• Insan yerine koyup bir söz etmezdi..
  • 250 syf.
    ·Beğendi·10/10
    #Kitapyorum
    KÜÇÜK ANNE
    BÜŞRA TUĞBA KOÇ

    “ Çocuktu.Zayıftı.Güçsüzdü.Kime karşı durabilirdi ki?”

    “ Kaçması lazımdı!Alabildiğince koşuyordu.Nefes almaktan yorulan ciğerleri ve yerinden fırlayacakmışçasına çarpan kalbinden başka hiç bir şey hissetmiyordu.Delice koşuyordu sadece,nereye yol aldığını bilemeden.Koşarken sendeledi.Durma.Kaç”

    Gerçek bir hikayeden esinlenerek yazılan kitabımızın her satırında gözyaşlarım vardır.Okurken her duyguyu aynı an da yaşadım.Acıyı,merhameti,sevgisizliği,çaresizliği,tevekkülü ve kalbi kötü insanların yaptıkları sonucu hayatların nasıl yitip gittiğini.Yaşanılanlar bugün maalesef halen devam etmekte.

    Ahhh Zeynep ahhh diyerek başlıyorum.Halası’nın attığı iftira sonucu babası annesini iffetsizlikle suçlaması üzerine aile parçalanır ve üç kardeş yurda verilir.Anne Ülfet çaresizdir evlatlarına bakacak durumu yoktur.Baba Ekrem kendi ailesinin sözünden çıkmayan söylemlere körü körüne itaat eden silik bir kişidir.Zeynep,kardeşlerine kol kanat gerer ta kii babası evlenip üç evladı yanına alana kadar.Üvey anne Asiye(saçlarını yolasım var)gününü gün eden üç çocuğa tüm eziyeti yapmayı kendine marifet sayan vicdansız bir kişidir.Zaman ilerledikçe Zeynep okumak ister karşı çıkılır.Hayalleri vardır fakat ket vurulur.Anne özlemi dağ gibi büyümüştür ama etrafı tarafından doldurulur.Nereye uzansa tutacak dal kalmamıştır.Derken Kuran ı Kerim ile tanışır ve manevi duygular kendisini güçlendirir.Şükretmeyi,hamd etmeyi öğrenir.Yaşadıkları karşısında yaradana sığınır.Ama hayat o kadar acımasızdır ki 13 yaşında evlendirilip 15 yaşında evladını kucağına alır.Evet artık Zeynep KÜÇÜK ANNE olmuştur.Hayallerini yaşamak isterken kader onu farklı hayatı sürmeye itmiştir.Sonrası mı tabiki kitabımızda.Bu tarz kitapları okumayı sevenlere kesinlikle tavsiyemdir.Bu kitap sayesinde yaşadıklarımı sorguladım.Yılmadan Rabbim’e teslim olarak olaylarla nasıl başa çıkılır onu öğrendim.Sevgi her daim tüm kötülükleri aşmaya yeterli yeter ki bizler bunun farkında olalım.
  • İçi bir,dışı bir,sözü bir,özü bir insan gerek bana. Önü , arkası,sağı, solu belli insan gerek bana. Kararmış bir kalpten çıkan vicdansız söz değil, aydınlık bir gönülden akan söz gerek bana. Kin, nefret, kıskançlık, hainlik dolu değil, sevgi dolu iki gözden akan bakış gerek bana.
  • İMAM HÜSEYİN VE KERBELA OLAYI
    Prof. Dr. Ali Yaman

    İmam Hüseyin Peygamberin torunu ve İmam Ali ile Hz. Fatıma’nın ikinci çocuğu idi. O zamana kadar Araplar arasında pek rastlanmayan bu adı ona Hz. Muhammed vermiş idi. Bazı kaynaklarda Hüseyin doğduğu zaman Hz. Muhammed’in kulağına “ O cennet çocuklarının efendisi (Seyyid)dir.” diye seslendiği yazılıdır. Peygamber İmam Hasan ile İmam Hüseyin’i çok severdi.

    “Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğullarıdır; Allahım ben onları seviyorum, sen de onları sevenleri sev.” dediği birçok kaynakta yazılıdır.

     Tarihi kaynaklarda ve halk arasında Kerbela’daki şehadeti nedeniyle Şehid, Seyyid-uş-şuheda, Şah-ı Şehidan gibi lakablarla da anılmaktadır. 
     
     İmam Hüseyin’in çocukluğu Peygamberin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Ancak bu durum kısa sürdü. Daha 5 yaşındayken dedesini yani Hz. Muhammed’i; ve kısa bir süre sonra da annesi Hz. Fatıma’yı kaybetti. Bu durumun onu oldukça etkilediği muhakkaktır. Daha çocukken birgün İkinci halife Ömer minberde hutbe okurken İmam Hüseyin’in Ömer’in yanına giderek:

    “Babamın minberinden in ve babanın minberine git.” diye çıkıştığı da kaynaklarda yazılıdır.

    Üçüncü halife Osman’a karşı gerçekleşen isyanda Hz. Ali onu ve abisi İmam Hasan’ı halifenin evine göndererek eve kimseyi sokmamalarını emretti (656). İsyancılar buradan içeri giremediler, ancak başka bir evden geçerek Osman’ı öldürmeyi başardılar. Bunun üzerine İmam Ali oğullarını sert bir şekilde azarladı. Hz. Hüseyin babasının halife olmasıyla birlikte Kûfe’ye gitti ve onunla bütün seferlere katıldı.

    İmam Ali’nin şehadeti sonrasında abisi İmam Hasan’a itaat etmeyi yeğledi. Çünkü babası ölürken ona abisine uymasını vasiyet etmişti. Abisinin ölümünden sonra Muaviye’nin iktidarını tanımamasına rağmen onun sağlığında siyasi gelişmelere dahil olmamayı yeğledi. Ancak abisinin Muaviye’nin hileleriyle zehirletilerek şehid edilmesinden sonra yaşanan gelişmeler onun o zaman kadarki durumunu değiştirdi. Yezid’e biat etmemekteki kararlılığı onun bu yolda sonuna kadar gideceğini gösteriyordu.

    Daha önce de söz ettiğimiz gibi, Muaviye ölmeden önce çeşitli hile ve tehditlerle halkı oğlu Yezid’e biat ettirmiş; İmam Hüseyin ve bazı ileri gelenler biat etmemişlerdi. Yezid ilk iş olarak babasının yarım bıraktığı bu işi tamamlamak üzere, Velid’e yolladığı mektupta “her ne suretle olursa olsun İmam Hüseyin, İbn-i Zübeyr ve İbn-i Ömer’in biatlerinin sağlanmasını, eğer bu mümkün olmazsa, boyunlarının vurulup, başlarının kendisine gönderilmesini” istiyordu. İktidar hırsının iştahlarını kabarttığı Emeviler’in yapamayacakları iş yoktu. Babası Muaviye’nin izinden giden Yezid, gerekirse Peygamberin sevgili torununun dahi başını kesmeye, Ehli Beyt’e zulüm etmeye kararlıydı.

    Doğal olarak İmam Hüseyin, Yezid’e biat etmedi ve Velid’in çabaları sonuç vermedi. 4 Mayıs 680 gecesi kardeşi Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle bütün aile fertleriyle birlikte Mekke’ye gitti. Ayrıca bu sırada İmam Hüseyin’in Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de İmam Hüseyin’e elçiler göndererek, mektuplar yazarak Kûfe’ye davet ederek kendisini halife olarak tanımaya hazır olduklarını bildirdiler.
     
