor. Ardından anlatı, dönemin ünlü kabadayılarından Arap Abdullah'ın karıştığı 'Direklerarası Cinayeti' ile devam ediyor. (Güzel
Tarih
Sayılı FırtınalarRefi Cevad Ulunay · Bolayır Yayınevi · 197361 okunma
Tükettikçe tükeniyoruz
4/10
·176 syf.··
2026 19. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 26 Haziran 2026 09:02
Her şeyin çok hızlı değiştiği bir döneme denk geldik. Bu da yarınlara ve birbirimize duyduğumuz güveni yok etti. Belirsizlik içinde savrulurken hedeflerimiz anlamsızlaştı, ilişkilerimiz sığlaştı. Tek başarı kriterinin görünürlük kabul edilmesi imajı içeriğin önüne taşıdı, ruhsuz maskelere dönüştük. Değer üretmekteki aciziyetimizi tüketimle doldurmaya başladık, tükettiklerimiz üzerinden kendimize değer biçmeye başladık. Halbuki insanın insana, güvene, üretmeye ve paylaşmaya ihtiyacı vardır. Emek olmadan tatmin olmaz. Böylece başkalarının gözünde yarattığımız değer içimizde bir anlama dönüşebilir. Kitap kısaca bu argümanlar üzerinden şekilleniyor. Bolca Viktor Frankl, Rollo May ve Eric Fromm'a atıf var ancak felsefi temellerinden izole bu atıflar, metne entelektüel bir cila verme çabası olarak göze batıyor. Metindeki hiçbir cümleye itiraz edemem ama derinliksiz analizleri, genel geçer teşhisleri, toplumun büyük kısmının kendini özdeşleştirmekte zorlanacağı varlıklı bir ailenin iç dinamikleri üzerinden kurulan örnek vaka ve editoryel özensizlik, kitabın da eleştirdiği bir düzenin parçası olduğunu düşündürdü. Ayrıca, gelir adaletsizliği ve ekonomik darboğazın sosyal çürümedeki etkisinden hiç bahsedilmemesi, tüm sorumluluğun sanki mutant olan bu çağda birden bire artış gösteren bireysel ve toplumsal açgözlülüğe yüklenmesi, kitabın samimiyetini sorgulamama neden oldu. Kolayca tüketip okuduğunuz kitapların sayısına bir ekleyebilir, böylece yıl sonu hedeflerinize kısa yoldan biraz daha yaklaşabilirsiniz. Her sayfada kafa sallayıp zaten gördüğünüz ve bildiğiniz şeyleri onaylatabilirsiniz. Ama daha önce bu konular üzerine okumuş veya kafa yormuş biriyseniz, günün sonunda bu kitabın size yeni bir şey katmasını beklemeyin.
Dünyaya Değil Kendine Meydan OkuMüthiş Psikoloji · Destek Yayınları · 2024706 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Bayan Ming'in Hiç Olmayan On Çocuğu~ #spoiler
Puan vermedi·72 syf.··
2026 13. kitabı
