• Ölülere sövmeyin. Çünkü, onlar (sağken hayırdan ve şerden) gönderdiklerine kavuştular.

    (Hadis-i Şerif)






    Açıklama :

    1- Bu hadis kâfir, fâsık, mü'min ayrım yapmaksızın, mutlak bir şekilde ölülere sövmeyi yasaklamaktadır. Âlimler, hadisi başka rivayetler muvâcehesinde de değerlendirince, fâsık ve kâfirlerin ölülerine, sağların ibret alması melhuz ise sebbetmenin câiz olacağını söylemişlerdir.

    2- Burada sebbetme'yi kötü yönleriyle anma olarak anlamak daha uygundur. Gerçi sebbetmek, sövmek, hakâret etmek şeklinde anlamaya da muvafıktır.

    3- Kâfir ve fâsık ölüler hakkındaki sebbetme ruhsatını âlimler, Ashâbın, geçen bir cenaze hakkında menfi konuşması üzerine Resûlullah'ın: "(Sizin şehadetiniz sebebiyle ona cehennem vacib olmuştur.) Sizler Allah'ın yeryüzündeki şahidlerisiniz" manasındaki Açıklamalarından çıkarmışlardır. Çünkü Resûlullah, o hadiste, ölü hakkındaki menfi konuşmalarına rağmen Ashab'a itabda bulunmamıştır.

    4- Alimler, kâfir ve fâsık ölüye yapılacak sebb hayatta olan Müslümanı üzecekse, buna da cevaz vermezler. İbnu Battâl, ölüye sebbetmenin gıybet gibi olduğunu, gıybetin câiz olmadığı hallerde ölü hakkında sebbetmenin câiz olmayacağını söyler: "Kişinin ahvali çoğunluğuyla hayır üzere olduğu halde, bazı bozuk davranışları varsa gıybet câiz değildir. Eğer fıskını ilân eden bir fâsıksa o da gıybet edilmez; ölü de böyle.."

    İbnu Hacer'e göre, hadiste gelen nehyin, definden sonrası için umumî olma ihtimali de var. Kişide mevcut kusurların söylenmesinin mübahlığı definden öncedir, bu da, sağlar arasındaki fâsıkların ibret alıp kendilerine gelmeleri içindir. Kabre kondu mu, gönderdiklerine kavuşmuş olması sebebiyle artık hakkında menfi konuşmaktan vazgeçilir. Rivayete göre Hazreti Aişe radıyallahu anhâ, nazarında gıybeti câiz olan bir kimseyi (Yezid İbnu Kays el-Ercî) hayatı boyu lanet etmiş, öldüğünü işitince bundan vazgeçmiştir. Sebebi sorulunca, Resûlullah'ın yasakladığını hatırlatmıştır.

    (Prof. Dr. İbrahim CANAN)
  • Küfür, o sahte diyaelektiriği ile bize der ki: "Sizin namazınıza müdahale eden mi var, kılın namazınızı bize karışmayın, biz de size karışmayalım!" Onlara demek lazım ki; " Siz bizi camilere zindana tıkar gibi tıkıyorsunuz! Camiler silo, düşüncesizlerin silosu... Namazdaki saf, rûhi safını kaybetmiş insanların yalancı hizasından ibaret... O saf, saf değil... Çünkü küfrün 400 senede işlediği şahıs rabıtalarını koparma politikasının aldatıcı çizgisi olmuştur."
  • 736 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Kitap bittiğinden beri kaç defa oturdum başına inceleme yazmak amacıyla... Kaç kez tekrar tekrar sayfaları çevirip göz attım işaretlediğim yerlere... Olmuyor dedim yazamayacağım hiçbir şey çıkmayacak yapamıyorum. Oysa ki yazmalıyım. Bilinsin az da olsa okumak isteyenler olsun. Sonunda bir şekilde cümleler çıkmaya başladı işte... Böyle bir yapıta inceleme yazacak kabiliyetim kesinlikle yok. Neden mi? İçinde romanla beraber o kadar çok bilgi var ki... Geçmişten günümüze gelen hepimizin bildiği insan kıyımları var. Soykırımlar işkenceler... Peki ya o caniler o insanlara işkence edenler mi kötü gerçekten yoksa sen mi kötüsün? Evet evet sen! Normal görünen hatta bir melek olan sen! Sen kötüsün insan!