    KUFELİLERİN İMAM HÜSEYİN’E YAZDIKLARI MEKTUPLAR
     Muaviye’nin ölümü ve bunun ardından İmam Hüseyin’in Mekke’ye doğru yola çıktığını öğrenen Kûfe’nin ileri gelenleri bir araya gelerek ona mektuplar yazmaya karar verdiler. Daha sonra bu mektupları Mekke’ye ulaşan İmam Hüseyin’e teslim ediyorlardı.
     Kufeliler’in İmam Hüseyin’e elçiler aracılığıyla yazdıkları mektuplardan bazılarını Ebu Mihnef aktarmaktadır. Bu mektuplarda Kûfeliler Yezid’in valileri ve iktidarından duydukları memnuniyetsizlikleri dile getirerek, İmam Hüseyin’i imam ve önder olarak gördüklerini ifade etmektedirler:
     “…Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla
     Süleyman b. Surad, Museyyib b. Necbe, Rufaa b. Şeddad, Habip b. Muzahir ve Kufe’nin mümin ve Müslüman olan Şiilerinden Hüseyin b. Ali’ye (a.s.) Allah’ın selamı üzerine olsun. Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a hamdımızı sana sunuyoruz. Hamd, senin inatçı ve zorba düşmanının belini kıran Allah’a mahsustur. O düşman ki, sürekli bu ümmete kötülük etti, onları aldattı, ganimetlerini gasp etti, istemedikleri halde onların yöneticiliğini yaptı, ardından onların seçilmiş insanlarını öldürdü, kötülerini ise sağ bıraktı, Allah’ın malını azgınların ve zenginlerin elinde dolaştırıp durdu. Ona lanet olsun, Semud kavmine lanet olduğu gibi.
     Bizim imam ve önderimiz yok. Bizim yanımıza gel. Şayet Allah bizleri senin elinle hak üzere bir araya getirir. Numan b. Beşir hükümet konağından bizlere hükümet ediyor. Ama biz onunla Cuma namazında bir araya gelmiyor ve bayram namazı için onunla birlikte şehrin dışına çıkmıyoruz. Eğer senin bizim yanımıza geleceğin haberi bize ulaşırsa, onu Kûfe’den çıkarır ve Şam’a geri göndeririz; inşaallah. Allah’ın selamı ve rahmeti senin üzerine olsun…” (Harezmi’den aktaran Ebu Mihnef, 2012: 40-42)
     Başka mektuplardan bazıları da şu şekildedir:
     “…Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla.
     Şiilerinden Hüseyin b. Ali’ye (a.s.)
     Acele et, insanlar seni bekliyor, senden başkasını da düşünmüyorlar. Allah’ın selamı senin üzerine olsun…”
     “…Bağ ve bostan yeşerdi; meyveler yetişti; nehirler akıyor. O halde istersen, senin için hazırlanmış orduya katıl. Allah’ın selamı senin üzerine olsun…” (Ebu Mihnef, 2012: 40-42)
     
    İmam Hüseyin’in Kufe ve Basralılara Mektupları
     İmam Hüseyin de kendisine gönderilen mektuplara karşı Kûfelilere ve Basralılara mektuplar yazmıştır. Bunlardan Kufelilere yazdığı ve Hani b. Hani ve Said b. Abdullah ile gönderdiği mektup şu şekildedir:
     “…Bismillahirrahmanir-rahim.
     Ali’nin oğlu Hüseyin’den Kûfe’de taraftarı ve dostlarından bu mektubun ulaştığı herkese! Allah’ın selamı üzerinize olsun. Bana gönderdiğiniz mektuplar geldi. Sizlere gelmemi istediğiniz yolunda söylediklerinizi anladım. Ben size kardeşim, amcamın oğlu ve ailemden güvendiğim kişi Müslim b. Akil’i gönderiyorum. Kendisi sizin durumunuzun içyüzünü öğrenip, toplantılarınızdan ortaya çıkan sonucu bana bir mektupla bildirecek. Eğer durumunuz mektuplarınızda bildirdiğiniz ve elçilerinizle haber verdiğiniz gibi ise en kısa zamanda inşallah size geleceğim. Allah’ın selamı üzerinize olsun.(Ebu Hanife Dineveri, 2007: 282)
     İmam Hüseyin’in Basra’lılara yazdığı mektup ise şu şekildedir:
     “…Şüphesiz Allah, Muhammed’i (s.a.a) yaratıkları için seçti; onu peygamberlikle yüce kıldı ve onu elçiliği için seçti. Sonra onu kendi yanına aldı. Peygamber (s.a.a.) Allah’ın kullarına nasihatte bulundu ve ulaştırması gereken mesajı onlara ulaştırdı. Biz onun Ehlibeyt’i, yakınları, vasileri ve varisleriyiz. İnsanların içerisinde onun makamına en çok layık olan da biziz. Ama kavmimiz o makamı kendisine mahsus kıldı. Biz de bu duruma razı olduk, ayrılık çıkmasını istemedik, barışı ve esenliği tercih ettik. Oysa biz her zaman biliyorduk ki biz başa gelenlerden bu makama daha layığız…
     Şimdi, bu mektubu elçimle size gönderdim. Sizi Allah’ın kitabına ve Peygamber’in (s.a.a.) sünnetine davet ediyorum. Çünkü sünnet öldürülmüş, bidat ise dirilmiştir. Eğer sözümü dinlerseniz ve emrime itaat ederseniz, sizi doğru yola hidayet ederim. Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun…” (Ebu Mihnef, 2012: 50)
     
    AMCASININ OĞLU MÜSLİM’İ KÛFE’YE GÖNDERMESİ
     Bütün bu gelişmeler üzerine İmam Hüseyin de amca oğlu Müslim b. Akıyl’i oradaki durumu yerinde görmek ve uygun bir zemin sağlamak üzere Kûfe’ye gönderdi. Önceleri Müslim Kûfe’deki çalışmalarında başarılı oldu İmam Hüseyin’e yazdığı mektubunda Kûfelilerden on sekiz bin kişinin ona biat ettiğini, acele gelmesi gerektiğini, bütün halkın onunla birlikte olduğunu ve Ebu Süfyan hanedanını istemediklerini yazdı. Bu olumlu bilgiler üzerine İmam Hüseyin de Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıkmaya karar verdi.
     Hz. Hüseyin kendisini Kûfe’ye gitmekten alıkoymaya yönelik girişimlere “Rüyasında dedesi Hz. Muhammed’i gördüğünü ve başladığı iş ister lehine ister aleyhine olsun, dönmeyeceğini” söylüyordu.
     Bu arada Müslim’in faaliyetleri Yezid tarafından haber alınınca, Kûfe Valiliğine zalim Ubeydullah getirildi ve Müslim yakalanarak idam edildi. Ubeydullah’ın Kûfe valiliğine atanması şüphesiz anlamlıydı. Çünkü o Muaviye’nin Irak Valisi Ziyad b. Ebih’in oğluydu. Zalimlikte babasından aşağı değildi. Ubeydullah’ın Kûfe Valiliğine atanmasıyla Hz. Hüseyin’i davet eden onbinler korku ve tehditle sindirildi.
     Ubeydullah, Basra’lıları Ulu Cami’de toplayarak onlara adeta ültimatom niteliğinde bir konuşma yaptı. “Müminlerin Emiri” olarak nitelediği Yezid’in kendisini Basra ile birlikte Kûfe’ye de vali olarak atadığını ve yerine vekil olarak kardeşi Osman b. Ziyad’ı bırakarak Kûfe’ye hareket edeceğini söyledikten sonra ekledi:
     “…Herhangi birinizin ona muhalefet ettiğinizi veya yalan haber verdiğinizi işitirsem, kendisinden başka Tanrı olmayan Allah’a andolsun ki onu da, onun velisini de öldürür, sizi yola getirinceye kadar, yakın uzak, sıhhatli sıhhatsiz demeyip yakalar, hesaba çekerim…” Bu tehditlerin ardından Ziyad minberden inerek camiden ayrıldı. (Köksal, ty: 175)
     
    İMAM HÜSEYİN’İN KÛFE’YE DOĞRU YOLA ÇIKIŞI
     İmam Hüseyin, Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığında amcasının oğlu Müslim Yezid’in adamlarınca öldürülmüştü. İmam Hüseyin kafilesiyle ilerlerken yolda, ünlü Arap Şair Ferezdak ile karşılaşıldı. İmam Hüseyin ondan Kûfe’deki durumu sorunca, Ferezdak (640-733),
     “Halkın kalbi seninle, kılıçları ise Beni Ümeyye (Emeviler) iledir; kaza ise gökten iner ve Allah dilediğini işler.” dedi.
     İmam Hüseyin de “Doğru söyledin, Allahın dediği olur.” dedi ve yola devam edildi.
     İmam Hüseyin Müslim’in Yezid’in adamlarınca acımasızca öldürüldüğünü yolda öğrendiğinde oldukça üzüldü. Kûfelilerin kalleşliği ve dönekliği ortada olduğu, Müslim’e oynanan oyun herşeyi gösterdiği halde, hatta kendisi için başkoyduklarını söyleyenler dağılıp kaçtığı halde o, Mekke’den yola çıkan ailesi ve fedakâr dostlarıyla, yola devam etmekten çekinmedi. Hatta ordunun geldiğini haber alınca yanındakilere zaman varken kendisinden gece ayrılabileceklerini ifade ettiyse de, yanında bulunanlar “hayatlarını kurtarmak için onu terketmek alçaklığını yapmayacaklarını ifade ettiler. İmam Hüseyin ya başarıya ulaşacak, müslümanları eşitlik, kardeşlik ve adalet ülküleri içinde yaşatacak, Yezid’in saltanatına son verecek ya da bu yolda boyun eğmeden şehid olacaktı. İşte İmam Hüseyin, bu asil duyguların esiri olarak adım adım Kerbela’ya, her neye malolursa olsun gidecekti.
     Burada anahatlarıyla ele alacağımız bu olay, sadece islam tarihinin değil insanlık tarihinin de en kara ve acıklı sayfalarını oluşturur. Ancak Peygamberin cennetin efendileri olduklarını söylediği iki sevgili torunundan Hz. Hüseyin’in acımasızca şehid edildiği bu olayı Emevi yandaşı zavallıların açıklarken nasıl kılıktan kılığa büründüklerini ibret ve hayretle görmekten dolayı da üzülüyoruz.
     