Gerçek ne kadar çıplak ve acımasız olursa olsun, onunla yüzleşmek insanı özgürleştirir. Yalanın estetiğindense gerçeğin soğukluğunu tercih edenlere bu kitap, hayal dünyasına sığınmanın bireysel ve sosyal bedellerini sorgulatıyor. Kurgusal bir dünyada yaşamanın bireyi illüzyonların tutsağı haline getirdiğini ve gerçek anlamda iyileşmesini engellediğini gösteren trajik bir vaka analizi. Öncelikle yazarın rafine ve minimalist üslubunu, kitabın kısacık anlatıya sığdırdığı felsefi derinliğini, lüzumsuz detaylardan arınmış kurgusunu çok sevdim. Her yaşa hitap ediyor. Vurucu ve etkileyici. Ancak kitabın sunduğu bu tatlı ve masalsı anlatımın arka planında derin bir felsefi çelişki ve sarsıcı bir trajedi var. Kitap boyunca Bayan Ming’in kurguladığı çocuk hikayeleri üzerinden Konfüçyüs'ün öğretilerine sıkça atıfta bulunuluyor ama kitabın finali ile bu öğretiler arasında ciddi bir tezatlık mevcut: ​ Konfüçyüsçülük rasyonel, dünyevi ve gerçeğin dürüstçe kabul edilmesine dayanan bir felsefedir. ​Yazar ise felsefedeki "toplumsal uyum" kavramını esneterek, Bayan Ming'in yalanlarını bir bilgelik aracı gibi sunuyor. Üstelik bu "iyi niyetli" görünen yalanlar fabrikadaki diğer kadınların Bayan Ming'i kıskanmasına ve onu dışlamasına neden olarak yalnızlığını derinleştiriyor ve başkarakterin gerçeklik algısını eğip bükerek onu bir şüphe ve manipülasyon sarmalına sürüklüyor. Batılı ve romantik bir "hayal dünyasına sığınma" güzellemesi yapmak adına, ayakları yere basan Doğu felsefesini kendi kurgusuna araç ediyor. Kitabın sonunda Bayan Ming’in aslında hiç çocuğunun olmadığı, tüm bu dünyayı Çin'in katı tek çocuk politikasının ve toplumsal baskıların yarattığı yalnızlıkla baş edebilmek için zihninde kurduğu gerçeği açığa çıkıyor. Aslında derin bir travmanın doğurduğu trajik bir kaçış
Bayan Ming'in Hiç Olmayan On ÇocuğuEric Emmanuel Schmitt · Doğan Kitap · 20257,5bin okunma
9/10
·286 syf.··
Beğendi
·
2026 83. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 25 Haziran 2026 15:05
Yazar diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da gerçek klinik vakalarından ve seanslarından yola çıkarak insan ruhunun en karanlık, gizemli ve sancılı köşelerini ortaya çıkararak okuyucuya anlatmış. Bu kitapta üç ayrı klinik vaka işlemiş. Yani üç farklı insan, üç farklı yaşam öyküleri. Derin travmalar, günah sayılan ya da toplum tarafından tabu kabul edilen psikolojik eylemler. Peki bu üç renk neyi temsil ediyor? Fahişeliğin rengi (Kırmızı) : Üç kuşak boyunca fahişeliğe sürüklenen bir ailenin şiddet, acı dolu dramı travmalarıyla birlikte anlatılıyor. Eşcinselliğin rengi (Gri) : Zengin bir holding patronunun, cinsel kimliği ve tercihi ile toplum arasında sıkışıp kaldığı öyküsü. Mazoşizmin rengi (Siyah) : Genç bir adamın mazoşizmden aldığı hazzı ve karanlık dünyasını işlemiş burada da. Yazar tabi ki profesyonelliği ile kişileri ve olayları yargılamadan, geçmiş travmaların ve hayatın görünmeyen yönünün insanları bu noktalara nasıl sürüklediğini okuyucuya aktarmış. Dehşet ve hüzün dolu bu gerçek hikâyeleri okumak isteyen herkese tavsiye edilir.