    Bunu sorguluyor işte kitap. Bunu kanıtları ile bir bir seriyor önümüze. İyi ile kötü kavramları birbirine geçiyor. Haliyle kafa da birbirine dolaşıyor. Tamam duruyorum biraz! Nefes alıyoruz. Yazardan bahsedeyim biraz:

    Danimarkalı olan yazar, iletişim ve sosyoloji alanında yüksek lisans yapmış. Bununla kalan birisi değil ama. Öyle çok bilgi birimine sahip ki. Bunu kitapta bulunan bazı teorik bölümlerde kendisi bize gösteriyor. Kitapta yer alan en önemli konulardan birisi, insanın çalışma arkadaşları tarafından uğradığı psikolojik baskı ile birlikte taciz... Bu konu yazarın bir dönem çalıştığı iş yerinde yaşadığı sorunlardan birisi... O dönem çok aşırı baskı yaşamadığını söylese bile derinden iz bıraktığı belli baskıların. Çünkü kitaptaki karakterle öyle bütünleşmiş ki... Gerçi yazarın şöyle bir cümlesine de denk geldim:

    “Bu, hayatımın en mutsuz ve en yaratıcı şekilde engellendiği bir dönemdi”

    Nedir bu baskılar?
    Senin gibi olmadığını gördüğün insanı dışlama. En temel şey bu... İşin acı yanı ise bunun farkında olmama... Karşındakine yükleme bu durumu. "Sorunlu olan o! Hasta olan o! Psikolojisi bozuk olan o!"

    İlk işe başladığım zaman 19 yaşındaydım. Bu dönemlerde benden en az on yaş büyük insanlar tarafından meğer bunları yaşamışım. Bu kitapta bunu öğrendim. Elbette onların bana kötü davrandığını biliyordum. Ancak bunun bu kadar net bir durum olduğunu ve taciz boyutunda olduğunu bilmiyordum. O günlerde sakindim çekingendim. Şimdi içimde yatan tahammülsüz bir canavar var. Bu canavar ile genelde iş yerimde karşılaşıyor olmak tam da bu baskının sonucunda olan bir şey değil midir? Çocukken hep sessiz içe kapanık diye şikayet edilirdim aileme. Oysa şimdi... Pek sevilen birisi değilim çalışma yaşamında. Bununla yüzleşiyor olmak inanın kolay bir şey değil. Üstelik bunun ana kaynağını yeni yeni benimserken...

    Biraz da soykırımlara dönelim. Ruslar,Almanlar, Yahudiler, Sırplar, Boşnaklar, Afrikadakiler... Binlerce var belki de. Ha hepimizin rahatsız olacağı bizler de varız elbette. Her ne kadar biz soykırım olduğunu kabul etmesek de yabancılar özellikle de Danimarka'yı biliyorsunuz. Bunların bir önemi yok ama kitapta. Asıl soykırım beklenen/olası olanlarda, askerlerde, savaşlarda değil çünkü. Asıl soykırım aramızdaki insanlarda...

    Sosyal baskı ile oluşan kötülük... Herkes yaptı diye yapılan koyun olma durumu yani. Sokakta gördüğümüz evsize kötü davranma mesela. Ya da Suriyeli olduğu için insanlara iğrenç bir varlık gibi davranma. Ne kadar aşağılık olduğumuzu farkettiniz mi? Bizimki psikolojik canilik... Nelere sebebiyet verdiğini düşündünüz mü? Hiç sanmıyorum. Bu kitapta onu düşünmeye bile gerek yok. Suratına vura vura gösteriyor çünkü... Birine olan davranışlar, kafada kurulan saçma sapan teoriler ile birlikte ortaya çıkan olmayan bir şeyi oluyor gibi düşünerek hareket edip insanı hasta etmek... Hasta kim normal kim? Bu sorunun cevabı kitap bitse de netlik kazanmadı...