     UBEYDULLAH’IN EMRİYLE HZ. HÜSEYİN VE YANINDAKİLERİN SUSUZ BIRAKILMASI
     İbni Ziyad mektup yazarak İmam Hüseyin ve yanındakileri izleyen Hurr’e susuz, taşsız, ağaçsızi otsuz bir bozkırda durdurulmasını emretti. Yine Ömer b. Sad’a yolladığı bir başka mektupta da aynın şekilde İmam Hüseyin ve yanındakilere bir yudum su dahi tattırılmamasını emretti. Bunun üzerine beşyüz kişilik bir süvari İmam Hüseyin ve yanındakilerin suya ulaşmalarını engellemek için görevlendirildi. (Köksal, ty: 190)
     İmam Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. İnsanlık değerlerinden yoksun Kûfe Valisi zalim Ubeydullah, İmam Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya İslam sınırlarından herhangi birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek yani İmam Hüseyin’i şehid etmekti. Çünkü biliyordu ki, İmam Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu.
     Şimdi sözde müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu, kendi dinini kuran Hz. Muhammed’in her yönden üstün yaratılış ve niteliğine sahip torununa ve ve onun ailesine saldırıyor, öldürmeye çabalıyordu. Karşılarındaki bir avuç insan ise günlerdir susuzdu,.hararetten insanların dudakları çatlamış, dilleri kurumuş, bağırları yanmıştı. Fakat karşılarındaki paralı askerlerde insaf yoktu, acıma bilmiyorlardı, kana susamışlardı, şan ve şöhretin esiriydiler. Meğer insanoğlu, servet, şöhret ve makam için sırasında ne kadar küçülüp, alçalabiliyordu.
     
    İMAM HÜSEYİN’İN YEZİD ASKERİNE HİTABI
     Nihayet 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü İmam Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak onlara hitab etmek istedi. Ancak bu çok veciz konuşma gözleri dönmüş azgınlardan oluşan bu orduyu pek etkilemedi. İmam Hüseyin’in bu sözlerinin edebi bakımdan da ayrı bir değeri vardır. Allah’a hamd ve sena, Hz. Muhammed’e, meleklere ve nebilere salattan sonra şöyle diyordu:
     “Peygamberimizin kızının oğlu, vasisinin oğlu, amcasının oğlu ben değil miyim? Şehidlerin efendisi Hamza babamın amcası değil midir; şehit Cafer Tayyar amcam değil midir? Tanrı elçisinin benim için ve kardeşim için, cennet halkı çocuklarının seyyidleridir ve sünnet ehlinin gözbebekleridir, sürurlarıdır, dediğini duymadınız mı?”

    24 25
     “İmdi benim soyumu araştırınız ve benim kim olduğumu görünüz. Sonra kendi vicdanlarınıza eğiliniz, onları ayıplayınız ve beni öldürmenin haram ve yasaklanmış olan kanımı dökmenin sizin için helal olup olmadığını düşününüz.!…” Bu konuşma bir başka kaynakta ise şöyle nakledilir: “ Hz. Hüseyin atını sürerek iki ordu arasında bir yerde durdu ve Yezid’in ordusuna hitaben: “Ey Kûfe halkı benim kim olduğumu ve sonra da vicdanınızın sesini dinleyiniz. Ben Peygamberin torunu değil miyim? Benim katlim size helal olur mu? Peygamberin hadisini ne çabuk unuttunuz. O, bizler için –Siz ehlibeytin seyyitlerisiniz- diye buyurmuştu. Bunu bilmiyor musunuz? Ben o büyük Peygamberin kızının oğlu, vasisi ve amcazadesi olan zatın oğlu değil miyim? Şayet bu hadisi unuttu iseniz, içinizde bunu size hatırlatacak kimseler vardır. Benden ne istiyorsunuz? Medine’de Resulullahın ravzai mübarekesinin yanında kendi halimde yaşarken beni orada bırakmadınız. Mekke’de itikafa çekilmeme müsade etmediniz. Davetnameler göndererek, ricalar ederek, yalvararak beni buraya kadar çağırdınız. Ben sizin bu davetiniz üzerine buralara kadar geldim. Şimdi beni öldürmek istiyorsunuz. Bu akıbete müstehak olabilmek için ben sizlere ne yaptım? İçinizden birisini mi öldürdüm? Yoksa birinizin malını mı gasbettim? Eğer beni istemiyorsanız bırakınız gideyim. Bu ne gaddarlık ve bu ne hilekarlıktır….”
     Ahmet Cevdet Paşa ise bu konuşmayı şöyle aktarıyor:
     “…Hazret-i Hüseyin, devesine binip meydana çıktı. Düşmanlara hitâben: ‘Ey nâs! Benim kim olduğumu düşününüz, sonra da vicdanınıza rücû ediniz. Bakınız ki benim katlim ve hetk-i hurmetim [haysiyet ve şerefimin parçalanması] size helâl olur mu? Ben sizin Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim, vasîsi ve ammizâdesi olan zâtın oğlu değil miyim? Resûlüllah sallâhü aleyhi ve selem hazretlerinin hadîs-i şerîfi size vâsıl olmadı mı ki birâderim ile benim için, siz şebâb-ı Ehl-i Beytin seyyidlerisiniz [Ehl-i Beyt gençlerinin efendilerisiniz] ve ehl-i sünnetin server-dîdesisiniz [gözbebeğisiniz] diye buyurmuştu. Eğer inanmaz iseniz içinizde bunu habar verecek zâtlar vardır. Câbir ibni Abdullah’a ve Ebu Saîd’e ve Zeyd ibni Erkam’a sorunuz. Onlar Resûl-i Ekrem’den bu hadîs-i şerîfi işittiklerini size haber verirler. Benden ne istiyorsunuz. İçinizden birini katlettim mi, yahûd emvâlinizi gasbettim mi? Eğer beni istemiyorsanız bırakınız, geri dönüp mahallime gideyim’dedi ve Kays ibni eş’as: ‘Siz, İbni Ziyâd’ın hükmü üzerine teslim olsanız olmaz mı ?’ dedikte: ‘Hayır, vallahi olmaz. Size züll ve meskenet ile kendimi teslim edemem’ deyip devesinden indi…” (Ahmet Cevdet Paşa, 1981: 644)
     Hz. Hüseyin’in bu hitabı sonrasındaki gelişmeleri Fuzuli şöyle nakleder:
     “Cemaat bir ağızdan yaptıklarını inkara kalkıştılar. Hazreti İmam, mektupları onların önüne koyup böylece inkâra mecal bırakmadıktan sonra mektupları ateşte yaktırdı.
     Taberi’de İmam Hüseyin’in Kûfelilerin bu ihanetlerine karşılık “…Yarab! Sen bilirsin ki bu kavm benimle bey’atte bulundu. Ve yine antlarını bozdular. İntikamını onlardan alıver…” (Taberi, c. VI, ty: 103) diye haykırmıştı.
     Daha sonra Ömer b. Sa’d gelip:
     - Ey Hüseyin! dedi, bu hikayelerden bir sonuç çıkmaz. Ya Yezid’e biat edersin yahut da ölümü göze alırsın.!…
     