1000Kitap
Günahın Üç RengiGülseren Budayıcıoğlu · Remzi Kitabevi · 201916,5bin okunma
Sesin Tenimde Değil, Ruhumda Yankılandı
9/10
·288 syf.·
2026 149. kitabı
Bazı kitaplar okunmak için değil, sanki yaşanmak için yazılır. Sidney Rosen’ın Sesim Seninle Her Yerde adlı bu derlemesi, işte tam da böyle bir deneyim. Kapağını her açışımda, bir psikiyatristin soğuk muayenehanesinde değil, bilge bir dedenin dizinin dibinde, çıtırdayan soba başında hissettim kendimi. Erickson’un sesi, mekânı ve zamanı aşarak gerçekten de her yerde benimleydi. Kitap, terapötik öykülerden oluşuyor; ama buna basitçe “vaka derlemesi” demek, bir şiire sadece “kelime yığını” demek kadar haksızlık olur. Erickson’un anlattığı her hikâye, aslında zihnin kilitli kapılarını çalmadan açan sihirli bir anahtar. Bana en çok dokunan şey, anlatımındaki o şefkatli kurnazlıktı. Yazar, okuyucusuna asla “Şunu yap, bunu düşün” diye emretmiyor; tıpkı bir tohum eker gibi, kelimeleri bilinçaltınızın derinlerine usulca bırakıveriyor. O tohum, sayfayı çevirip unuttuğunuzu sandığınız bir anda çatlayıp yeşeriyor. Bu kitabı okurken, aslında kendime dair hiç bilmediğim koridorlarda yürüdüm. Erickson’un “Sesim seninle her yerde” derken kastettiği şeyin, salt bir hipnoz telkini olmadığını anladım. Bu, insanın özüne işleyen bir anlayışın, bir kabullenişin sesiydi. Kitap bittiğinde fark ettim ki, o ses gerçekten de benimle kalmış. Zihnimin duvarlarına çarpan kendi endişelerim arasında değil, ruhumun en sakin köşesinde yankılanıyor artık. Eğer hayatınızda bir şeyleri kaba kuvvetle değil de, bir nehrin taşları aşındırması gibi sabırla ve derinden değiştirmek istiyorsanız, bu kitap size uzatılmış sıcak bir el. Erickson’un fısıltısı, satır aralarından taşıp ruhunuzun en kuytu yerlerine sızacak ve belki de siz de benim gibi, bu sesin gerçekten her yerde sizinle olduğunu hissedeceksiniz.Keyifli Okumalar:)
Sesim Seninle Her YerdeSidney Rosen · Dharma Yayınları · 2008153 okunma
Puan vermedi·66 syf.··
2026 29. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 24 Haziran 2026 20:36
Sarı Duvar Kağıdı , ilk bakışta “dinlenme, sinirsel yorgunluk, iyileşme” hikâyesi gibi görünür; ama metnin asıl katmanı, iyileşme adı altında sistematik bir zihinsel çözülmenin nasıl üretildiğini anlatmasıdır. Anlatıcının sesi giderek daralan, içe kapanan ve gerçeklikle bağını ince ince kaybeden bir bilinç akışı üzerinden ilerler. Metnin en başında yer alan yazar notu bu okumanın yönünü belirleyen bir çerçeve kurar. Hikâyeyi bir “delilik anlatısı” olarak değil, yanlış uygulanan bir tedavi anlayışının eleştirisi olarak konumlandırır. Yani daha en baştan mesele bireysel bir zihinsel çöküş değil, bu çöküşü üreten koşullardır. Anlatıcıya uygulanan “dinlenme” ve “hiçbir şey yapmama” dayatması, iyileştirme değil, tam tersine öznenin bastırılmasıdır. Bu yüzden metin, baştan itibaren tıbbi otorite ile bireysel deneyim arasındaki çatışmayı kurar. Hikâyenin merkezinde iki baskı vardır: tıbbi otorite ve patriyarkal kontrol. Kocası aynı zamanda doktor olan anlatıcı, onun “ciddi bir şeyin yok, sadece sinirsel yorgunluk” teşhisine mahkûm edilir. Buradaki kritik nokta şudur: Kadının kendi deneyimi (acı, yorgunluk, huzursuzluk) sürekli geçersiz sayılırken, erkek otoritenin tanımı “gerçeklik” haline gelir. Bu, yalnızca tıbbi bir yanlışlık değil; deneyimin kim tarafından tanımlanabileceğine dair güç ilişkisini gösterir. Anlatıcının tutulduğu oda ve özellikle duvar kâğıdı, hikâyenin en önemli sembolüdür. Başta sadece rahatsız edici, düzensiz ve “anlamsız” görünen desen, zamanla anlatıcının zihninde bir şeye dönüşür. Bu dönüşüm, deliliğin “bir anda kırılma” şeklinde değil, algının yavaş yavaş yeniden örgütlenmesiyle oluştuğunu gösterir. Duvar kâğıdındaki “kadın” figürü aslında anlatıcının bastırılmış halidir: toplumun, evliliğin ve tıbbın içine sıkıştırdığı benliğin dışa vurumu. Metinde sık
İnceleme
Sarı Duvar KağıdıCharlotte Perkins Gilman · İthaki Yayınları · 20192,795 okunma