    Kitapta Kötülük Psikolojisi başlığı altında birçok güzel bilgi var. Bunlar insanın neler yapabileceğini ve altta yatan sebepleri anlatıyor. Bilinen Miligram Deneyi'de anlatılmış. Bilmeyenler için açıklayıcı ve çok güzel bir video da var araştırırken denk geldiğim:

    https://youtu.be/QDEYkzA6Z3Y

    Peki ne anlatıyor bu deney? Tıpkı geçmişte savaşta öldürmek zorunda olduğunu düşünen askerler gibi "yapmak zorunluluğu" psikolojisi... Otoriteye itaat etmek, kendini bu şekilde rahatlatmak... Birileri istedi diye, otorite istedi diye kötülük yapmak ve bunu mecburi yaptığını varsayarak kendi özünün, benliğinin ya da adına her ne derseniz dışına çıkmak... Hepimiz yapıyoruz. Toplum istedi diye başka başka kimliklere bürünüyoruz. O toplumda olduğumuz için bize benzemeyen kişileri ise dışlamakla kalmayıp ona baskı uyguluyor ve içinde kin ve nefret tohumu ekiyoruz. Ortaya psikopat katiller, cani varlıklar çıkarıyoruz. Sonra ise suçu yine başkasına atıyoruz. Annesine babasına çevresine ya da akıl sağlığına... Oysa ki o aklı yok eden kim? Alttaki sebep bu işte. Biziz!

    Bunların farkında değiliz işte en acısı bu. Yaptığımızı normalleştirdiğimiz için asıl doğruyu farkedemiyoruz. Baştan aşağı hastayız aslında...

    Bakalım yazar ne demiş ropörtajlardan birinde:

    “Bir şekilde bilgisayarlar gibiyiz. Bazılarımız hayatımız boyunca aynı program üzerinde çalışıyor ve asla başka programları başlatan durumlara zorlanmıyoruz. Fakat bir noktada veya diğerinde, çoğumuz, hayal edebileceğimizden daha acımasız davranma deneyimine sahibiz. Bilinmeyen bir programla sonuçlanıyoruz çünkü savaştayız ya da boşanmak üzereyiz ya da işyerimizde bir tür adaletsizliğe maruz kaldık. ”

    İşte böyle bocalayacak durumlar olduğu zaman programda "ERROR" yazısı çıkıyor sanki... Böylelikle her şey yolundan çıkıyor. Bir kere de çıktık mı da geri dönüşü olmuyor. Tıpkı bir domino taşı etkisi ile sonuca kadar birbiri ardına geliyor. Sonucun ne olduğu kişinin karakteri, çevresel etmenler vs. yanı sıra en çok da farkındalık ile alakalı. Ne olduğumuzu neler yaptığımızı farkedip bu farkındalığı korumak. Yapılacak en önemli şey bu.

    Kitapla ilgili yazarın bir diğer yorumuna bakalım:

    “Gerçekte, kötülük, sizin ve benim gibi insanlar tarafından, doğru şeyi yaptığımızı ve yaptığımız işin tamamen makul olduğunu düşünen insanlar tarafından yapılır. Dört kadınla ilgili bu hikayeyle, hepimizin kötülük etmesini mümkün kılan ve yine de kendimizi olmadığımıza ikna eden kişisel aldatmacayı göstermek istiyorum."

    İşte kitapta en çok 'yuh artık, hadi be!' dedirten olay bu. Olaylar durağan ve kadınlar arası çekememezlik gibi bir durumdan sıyrılarak karmakarışık bir hal alıyor. Üstelik karakterlerin birbirini aldatmasının yanında kendilerini aldatmasını sanki yanı başımızda yaşıyormuşcasına beynimize sokuyor. Sanki her karakteri tanıyor gibiyiz. Her gün karşılaştığımız insanlar hepsi. Bu yüzden bu kadar etkileyicidir diye düşünüyorum. İnsanı bir paranoyaya sokuyorken bir yandan da "Hayır paranoyak olmamalıyım. Baksana paranoyak olunca neler oluyormuş ayol!" dedirtip iyice karakter ile bütünleştiriyor. Kitabın sonuna dek nefret ettiğim karakter ise sonunda o kadar nefret edilecek biri değilmiş. İnsan kimden nefret edeceğini kimi haklı bulacağını şaşırır. Suçlular suçsuz suçsuzlar suçlu. Ying yang gibi sanki... İyi kim kötü kim? Herkesin içinde bir kötülük var...Hayatta da buna benzer şeyler çok maalesef...