    YEZİD’İN KOMUTANI ÖMER B. SAD’IN İMAM HÜSEYİN’E HİTABI
     Ömer b. Sad ise İmam Hüseyin’e karşı tabi ki efendisi Yezid’in halife olduğunu öne süren bir cevap verdi. Şöyle diyordu:
     -Peygamberimizin getirdiği Kur’an’da açık bir ayet vardır, anlamı şudur:
     “Allah’a, Allah’ın peygamberine ve Ülûl-emre itaat ediniz…” diye emrediyor. Bugün emir sahibi Muaviye’nin oğlu Yezid’dir. Sen ona itaat etmemekle Cenab-ı Hakkın ve onun Peygamberinin emirlerine muhalefet ediyorsun. Buna binaen asi ve bağiysin. Şurada ümmet huzurunda Yezid’e biat et.
     İmam Hüseyin şöyle cevap verdi:
     -Ya Ömer, sen Kur’an’ın o ayetinin manasını işine geldiği gibi yorumluyorsun. O ayet Kur’an-ı Kerim’in Nisa Suresi’nin 59. ayetidir… Ayetin anlamı şudur:
     “Ey iman edenler, Allah’a itaat ediniz. Allah’ın Resulüne itaat ediniz. Ancak Allah’ın ve Resulü’nün emirlerine itaat eden Ülûl-emre itaat ediniz.”
     Halbuki bugün sizin Ülûl-emr dediğiniz Yezid, Allah’ın emri şöyle dursun bilakis kitap ve sünneti ayaklar altında çiğniyor. Halka zulüm ediyor. Peygamberin kurduğu Müslüman cumhuriyetini yıkıp devirerek, onun yerine kendi keyfine, kendi zevkine, kendi arzusuna göre saltanat sürüyor. (Derman, 1975: 93)
     Bazı kaynaklarda da Ömer bin Sad’ın konuşmasından sonra eline bir ok alıp şöyle dediği ifade edilmektedir:
     - Ey Kûfe halkı, şahit olun ve Ubeydullah b. Ziyad huzurunda da şahitlik edin ki, İmam Hüseyin’le savaşa tutuşan ilk defa ben oldum.
     Bunları söyleyerek o oku İmam Hüseyin’e doğru fırlattı. İmam Hüseyin sakalını eline alarak:
     - Ey kavim Allahın gazabı yahudilere “Aziz Allahın oğludur!” dedikleri zaman son şiddetini bulmuştu. Ve yine Tanrı’nın kahrı, Hıristiyan kavmine “Mesih, Allahın oğludur” dedikleri zaman, indi. Allahın gazabı bugün de size Al-i Resule (Ehli Beyt’e) kasdettiğiniz için erişmektedir. Bedeninizdeki her kıl, demirine su verilmiş bir hançer olsa “Allah sabırlıları sever…” emrinden dışarı çıkmam. Ve her biriniz ayrı ayrı bana kasdetmek için kin tutan askerlerden olsanız, “Allah sabırlıları sever!” buyruğunu bırakmam. Rivayet ederler ki, Yezid’in askerleri İbni Sa’d’ın gayretini gördüğünde ona uyup İmam Hüseyin’i öyle bir ok yağmuruna tuttular ki atılan oklardan güneş görünmez oldu. İmam Hüseyin bu hücum karşısında süvarilerine dönüp yanındakilere şunları söyledi:
     - Ey vefakâr arkadaşlar ve benim için canlarını ortaya koyan insanlar! Kavgaya kendinizi hazırlayın ki, kanların döküleceği zamandır. ”
     Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan askerleri öğle üzeri olduğunda iyice azalmış durumdaydı. Hz. Hüseyin de bu az sayıda susuz ve bitkin insanla yaya olarak savaşıyordu.
     O sırada hasta olan ve İmam Hüseyin tarafından savaşa girilmesine izin verilmeyen İmam Zeynelabidin’den başka kimse kalmayınca kadın ve çocukları kızkardeşi Zeynep ile İmam Zeynelabidin’e emanet bırakarak,
     
    Hakk Yolu’nda ölmek, yük altına girmekten üstündür …
     diyerek savaş meydanına girdi.
     Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek, atından düşürüldü ve İmam Hüseyin şehid edildi. Peygamberin torunu İmam Hüseyin’in vücudunda otuzüç ok, otuz dört kılıç ve kargı yarası vardı (10 Muharrem 61-10 Ekim 680).
     Yine Taberi’den nakledildiğine göre Yezid’in kendisi gibi zalim ve insanlıktan nasiplenmemiş komutanı Ömer b. Sad on süvari görevlendirerek
     “…Hz. Hüseyin’in cesedini göğsü ve arkası ufanıncaya, topraklar içinde belirsiz oluncaya kadar atlarına çiğnettiler.” (Taberi’den aktaran Köksal, ty: 204)
      Hz. Hüseyin’in şehadetini Kastamonulu Şazi eserinde şöyle dile getiriyor:
     Yüzü üstüne bıraktı Seyidi
    Kesti başını hemandem o lain
    Kanı yere çün döküldü ol zaman
    Zelzele düştü yere-ü darügir
    Gulgula kıldı melayik ağladı
    Yer gök oldu karagû ol zaman
    Çaldı pıçağı işit kim neyledi
    Hem şehit oldu Hüseyn-ü pâk din
    Düştü kavga aleme oldu figan
    Göğe değin çıktı feryad-ü nefir
    Ay güneş nurunu ol dem bağladı
    Yaradılmış cümlesi kıldı figan
     
    Bir başka Maktel yazarı Kâzım Paşa’nın ise ünlü beyiti şöyledir:
     Düştü Hüseyn atından Sahrayı Kerbelâ’ya
    Cibril var haber ver Sultanı Enbiyaya
     
     Hz. Hüseyin’in şehadeti ardından kadınlar feryada başladılar. Aczî’nin ifadesiyle:
     Bir taraftan ahü feryadü figan-ı Ehli Beyt
    Bir taraftan nara vü cuş ü huruş-ı eşkiya
     
    Sonra çadırlar ve kadınlar yağma edildi, hasta ve yatakta olan İmam Zeynel Abidin Ali de öldürülmek istendi. Bu kanlı savaşın bitiminde İmam Zeynel Abidin yatak ve yorganlara sarılarak saklanmıştı. İmam Hüseyin’in şehid edilmesi sonrasında çadıra koşan Şimr “Hüseyin’in bir oğlu daha olacak o nerede?” diye aramaya başladı. Çadırın her tarafını arayıp çocuğu buldu. Fakat bu esnada çadırda bulunan kadınlar Şimr’e hücum ederek Zeynel Abidin’i bu caninin elinden kurtardılar. Bu çirkin şavaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. İmam Hüseyin’in yanındakilerden şehid olanlar yetmiş iki kişi idi. Yezid ordusunun komutanı Ömer b. Sad, bu şehitlerin başlarını Vali Ubeydullah’a gönderdi. Zalimlikte sınır tanımayan Yezid’in bu zalim kulları, kesilen başları mızraklara geçirerek, farklı Arap aşiretlerinden süvariler Kûfe’ye Ubeydullah’a götürdüler.
     Ayrıca İmam Hüseyin’in kızları, kızkardeşleri ve çocuklar da Kûfe’ye Ubeydullah’ın huzuruna getirildiler. Ubeydullah’ın Peygamberin soyuna karşı davranışı çok çirkin ve kaba idi; kendilerine hakaretler ve tehditler savurdu, hatta İmam Zeynel Abidin’i öldürmek dahi istedi. İnsanların camiye toplanmalarını emrederek, minbere çıkıp, utanmadan “…Hakkı ve hak ehlini ortaya çıkartan onları galip kılan müminlerin emiri Yezid’i ve taraftarlarını muzaffer kılan yalancı oğlu yalancı Hüseyin İbn Ali’yi ve taraftarlarını öldüren Allah’a hamdolsun!” Bu zulüm ve alçaklığa orada bulunanlardan karşı çıkan Abdullah’ın “…Ey Mercane’nin oğlu (Ubeydullah) şunu iyi bil ki yalancı oğlu yalancı sensin ve senin babandır. Seni tayin eden kimsedir ve onun da babasıdır. Sizler Rasulullah’ın çocuklarını öldürüyor ve sonra da İslami bir tavıra bürünüyorsunuz!” demesi üzerine onun öldürülmesini ve mescide astırılmasını sağlamıştır. (Ağırakça, 2011: 177-178)
     Ubeydullah, İmam Hüseyin’in kesik başını bir sopaya taktırıp Kufe sokaklarında teşhir etme cüretkarlığını da göstermiş, bundan sonra İmam Zeynel Abidin’in ellerini bağlatıp, Kerbela’da öldürülenlerin kesilmiş başlarını, çoluk çocuğu Şam’a Halife Yezid’in yanına yollamıştı. Şam’a vardıklarında onları götüren Züheyr, Halife Yezid’in yanına girip başarıyı(!) müjdelemiş ve Kerbela savaşının ayrıntılarını anlatmıştı.
     Hz. Hüseyin’in ailesini getiren kafile Yezid’in sarayına getirilmişti. Kısa süre sonra ehlibeyt kadınlarını Yezid’in huzuruna çıkardılar. Kadınlar İmam Hüseyin’in kesik başını Yezid’in önünde görünce feryad ve figan etmeye başladılar. Kadınlarla birlikte zincirli bir şekilde İmam Zeynel Abidin de Yezid’in huzuruna getirilmişti. Manzaranın dehşetinden Yezid’in yanında bulunanlar bile dehşete kapılmışlar ve bunu açıkça belirtmişlerdi.
      
    GÜLZAR-I HASANEYN’DEN: HZ. HÜSEYİN’E VE SOYUNA YEZİD’İN SAYGISIZLIĞI
     İmam Hüseyin’in mübarek başı Zalim Yezid’in huzuruna getirilince Yezid elindeki sopayla Hz Hüseyin’in dudaklarına dokunarak: Bugün Bedir gününe karşılık… diye mırıldandı. Orada bulunan sahabelerden biri buna tepki göstererek, Peygamberin İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in dudaklarından öperek “Siz ikiniz Cennet gençlerinin ulularısınız, Allah sizinle savaşanlarla savaşsın.” dediğini duydum deyince Yezid’in emriyle dışarı çıkarıldı.
     Sonra İmam Zeynel Abidin’e dönerek:
     -Ey Hüseyin’in oğlu dedi, baban, benim hakkımı tanımadı, benim gücüme meydan okudu ve Allah da ona gördüğünü yaptı, dedi.
     İmam Zeynel Abidin:
     -“Yeryüzünde ve bedenlerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki daha önce takdir edilmemiş olsun, gerçekten de bu, Allah’a pek kolaydır. Bu da, kaybettiklerinize acımamanız, size gelenlere ferahlanmamanız içindir ve Allah, övünen, böbürlenenlerin hiçbirini sevmez, ayetlerini okudu. Yine İmam Zeynel Abidin:
     -Ey Muaviye’nin, Hind’in oğlu, sen doğmadan benim babalarımda atalarımda, peygamberlik ve velayet mevcuttu ve and olsun ki atam Ebu Talip oğlu Ali’nin, Bedir ve Uhud’da elinde Peygamberin sancağı vardı, senin babanla ceddinin elinde ise kafirlerin bayrakları vardı. Vay sana ey Yezid, eğer yaptığını bir bilseydin, babama, ehli Beyte, kardeşime, amcalarıma yaptıklarını bir idrak etseydin dağlara kaçardın, helak olmayı dilerdin. Babam, Fatıma ve Ali’nin oğlu Hüseyin’in başı, şehrinizin kapısında mızrağa dikili duruyor, halbuki o, Resulullah’ın emanetiydi size…
     Yezid, Hz. Hüseyin’in dudaklarına elindeki sopayla dokununca, “Keşke Bedir’deki atalarım bugünü görselerdi, sevinirler de, elin çolak olmasın ey Yezid derlerdi. Kavmin ulularını öldürdük, Bedir’in öcünü aldık, bugün o güne bedel.” diye sevindi.
     Bu sırada Hz. Zeynep dayanamayarak kalktı ve şöyle seslendi:
     -Hamd Alemlerin Rabbi Allah’a, rahmet elçisine ve bütün soyuna, ne de doğru söylemiştir. Allah’ın ayetlerini yalanlayıp onlarla alay ederek kötülükte bulunanların sonuçları ne de kötü olmuştur. Sanır mısın ki ey Yezid, bize üst oldun. Esirler gibi bizi şehirden şehre dolaştırdın da biz, Allah karşısında aşağılandık, sen de yüceldin? Aksine Allah’ın azabına uğradın, günaha girdin…
     Gülzar-ı Hasaneyn bu hüzünlü ortamı böyle aktarıyor. Yezid Hz. Hüseyin’i ortadan kaldırdıktan sonra artık rahatlamış sayılırdı. Şimdi Ehli beyte yalandan da olsa saygılı davranabilirdi. Derhal Zeynel Abidin’in zincirlerini çözdürdü. Yezid’in kadınları da Ehli beyt kadınlarını teselli etmeye çalışıyorlardı. Artık Yezid yaptığı kötülükleri ve cinayetleri unutturabilmek için Ehli Beyt’e iyi davranıyor, sarayda onlarla konuşuyor, her isteklerinin yerine getirileceğini belirtiyordu. Daha sonra Numan bin Beşir komutasındaki bir muhafız kıtası eşliğinde onları Medine’ye kadar götürdü.
     Yezid, İmam Zeynel Abidin’i uğurlarken şu yalanı bile uydurabiliyordu:
     “Allah, İbni Mercame’ye lanet eylesin. Vallahi ben olsaydım babanın her isteğini yerine getirirdim. Lakin kaderi İlahi böyleymiş ne yapalım!…”1 Oysa Yezid, kendisini ziyarete gelen Irak Valisi Ubeydullah b. Ziyad ile şarap içerek birlikte eğlenmişler adeta Kerbela’daki insanlık dışı katliamı kutlamaktan geri durmamışlardı. (Ağırakça, 2011: 191)
     Yine eğer Yezid, samimiyetsiz söylediği sözlerde olduğu ve bazı kaynakların aktardığı gibi, Valisi Ubeydullah’dan İmam Hüseyin’in şehadetinden dolayı rahatsız olsaydı, onu daha da güçlendirmez, başka yerleri de onun sorumluluğuna katmazdı. Eğer memnun olmasaydı daha önce elinden alınan bölgelerin kontrolü de onun valiliğine verilir miydi?
     Taberi bu konuda şu bilgileri veriyor:
     “…Hz. Hüseyin’i öldürdüğü için Ziyad oğlu Ubeydullah’a Kûfe’yi ve Irak’ı verdi. Ve Horasan da, Sistan da Muaviye zamanında Ubeydullah bin Ziyad’ın elindeydi. Sonra onun elinden Yezid almıştı…” (Taberi, c. IV, ty: 114)
     Bu konu Ebu Hanife Dineveri tarafından ise şöyle aktarılıyor: “…Tarihçiler şöyle anlatırlar: Sonra İbn Ziyad, Ali b. El-Hüseyin2 ve onunla birlikte bulunan kadınları hazırladı., onları Zuhr b. Kays, Mihkan b. Sa’lebe ve Şimr b. Zi’l-Cevşen’le birlikte Muaviye’nin oğlu Yezid’in yanına gönderdi. Adı geçenler yola çıktılar ve yürüdüler. Şam’a varınca orada Yezid’in huzuruna girdiler. Onlarla birlikte Hz. Hüseyin’in başı da içeri alındı ve Yezid’in önüne atıldı. Ardından Şimr b. Zi’l-Cevşen şöyle bir konuşma yaptı: Ey müminlerin emiri! Bu adam kendi ailesinden on sekiz ve taraftarlarından altmış kişiyle birlikte üzerimize geldi. Biz de onların üzerine yürüdük. Emirimiz Ubeydullah b. Ziyad’ın hükmüne boyun eğmelerini veya tercih etmelerini söyledik. Güneş doğarken hücum ettik. Onları dört bir taraftan kuşattık. Kendilerini kılıçtan geçirmeye başlayınca güvercinlerin kartaldan sığınması gibi, boşuna sığınmaya çalıştılar. Bir devenin boğazlanması veya öğlen uykusuna yatan bir kişinin uyuması kadar bir zaman geçmeden bunların sonunu getirdik. İşte ruhsuz cesetleri önünde elbiseleri kuma bulanmış, yanakları toz toprak içinde kalmış, rüzgarlar kendilerini toza boğmuş, ziyaretçileri kartallar ve gelip gidenler akbabalar olmuş…” (Ebu Hanife Dineveri, 2007: 307)
     Ne Allah’tan korkuları vardı, ne de Peygamberden çekinmeleri vardı, ne de utanma biliyorlardı. Şu da muhakkak ki, yeryüzünde Yezid gibi ahlak yönünden düşük insana az rastlanabilir. Onun bu işleri yapan eli Ubeydullah ise kötülük ve ahlaksızlıkta, zalimlikte efendisi ile yarış halindeydi. Şunu da bilmek lazımdır ki, Kerbela’da hak yolunda kendisinin yüz katı bir orduya karşı duran İmam Hüseyin’in bu kahramanlığına da rastlamak imkânsızdır. Sonuç olarak Kerbela Olayı yüzyıllara damgasını vurmuş hüzünlü bir destandır. Öyle ki yabancı araştırmacı Gibbon “Yıllar sonra bile insanlar nerede olurlarsa olsunlar Hüseyin’in bu trajik ölümü en soğukkanlı okuyucuyu bile üzecektir…” demektedir.
     İmam Hüseyin’in ve yanındakilerin Kerbela’da böyle feci şekilde katledilmeleri ve Peygamber sülalesinin akla gelmedik şekilde ihanete cüretleri halkı o kadar etkiledi ki, adeta Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Olay İran ve Hicaz'’a duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin ve ayaklanma istekleri başladı. Bu durum karşısında da Yezid’in paralı kulları büsbütün kudurdu. Zulüm yolunda hiç çekinmez oldular.
      