    Toparlarsam açık ve net: Okuyun!:) Psikoloji, gerilim, sosyoloji, tarih, polisiye... Ne ararsan var diyebilirim.
    İclal e ise en çok benim teşekkür etmem lazım. Aylar önce listesine aldığı bu kitabın rengini görünce tabiki mor hastalığım sebebiyle birlikte okumayı kararlaştırdık. İyiki de yapmışız.:)

    Sevgiler ve saygılar ile...

    Dip notlar: Yazarın kendi sitesinden faydalandım yazarın kendi cümleleri olan kısımlarda
    http://www.christianjungersen.com
  • Kötü
    düşünceleri kafalardan bir anda söküp atamıyorsunuz, haksızlıkları bir vuruşta
    ortadan kaldıramıyorsunuz diye halka hizmet etmekten vazgeçmek doğru
    mudur? Bir fırtınada kaptan, rüzgâra söz geçiremiyorum diye gemiyi bırakır mı?
    Sizin ilkelerinizin tam karşıtlarıyla yetişmiş insanlar karşısındasınız: Bütün
    düşündüklerinin saçma ve haksız olduğunu yüzlerine vurursanız elbet
    dinlemezler sizi. Dikine değil, yanlamasına gideceksiniz. Doğruyu yerinde ve
    ustalıkla söyleyeceksiniz. Çabalarınız iyilik getirmese bile kötülüğün
    azalmasını sağlar hiç olmazsa, her şeyin iyi olması için bütün insanların iyi
    olması gerekir: O da yarın öbür gün olacak işlerden değil."

    Raphael şöyle karşılık verdi bana:
    "Dediğiniz gibi yaparsam ne olur bilir misiniz? Başkalarını delilikten kurtarayım
    derken kendim sapıtırım. Sizinle konuştuğumdan başka türlü konuşacak olursam
    yalan söylemiş olurum. Bazı filozoflar yalan söylemekte haklı olabilirler, benim
    yaradılışım buna elverişli değil. Konuşmamın devlet adamlarına ağır ve acı
    geleceğini biliyorum; ama herkesi afallatacak kadar aykırı düşünceler ileri
    sürdüğümü de sanmıyorum. Platon'un Devlet'indeki görüşleri, ya da
    Utopia'lıların bizimkilerden çok daha üstün bazı düşünüşlerini öne sürsem, başka
    bir dünyadan geliyormuşum gibi karşılanabilirim: Çünkü burada herkesin malı
    mülkü olabilir, oradaysa bütün mallar mülkler ortaktır. Ama benim
    söylediklerimde yadırganacak, her yerde söylenmeyecek, hatta yararlı
    olmayacak ne var? Benim yaptığım tehlikeyi göstermek ve aklı başında olanı
    ondan uzaklaştırmak. Kendilerini körü körüne uçuruma atanlardan başkasına
    aykırı gelmez söylediklerim.
    Herkese aykırı gelir, alaya alınır, saçma bir yenilik sayılır diye insanlığın acı
    gerçeklerini ortaya atmamak korkaklık ya da kötü bir sıkılganlıktır. Öyle değilse
    İncil'i hiç açmamalı ve İsa'nın yolunu Hıristiyanlardan saklamalı. İsa
    Havarilerine susmayı ve gizlemeyi yasaklıyor ve şöyle diyordu onlara sık sık:
  • 736 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Dün gece kitabı bitirdiğimden beri olan biteni algılamaya çalışmakla birlikte yazacağım incelemeyi düşünüyorum. Ne desem, nasıl anlatsam bu kitabı diye… Kendimi bir şeyler yazmak zorunda hissettim çünkü bu kitap sitede böyle boş kalmamalıydı, kitaba haksızlık olurdu bu… Şuan ne yazacağım ortaya ne çıkacak inanın ben de bilmiyorum. O kadar çok düşünce var ki kafamda, hepsi karman çorman… O nedenle kitaba emanet ettim sanırım incelemeyi…

    Altı günüm İstisna’yla birlikte geçti. Altı gündür Iben’le Malene’le Anne-Lise’le ve biraz yabancılık çeksem de Camilla’yla birlikte yaşıyorum. Bu karakterler o kadar canlı ki şuan ben bu yazıyı yazarken onları karşımda hayal edebiliyorum. Malene onun hakkında yazacaklarıma tahammülsüz ve memnuniyetsiz, Anne-Lise daha yumuşak ama tedbiri elden bırakmıyor asla, Camilla ise tedirginliğini kendine biçtiği rolü oynayarak saklamaya çalışıyor. Iben… Iben beni izliyor, inceliyor; bir psikolog edasıyla. Kafasında benim olası kötülüğümü tartıyor. Hepimizin içinde olan o sıradan kötülüğü düşünüyor…

    Evet, kitabın konusu Danimarka’da Soykırım Araştırmaları Merkezi’nde çalışan bu dört kadının etrafında gelişiyor. Kitap başlarda iki ayrı çizgide ilerliyor; soykırımın tarihsel, psikolojik, sosyal araştırmaları ve bu dört kadın arasındaki gerilimli ilişki. Fakat sonra bu iki çizginin nasıl birleştiğine şaşkınlıkla ve hayranlıkla şahit oluyorsunuz.

    Bu iki çizgiyi birleştiren şey ise kötülük. İnsanın kötülüğü… İnsan kötülüğünün sıradanlığı.

    İki yıl önce Sosyal Psikoloji dersi aldığımda derse hayran kalmıştım. Şuana kadar ki üniversite hayatımda en zevk aldığım ders diyebilirim, ki bir dersten keyif almanın ne denli zor olduğunu bilirsiniz… Dersi alırken, okulu bitirdiğimde bölümümü es geçip sosyal psikoloji alanına yönelmeye kafayı takmıştım. Şimdi o kadar şiddetli olmasa da bu seçenek hala planlarım dahilinde… Şimdi ben bu gereksiz ayrıntıya neden mi girdim? Kitapta geçen deneyler, teoriler, yaklaşımlar, psikolojik yönelimler beni yine iki yıl önceki sosyal psikoloji sınıfıma götürdü. Bu defa zekice bir kurguya yedirilmiş halde, daha bir keyif alarak okudum hepsini... Ve üstüne bir sürü yeni şey de öğrendim.

    Kitap birçok şeyden bahsediyor… Nazilere yapılan zeka testleri, yaşanan olaylar, yazılan makaleler, yapılan araştırmalar, otoriteye itaat deneyi (Milgram), sosyal roller deneyi (Stanford Hapishane Deneyi), kognitif ahenksizlik, sosyal baskının etkisi; soykırımlardan önce ve sonra, katiller ve kurbanların sosyal yaşamları…

    Aslında tüm bu bilgilerin bir amacı var. Bunlar gösteriyor ki o soykırım yapan insanların bizden bir farkı yok. Belli durumlara ve düşüncelere maruz kalmış insanların, kendilerine “biz ve onlar” şeklinde gruplar oluşturup, eylemlerini haklı çıkaracak gerekçeler bularak oluşturdukları rollere kendilerini kaptırmalarıyla oluyor aslında her şey. Ve işte burada can alıcı soruyla karşılaşıyoruz: Bizi o insanlardan farklı yapan ne sahi? Biz aynı durumda olsak, onların yaptığını yapmayacağımızın garantisi ne?

    Ve görüyoruz.

    Sıradan bir ofiste nasıl bir sosyal savaşın patlak verdiğini, dört kadının düşüncelerinin nasıl şekil değiştirdiğini görüyoruz. Yapmam dedikleri şeyleri nasıl yaptıklarını, seviyorum dediklerine nasıl ihanet ettiklerini, dürüstüm dediklerine nasıl yalan söylediklerini görüyoruz. Küçücük bir ofiste oluşturulan “biz ve onlar” şeklindeki grupları okuyoruz. Öteki olmanın mübah kıldığı kötülüğü okuyoruz. Acımazlığın, yalanın; düşünceler çarpıtılarak nasıl normalleştiğini okuyoruz.

    Geriliyoruz. Gerim gerim geriliyoruz.

    İnsanın içindeki o kötüye inanıyoruz. Her insan, potansiyel bir kötü artık gözümüzde… Sadece kötü olmak için belirli şartların oluşmasını bekliyor. Kötülük hamurunda yoğrulmuşuz biz. İflah olmayız.