    KUTSAL ŞEHİRLERİ YIKAN YEZİD
     Medine’lilerden oluşan ve Yezid iktidarına karşı olan bir heyet Şam’a giderek, olanı biteni yerinde görmek istemişler, Yezid’in sarayında ağırlanmışlar, kendilerine hediyeler ve para takdim edilmişti. Bu kişiler Medine’ye döndükten sonra gördüklerini halka anlatıyorlardı:
     “…Bizler hiçbir İslami hayatı olmayan bir adamın yanından geldik. Bu adam müminlerin halifesi sıfatını kullanıyor; fakat şarap içiyor, tanbur çalıyor, huzurunda cariyeler şarkı söylüyor, köpeklerle uğraşıyor ve geceleyin de ülkenin haydutlarıyla bir araya gelip sohbet ediyor. Şahit olunuz ki biz daha önce kendisine yaptığımız bey’ati geri aldık ve onu hilafet makamından azlettik…” (Ağırakça, 2011: 191)
     Medine halkı fasık ve günahkar olarak gördüğü Yezid ve iktidarına karşı ayaklanarak, valiyi şehir dışına atmış yerine Abdullah’ı valiliğe getirmişlerdi. Yezid bu durumu haber alınca Akabe oğlu Müslim adlı zalimi onikibin askerle hemen Medine’ye gönderdi ve şu talimatı verdi: “Şehir halkına üç gün süre ver. İsyandan vazgeçmezlerse, onlarla savaş. Zafer kazanıldıktan sonra da bütün şehri yağma et.” İslam’ın bu kutsal şehrinde sözde halife Yezid’in arzuları doğrultusunda İmam Zuhri’nin bildirdiğine göre on binden fazla insan öldürüldü. Evlere saldıran askerler, ellerine geçirdikleri malları almakla yetinmediler, masum bini aşkın kadına da tecavüz etmekten de kaçınmadılar.
     Tarihçi H. M. Balyuzi bu olayı şu şekilde anlatıyor:
     “…Medine düştüğü zaman Hz. Muhammed’in geride kalan dostlarından seksen kişi ve yediyüz hafız öldü. Peygamberin şehri yağmacılara teslim edildi; yapılan barbarlık ve tecavüz inanılır gibi değildi. Peygamberin mescidi dahi kurtarılamadı. Etrafı ahır alanı oldu. Medine sınırları içinde daha pek çok insan kılıçtan geçirildi, kalanı da şehri terketti. Ölümden yakasını kurtaranlar Yezide yalnız halife olduğu için değil aynı zamanda onların efendisi ve amiri olarak itaat etmek zorunda bırakıldılar. Karşı çıkanlar ise kızgın demirle dağlanırlardı….” Oysa ki Hz. Muhammed, “Medine halkını, zulmetmek suretiyle korkutanlar, Allah’ı korkutmuş gibidir. Allah’ın, meleklerin ve bütün halkın laneti onların üzerinedir.” demişti. İbn-i Kesir’in yazdığına göre, alimlerin büyük bölümü bu hadise istinaden “Yezid’e lanet etmeyi” uygun görmüşlerdir. 26 Ağustos 683’te gerçekleşen bu Medine’ye Yezid’in saldırması olayı, Harre Olayı veya savaşı olarak bilinir.
     Medine’yi kanlı bir şekilde susturan Yezid Ordusu daha sonra Mekke’ye yöneldi. Tepeler üzerine yerleştirilen mancınıklarla şehir taş yağmuruna tutuldu. Kuşatma iki ay kadar sürdü ve Kâbe’ye de mancınıkla taş atıldığı gibi, şehirde yer yer yangınlar çıktı. Bu kuşatma Yezid’in öldüğü haberinin Mekke’ye ulaşmasına kadar sürdü. Böylece Yezid, Kâbe’ye saldırma şerefini (!) de elde etmiş oldu. Yezid 11 Kasım 683’te kötü bir nam bırakarak öldü. Kendisi hükümdarlığını , devlet işleri ve adaletli bir idareden çok, şaraba, müziğe, eğlenceye ve kendisine rakip olarak gördüğü insanları, Peygamberin ailesi de olsa, katletmeye hasretmişti.
     Namık Kemal “Büyük İslam Tarihi” adlı kitabında, Yezid ve onun halifelik dönemine ilişkin, “…Hazreti Hüseyin’e yaptıkları ve Hazreti Ali taraftarlarına karşı davranışı, Medine ve Mekke’yi tahribi İslam tarihinin en acıklı sahifelerini…” oluşturur demektedir. (Namık Kemal, 1975: 186)
      