    Karamsarlaşıyoruz. Kendi hayatımızı sorguluyoruz; dışlanmışlıklarımızı, haksızlıklarımızı, söylenen yalanları, atılan kazıkları düşünüyoruz… Sonra ise kendi çarpıtılmış kişiliğimizi düşünüyoruz. Ben neler yaptım, fark etmeden? Hangi kötülükleri mübah kıldım kendime karşımdaki ‘öteki’yi düşünerek?

    Ben de aslında bir kötüyüm içten içe… Sonra yine… Soykırım zamanında bir Alman olsaydım şayet, ne yapardım, ben de mi katili olurdum onca insanın? Bir istisna olabilecek yapıya sahip miyim ben? İçimdeki kötülüğün bir sınırı var mı?
    Fakat içiniz bulanıyor bir yerden sonra “Yeter!” demek istiyorsunuz. Kendinize bu denli hakim olamamak, doğanıza bu denli söz geçirememek ihtimali dört duvarlı bir hücreye tıkıyor sanki sizi. İradenizin bir hiç olduğunu düşünmek, iyiliğin sadece seçimlerle oluşan bir yanılsama olduğunu düşünmek; o hücrenin karanlığında, aydınlık umutlarınızı yitirmek gibi bir şey. Buna hangi insan dayanabilir ki? Sürekli içindeki kötüye yenileceğini düşünen bir insan yaşamına neye tutunarak devam edebilir? Hiç mi istisnası olmaz?

    Siz? Bir istisna olamaz mısınız?

    Burada aklıma yine Sosyal Psikolojiden aşina olduğum Self Fullfilling Prophecy (Beklenti Etkisi olarak da geçiyor) geliyor. Bu kısaca kafanızda kurduğunuz düşünceyi bilinçsizce ve farkında olmadan gerçekleştirmenize yol açıyor. “Kendini gerçekleştiren kehanet” de diyorlar, “Pygmalion Etkisi” de… Yani kötülüğün kaçınılmaz olduğunu düşünmek, sizin davranışlarınızı istemsizce etkileyecek, sonunda her şey kötülüğe vardığında da “ben demiştim” diyebileceksiniz. Bunun çok daha basit örnekleri bulunabilir. Fakat demek istediğim nokta, neden kendini gerçekleştiren kehanetimizi hep kötülük üzerine kurma eğilimimiz var? Bu bizim tarihten ders çıkarmamız mı? Yoksa kehanetimiz mi? Açıkçası ben bilmiyorum. Ama iyiliğin bu kadar imkansız olduğunu düşünerek yaşayamayacağımı biliyorum. O yüzden tüm karamsarlığıma rağmen kehanetimi iyilikten yana kullanmak istiyorum. Aklımdaki tüm kötü, bencil, tarafgir, umutsuz düşüncelere rağmen. Dört duvarlı hücreme bir pencere açmak istiyorum, nefes alabileceğim, bir nebze ışığı görebileceğim….

    Kitap da bir yerde bunu yapıyor. İyilik denen olguyu başıboş bırakmıyor. Bir ihtimal veriyor ona, kırılgan, narin, hassas ve tümüyle beklenmedik bir yapı…

    Bu sırada dört kadın arasındaki ilişki ve gerilim öyle hal almış ki hem her şeye inanıp hem de her olanı inkar edecek hale geliyorsunuz. Aksiyon artıyor, koşuşturmaca başlıyor, tempo artıyor, bir şeyler ortaya çıkıyor, bir şeyler yok oluyor, sayfalar hızla çevriliyor, ortam duruluyor, sayfalar ağırlaşıyor, etrafta kötülüğün sıradanlığı ve iyiliğin ihtimalleriyle dolu bir sessizlik var… Ve kitap bitiyor.

    Kitabın kapağı kapandıktan sonra kafanızdaki iyilik ve kötülük kavramı karman çorman olmuş bir biçimde kalıyorsunuz…

    Ben kitabı gerçekten çok beğendim, uzun bir süre de aklımdan çıkacağını sanmıyorum. Yazara da hayran kaldığımı söylemeden geçemeyeceğim, kendisi sosyoloji ve iletişim bölümlerinde çalışmış bu konuda altyapısı olan bir insan. Fakat dört kadını –hem de bir erkek olarak- yedi yüz küsur sayfa boyunca bu denli derin, canlı ve etkileyici anlatmak ve bu özel ilişkiyi, genel ve kitlesel bir yıkımla bağdaştırmak bence apayrı bir şey.