    EMEVİLERİN SONU
     Yezid’in, İmam Hüseyin’e, Hz. Ali soyuna ve yandaşlarına yaptıkları, Mekke ve Medine’ye saldırması İslam tarihinin en kara sayfalarını oluşturur. Yezid, hilafetin haksız varisi, Hz. Hüseyin’in katledilmesinin ve mukaddes şehirlerin kirletilmesinin baş sorumlusu olarak müslümanların hafızasında kötü bir isim bırakmıştır. Emevi zalimleri Hakkı tanımamışlar, azgınlaşmışlar ve Peygamber’in Ehli Beytine olmadık şeyler yapmışlardır. Bütün bunlar sonrasında Emevi saltanatı kökünden sarsıldı ve yıkıldı. İslam alemi yüzyıllardır Peygamber torunlarına yapılan bu zulmü unutmadı. Kısa zaman sonra bu durum Emevilere karşı büyük bir intikam duygusu yarattı. Başta Ubeydullah b. Ziyad olmak üzere İmam Hüseyin’in şehid edilmesinde rol oynayanlardan hesap sormak üzere yola çıkan İbrahim b. Eşter, askerlerine karşı şu konuşmayı yapmıştı. “…Ey din yardımcıları ve hak taraftarları olan Allah askerleri! Resulullah’ın kızı Fatıma’nın oğlu Hüseyin b. Ali’nin katili olan; Hüseyin ile kızları, kadınları ve taraftarları arasına gerilen; onlarla içecekleri Fırat suyu arasına gerilerek onları Fırat suyuna bakıp durduran; onun amcasının oğlu Yezid’e gitmesine ve onunla anlaşmasına da engel olan; evine ve ev halkına dönmesine veya Allah’ın geniş yerlerine gitmesine imkan vermeyen; onu ve onun ev halkını şehit eden Mercane’nin oğlu Ubeydullah işte karşınızdadır!
     Vallahi, bu Mercane’nin oğlunun Allah tarafından günah kirlerinden temizlenmiş, korunmuş olan Resulullah Aleyhislamın Ehl-i Beytine yapmış olduğunu, Firavun bile İsrail oğullarının temsilcilerine yapmamıştır! Allah onu sizinle, sizi onunla karşı karşıya getirmiştir. Vallahi, sanıyorum ki; Allah onun kanını ancak sizin ellerinizle döküp kalplerinize şifa vermek için bu harp meydanında sizi onlarla bir araya getirmiştir. Allah biliyor ki; siz ancak Peygamberinizin Ehl-i Beytine yapılanlara kızarak yola çıktınız!...” (Köksal, ty.: 382-383)
     Nihayet bir gün Muhtar isimli bir kahraman arkadaşları ile birlikte ayaklandı. Kûfe şehrindeki Ömer bin Sa’d ile Kerbela Olayı’na katılanlardan 210 kişi kılıçtan geçirildi. Bu karışıklıklar sırasında kaçmaya çalışan Hz. Hüseyin’in katili Şimr de yakalandı ve katledildi. 750 yılında Emevi Hanedanı’nı deviren Abbasiler, onlardan öyle bir öc aldılar ki, ölülerinin kemiklerini bile mezarlarından çıkarıp yaktılar. Böylece Muaviye’nin hile ve para üzerinde kurduğu Emevi zulümü sona erdi. Ancak ne yazık ki bu kez de Abbasilerin zulmü başlıyordu. Peygamberin ve İmam Ali’nin amcazadeleri olmalarına karşın, bırakınız başka insanları onların soyuna karşı çok büyük baskı ve katliamlardan çekinmediler.
     1 Dineveri’de burası adeta Yezid’i aklamak için şöyle aktarılıyor: “Şimr’in konuşması sonrasında Yezid gözyaşlarına boğulmuş ve “Yazıklar olsun size! Ben Hüseyin’i katletmeden itaat etmenizi istiyordum. İbn Mercan’a Allah lanet eylesin. Vallahi onun arkadaşı olsaydım, onu affederdim. Allah Ebu Abdullah’a rahmet eylesin…” (Ebu Hanife Dineveri, 2007: 308) Bu yalanları söylemek için olduğu kadar, aktarmak için de biraz vicdansız olmak gerekmez mi? Yazıklar olsun size.
    2 İmam Zeynel Abidin
  • 186 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    "Çocuk yüreği unutur ama affetmez."
      Jose Mauro de Vasconcelos’un başyapıtı Şeker Portakalı, “Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun” öyküsüdür. Çocukların masum, naif duygularını çocukluk dönemi içinde muhteşem şekilde okura hissettirecek anlatan bu kitabı duymayan yok gibidir. Hatta çoğu okur bu kitabın acılı tarafını bildiği için belki de bu kitabı üzülmemek için köşe bucak kaçmış, kitabı okumayı ertelemek istemiştir. Ben bu kitaptan hareketle günümüz çocuklarına ve ailelerine de seslenerek bazı serzenişler yapacağım.
      Vicdanlı ve merhametli anne baba çocuğu için en iyi sığınaktır. Nice çocuklar vardır ki aynı evde öz anne babasından ruh olarak uzakta ve yalnız yaşamaktadır. Anne baba çocuğunun ruhuna girememekte kendi işlerinden vakit çocuğuna vakit ayıramamakta,aksine eve öfkeli de geldiyse annesini veya babasını bekleyen çocuğuna ters cevap vererek onun ruh dünyasında hasarlar açmaktadır.
     Aynı evde çoğu çocuk anne baba evde olsa bile beraberken ruh dünyası olarak anne babasız yaşıyorlar. Duygu olarak anneye babaya hasret bu çocukların ruh dünyalarını düşünebiliyor musunuz?
      Toplum olarak çocuklar ile ilgili çıkan olumsuz haberlerde sadece uzaktan “Ne vicdansızlar var” demekten öte geçemiyoruz. Onlar için evde onları küçük yaşta dengeli, sağlıklı bir ruh yapısı ile yetiştirmediğimiz müddetçe toplum olarak bu tür haberler hep bizi üzmeye devam edecektir. Çocuk yaşta gelinler, çocuk işçiler, hapishanede büyümek zorunda kalan çocuklar, bebekler toplumun vicdanını kanatmıyorsa söylenecek söz yoktur. Hiç kimse anne babasının suçunu veya suçsuzluğunu çocuğuna ödetmek zorunda değildir. Bunu ancak artık cahil, vicdansız, merhametsiz insanların toplumunda görebilirsiniz.
     Günümüz çocukları ile büyüklerin geçmişte yaşadığı çocukluk arasında artık dağ kadar fark vardır. Anne babanın artık günümüz çocuklarına bir şekilde ulaşması gerekmektedir. Bugünkü uyaranlar artık çok farklı. Anne babasından aynı evde uzakta yaşayan çocuklar anne babalarına ne zaman yakın olabilir… Bir de aile içi kadına veya çocuklara şiddet varsa o evde o sevgi bağı kopmuş sevgisizlik başlamış demektir. Bu gibi aileler bir an önce eski sevgi dolu günlerine dönmelidirler. Bunu yapamadıklarında çocuk, aile, toplum için ahlaki çöküntüye temel oluşturabilir.
    Bugün problem olan yetişkinler dün bizim ihmal ettiğimiz çocuklardı. Yarın problem olacak yetişkinler bugün ihmal edeceğimiz çocuklar olacak. Tek bir çocuğu bile ihmal etmeyin değerli öğretmenler. Ülkemiz için, geleceğimiz için, ahiretiniz için…
      Sahipsiz çocukların bayramda elini öpecek bir anne babaları bile yok. Her gece yatağa yattığında kimbilir hıçkırıklara boğuluyor, gün içinde insanlarla iletişimde dik durmaya çalışıyorlar içlerinde fırtınalar koparken. Hayat belki onlara çocukluğunu bile yaşatmıyor. Afganistan’da çocuk çok ama çocukluk yok. der Khaled Hosseini Uçurtma Avcısı kitabında. Ne kadar acı bir cümle. Ülkelerinde savaş olmayan, barış ortamında ruh dünyasında hayat savaşı veren o kadar çok çocuk var ki… Yürek dayanmaz.
     Öğretmen olduğum için biliyorum. Sınıf etkinliklerinde, veli toplantılarında anne veya babası vefat etmiş çocuklar, herkesin anne babası etkinliklerde kendi çocuğunu izlerken, onların gözü uzaklara dalar… Öğretmen sınıftaki bu çocukları iyi tanımalıdır. Anneler gününde sınıfta annesi ölmüş bir çocuğun yanında “Evladım peki sen Anneler Gününde annene ne hediye aldın?” diye sormamalıdır. Çocuğun ruh dünyasını tekrar tekrar kanatmamalıdır. Öğrencisini tanımamış öğretmen. Bu yüzden çocuğun kaldığı ev ortamını mutlaka ziyaret etmeli, öğrencisini iyi tanımalıdır. Belki çocuğun evinde kendine ait bir odası bile yok, ekonomik şartları iyi olmayan bir ailenin oğlu veya kızı, belki evde hasta veya felçli bir anneannesi, babaannesi ile kalıyor, belki sinirli bir ailenin içinde,belki de çok huzurlu bir ailede. Dedim ya öğretmen öğrencisini iyi tanımalı, anne baba rolüne girmeden öğrencisine kendi evladı gibi sahip çıkmalıdır. Allah’ın emanetidir çocuklar…
    Çocuk size velilerin değil Allah’ın bir emanetidir. Bugün bu emanetlerin her birine ayrı ayrı sahip çıktıkça geleceğimizin aydınlığından söz edilebilir.
     Bugün kaç çocuk kendisini anlamayan büyükleri, arkadaşları yani anne baba şiddeti, akran zorbalığı yüzünden yatağında hıçkırıklarla uyumak zorunda kalıyor, yorganını üstüne çekip sabahlara kadar iç çekiyor biliyor muyuz? Ruh dünyasında hayat savaşı veren o kadar çok çocuk. Çocuk hissetmiyor mu bu hayatı. Etkilenmiyor mu? En çok o etkileniyor hayatın acımasızlığında. Tüm çocukları mutlu mu zannediyoruz?
    Dedim ya çocuk yaşta gelinler, çocuk işçiler, hapishanede büyümek zorunda kalan çocuklar, bebekler toplumun vicdanını kanatmıyor mu?  Cahil, vicdansız, merhametsiz insanların toplumunda bu çocuklar dengeli yetişebilir mi? Ruh dünyaları hasar almaz mı?
     Bir örnek de yaşça büyümüş ama hâlâ çocuk kalmış birinden örnek. Şöyle anlatıyor yalnızlığını…
    “6 yaşındaydım galiba bir gün yine annemi özledim diye ağlarken dedem bana her yağmur yağdığında annemin yer yüzüne indiğini söylemişti. Çocuk aklı tabi inanmıştım. Şimdi 23 yaşındayım ve hala ne zaman yağmur yağsa dışarı çıkar annemin gelmesini beklerim.”