    İyi ki okudum dediğim bir kitap oldu; gerek sorgulamalarıyla, gerek kurgusuyla, gerek edindiğim bilgilerle… İçtenlikle ve şiddetle tavsiye ederim, iyi okumalar :)
    Ve son olarak Esther. Sema , iyi ki bu kitabı akışta görmüşsün de birlikte okumuşuz. Sayende çok daha keyifli bir okuma oldu benim için :))
  • 2500 TL'ye kitap satılması işin bir boyutu. O tartışılır. Lakin saat 9'u 5 geçe satılmaya başlanması ve 1881 adet basılması bence doğru değil. Sevdiğinizi iddia ettiğiniz bir insanın ölüm saati sizin kazanç kapınız olmamalı. Bir de "Kendisini yüceltmek için yapıyoruz" derseniz işler daha da değişir. Yani yüceltilmeye mi ihtiyacı var? Bunu yapacak kişi sen misin? Ben sevdiğim insanı böyle şeylere alet etmeye çalışmazdım.
  • Hayatında değil Mustafa Kemal Atatürk kitabı okumak, hiç kitap okumayanların bile yaptığı eleştiri. Arkadaşlar size ne? Sizi ilgilendiren ne? Zevki alınabilecek bir şey sizi neden bu kadar fazla gerdi? Adam ekmek satmıyor, su satmıyor, herkes almak mecburiyetinde de değil. Almak isteyen alıyor, okumak isteyen ama parası yetmeyen yine okuyor. Aynı kitap 20 30 tlye de var zaten. Koleksiyon kitap bu, fiyatının fazla olmasının size eksisi ne? Nutuk kitabıyla kıyaslayan cahiller olmuş, koyun gibi biri bir şey diyor siz de düşünmeden destek veriyorsunuz. Nutuk tabii ucuz olacak, Nutuk kitabı zevki değil, Nutuk temel ihtiyaç gibi, herkesin alması ve herkesin okumasının gerektiği kitap. Kaçınız Nutuk okudu acaba bunu yazanların arasında gerçekten alan ve okuyan var mı? Ona bakarsanız evde yaptığınız makarnayla da karın doyuyor, dışarda aynısına bilmem kaç katı fazla para verdiğiniz makarnayla da doyuyor. Bu tamamen sizin tercihiniz, ister ekonomik ister lüks. Ucuz bir mağazadan aldığınız herhangi bir kıyafetin aynısını pahalı bir markadan da alabiliyorsunuz. Almak zorunda değilsiniz yani , sizin tercihinize bağlı. Yılmaz Özdil aynı kitabı (içerik olarak) 35 tlye sattı, yazılar aynı kalıp sadece görüntüsü değişiyor, kaça satarsa satar işinize gelmiyorsa ucuz olanı alırsınız, ota boka marka adına uçuk rakamlar harcarken Atam'ın kitabına 2500ü çok görmeyin. Siz keyfi bir şeyi pahalıya sattı diye Yılmaz Özdil'e yükleneceğinize bi düşünün bakalım temel ihtiyaçlarımızı bize ne kadara iteliyorlar, üstelik seçme şansımız yok, yaşamak için almak kullanmak zorundayız. Derdiniz lüks koleksiyon kitabı olmuş. Yılmaz Özdil'in kişiliğini bilmem hayatını bilmem, tek bildiğim yazdığı kitapların gerçekten güzel olması, emek dolu olması, her kuruşu helal olsun. Kazanacağı paraları hesaplayan tayfa, siz sınırlı sayıdan kazanılacak kitap kârını hesaplayana kadar koskoca bir ülkeyi satarak kazanılan paraları oturun da hesaplayın diyeceğim ama maalesef matematik yetmez. Kısacası ben bu kitabı destekliyorum, ister kazandığı parayla bağış yapsın ki yapmak zorunda değil, ister yesin ne yaparsa yapsın sonuç olarak hakediyor, emeğinin karşılığı. Ki ben düşünüyorum ki bu paralar onu zengin etmez, doğruyu konuştuğu için açılan tazminat davalarının yarısına bile anca yeter.
    Yılmaz Özdil