      En son anne babalı ailelerden bir örnek vereyim. Bir çocuğun itirafı…
    “Benim babam hep vardı hala var ama hiç olmadı da, bir kere bile oturup dertleşmedim, bana sadece saçma sapan nasihatlar verdi, hayatımda bir kere bile bana ‘Nasılsın?, Seni seviyorum’ demedi. Babamın bana kattığı tek şey annemi onun sayesinde daha çok sevdim.” Çocuklarımızı aynı evin çatısında yalnızlık çektiren, baba sevgisinden mahrum eden bir baba… Babalığını sorgulasın herkes…
      Jose Mauro De Vasconcelos, Brezilya’nın yoksulluğunu iliklerine kadar yaşamış bir yazar. O, yoksulluğu ve hiçbir şeye sahip olamadan geçen çocukluk çağını 12 günde yazdığı ama 20 yıl içinde tuttuğu bu kitabıyla okuyucuya çok başarılı bir şekilde aktarıyor. Kitabı bitirdiğinizde hüzünleniyor, Zeze'nin acısını hissetmiyorsanız kalbinizi kontrol edin.
     Kitabın konusuna gelecek olursak Şeker Portakalı 5 yaşındaki Zeze isimli bir çocuğun acı hikayesini anlatıyor. Brezilya’nın ücra bir kasabasında çok fakir bir ailenin çocuklarından biri olan ve 5 yaşında olmasına rağmen hayal gücü ve zekası çok gelişmiş olan Zeze çok yaramaz bir çocuktur. Yaptığı yaramazlıkları ona “içindeki şeytanın” yaptırdığına inanır. Çok meraklı olan ve çevresindeki her şeyi keşfetmeye çalışan bu çocuğun diğer ilginç noktası ise okumayı çok erken çözmesidir. Bu yüzden öğretmeni tarafından sevilir ve öğretmeninin gözünde ve sarışın kıvırcık saçlı bir melektir. Zeze, hem babasından hem de abisinden sıklıkla dayak yer öyle ki bir keresinde yediği dayaktan dolayı haftalarca yataktan çıkamaz.
    Zeze’nin babası işsizdir ve aile bu yüzden büyük bir fakirlik çeker. Taşınmak zorundadırlar ve bu Zeze’ye acı verir. Taşındıkları yeni evin bahçesinde çeşit çeşit ağaç bulunmaktadır ancak Zeze bahçedeki şeker portakalı fidanını sahiplenir ve kendi fidanı olduğu için ona ilgi gösterir. Fakat bu şeker portakalı fidanının başka bir özelliği daha vardır. O da Zeze ile konuşmasıdır. İkili bu sayede çok iyi arkadaş olur ve Zeze tüm gün yaptıklarını şeker portakalı fidanına anlatmaya başlar.
     Yeni yıl yaklaştığında Zeze de her çocuk gibi hediye bekler. Fakat ailesi çok fakir olduğu için pek umudu yoktur. Buna rağmen pabuçlarını kapının önüne koyar ve odasında beklemeye başlar. Gelenek olarak babası kapının önüne hediye koyması gerekir ve Zeze merakına yenilerek hediye var mı diye kapıyı açar. Tahmin ettiği gibi hediye yoktur fakat karşısında babası ıslak gözler ile ona bakar. O an babasının acısını hisseder fakat artık çok geçtir. Yaptığı bu davranışı ile babasını çok üzmüştür ve bunu telafi etmek için babasına hediye almaya karar verir. Bunun içinde ayakkabı boyama kutusu alır ve yollara düşer. İşler pek iyi gitmez ama yine de bir şekilde hediye için gerekli parayı bulmayı başarır. Hediyeyi alıp babasına verdiğinde artık ondan mutlusu yoktur. Onun içinde hem bir şeytan hem de bir melek vardır.
      Bir taraftan herkes yaramazlıkları ile ona bela okurken diğer taraftan öğretmeninin masasındaki vazo boş kalmasın, öğretmeni üzülmesin diye çabalayan bir çocuktur Zeze. En büyük hayallerinden bir tanesi ise yarasa gibi kasabanın en havalı arabası olan Portekizlinin arabasının arkasına asılarak rüzgarı hissetmektedir. Bir gün cesaretini toplar ve bunu dener. Fakat denemesi ile başarısız olması ve Portekizliden dayak yemesi bir olur. O gün büyüdüğünde Portekizliyi öldüreceğine dair yemin eder. Nefret ile başlayan bu ilişki bir süre sonra çok iyi bir dostluğa dönüşür. Bu dostluk Zeze’nin hayatını çok değiştirir. Artık durulan ve yaramazlık yapmayı bırakan bir Zeze vardır. Tabi bu bağlılık Zeze’nin yaşayacağı acının artmasını sağlar. Portekizli, Zeze’ye ömür boyunca unutamayacağı bir acı yaşatacaktır.
     Kitapta Zeze’nin azıcık sevgi gördüğünde bile yaramazlıkları bırakması ve çalışkan bir öğrenci olarak okulda tanınması, Portuga ile olan ilişkisi derken asıl yoksulluğun sevgisizlik olduğunun adeta hissediyoruz.
      Çocuk kitapları süper kahramanlar gibi bize hep bir amaç güdebilir ama Şeker Portakalı'ndaki Zeze' den bize hüzün kalıyor. Çocukların hüznünü, samimiyetini, saflığını. Gerçek dünya bu. Hayal dünyasında yazılmamış bu kitap. Her zaman çocukların hikayesi mutlu sonla bitmiyor. Çocuklar belki okurken bazı ayrıntıları gözardı eder mi bilmem ama yetişkinken bu kitabı okursanız daha hakim oluyorsunuz kitaba,hayatın acımasızlığına...Geçmiş, gelecek sentezi yaparak...
     "Kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum..."
    Hüzünlü okumalar!
  • Anne Lütfen Ölme
    #EmineBulut

    söylesene insanoğlu ne zamandır böyleyiz?
    Bir çocuğun gözü önünde şerefsiz bir baba gelip o çocuğun önünde annesini öldürmesi çocuğun haykırışları neden ama neden tek yapmanız gereken biraz sevgi göstermek ve her şeyden önce insan olmak Yazık! Çok zor bir şey değil deneyin derim vicdansız şerefsizler ..
  • 98 syf.
    ·1 günde
    Mungan, Mardinli ve Mezopotamya kültürünü iyi bilen bir yazar olarak yöre kültürünü öyle güzel yakalamış. Yezidilik gibi bir konuyu işlemesi de yürek isteyen bir taraf! Çünkü müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benziyor. Bunun temelinde Mardin'in çokkültürlü yapısı saklı sanırım.

    Ya içindesindir çemberin ya da dışında kalacaksın! Ne güzel yazmıştır Murathan Mungan ve ne güzel söylemiştir Ya çember kutsallığının etrafına şeytani bir çıkarcılık çemberi daha çizen sözde törelerine bağlı “namuslu” ve “dindar” insanlar bu çemberi ve içindekileri yavaş yavaş öldürüyorlarsa?

    Karakter konuşmalarına gelirsek;
    Altıncı tüfeklinin toprak reformuna dair kuşkularının ve umudunun olması onu entelektüel yapmaz, aklı karışmış bir köylü yapar. Ayrıca entelektüelliğin özü akıl karışıklığı değil midir zaten yeni öğrenilenlerden ötürü?
    Birinci ve ikinci tüfekli, bataklığın taze umut olduğunu ve onunla avunulduğunu belirtirken yakınındaki bir doğa olayı ile duygu çağrışımını birleştirmiş ve bu da doğaldır. Köylülerin de sade ve vurucu çıkarımları vardır. Hatta fazla bilgi bombardımanı yerine hayatın sunduğu gerçekleri daha net görebilenler değil miydi eski bilge köylüler?

    Toprak reformu konusuna güzel değinilmiş. Müslüman köyün ağası Havvas Ağa’nın köylünün en özel günlerinden biri olan düğünde bile davetlilerden kaymakam ve komutanla toprak paylaşımı konusunun detaylarını öğrenmeye çalışması, devlet arazisini bataklık da olsa kendi toprağı yapmak için rüşvet ve aracılar yoluyla zimmetine geçirmeye çalışması, bu yolda gerekirse devlet görevlilerini alttan alta ölümle tehdit etmesi, eskiden eşkiya besleyen atalarından övgüyle söz etmesi gibi sözlerinden ne kadar bencil ve vicdansız bir sistemin kilit adamlarından (ağalarından) olduğunu gösterir okura. Ağalık sisteminin Cumhuriyet döneminin altın çağlarında neden yok edilmeye çalışıldığını hissettirir. Kaymakam da komutan da ne kadar namuslu ve vatansever idareciler de olsalar kitapta bahsedilen bataklıktan daha rezil bir “bataklık” metaforu bu köylünün ezildiği sistemdir aslında. Ağanın gücünün korunması adına törelerden, köylülerin akıtılan kanlarından, masum anaların göz yaşlarından faydalanılır. Yazık!

    Yezidi inanışının bu topraklara kök salmış binlerce yıllık tarihin kalıntılarından olduğunu görmekteyiz “harabelerin gölgesi” metaforunda. Hala azametini koruyan ama artık harap halde... Kendilerini korumak için deli akan ırmak ve bataklık gibi doğal sınırlardan faydalanmak zorunda kalan bir topluluk. Müslümanlarca katledilen atalarının öcünü mahşere bırakmış ama töreleri ile kendi içlerinde de acımasızlaşmış bir topluluk... Yerleşik hayata geçmemiş insanın inanış kültünden esintiler taşıyan, kendi gibi olmayan inanışları yok etmeye çalışan bir topluluk olarak gösterilen Müslümanlar, çok acımasız gösterilmişler. Din ve din uygulanırken yaşananlar güzel betimlenmiş.

    Ana, kadın, aşk, sevgi...
    Müslüman da olsa Yezidi de olsa kadın ve ana hep ezilmiş ve ezilmekte olanlar, hala! Çocuklarının ölümüne şahit olan analar törelere karşı dursalar da zihniyet değişmedikçe, güç dengesi törelerden devlet eline geçmedikçe, aşiretlerden bireye dönüşen insan değerlileşmedikçe çözülemeyen ve ölümle biten sorunlar var olmaya devam edecektir mesajını güzel vermiş Mungan. Özellikle Almanya’ya göç eden köylülerin bir daha dönmemelerinin temel sebebi orada kendileri olarak var olabilme özgürlüğünden geçmektedir bence.

    Dikkatimi çeken noktalardan biri de Mezopotamya coğrafyasında da etkili görülen 40 sayısına verilen değer oldu. Türkler olarak özel ve kutsal gördüğümüz bu sayıyı belki de ırksal olmaktan öte bu coğrafyanın çocukları olarak özel kılmışızdır. İlginç!

    Kitapta Müslüman köyünde yaşayan deli köylünün dediği üzere: “Herkes benim gibi! Herkes benim gibi!”

    Delirmişliğin içinde deliye kulak vermek gerek belki de. Deli köylünün eleştirilerine kulak vermek gerek. “Deli köylü” metaforu kim ola?