• Uyuyalım. İnsan uyudu mu her şeyi unutur.
  • 80 syf.
    ·Puan vermedi
    Nöbetteyken bir doktor arkadaşın filmini izlemiş olup çok etkilenmesi sebebiyle başka bir hemşire arkadaşın hiç beğenmemiş olmasından ötürü çok büyük merakla başladığım kitaptı. Dünyanın en güzel aşk kitabı demişler bunun için zamanında. Ben o kadar güzel bir aşk göremedim açıkçası. Yazarın yazışına, okunuşuna, sarıp sarmamasına tek kelime edemem. İnce bir kitap olması sebebiyle hızlıca bitiyor zaten ama 50 sayfalık bir kitabı günlerce taşıdığımı bilirim. Açıkçası sardı. Ya da ben büyük bir merakla başladım şu anda kestiremiyorum.
    Beğenip beğenmeme konusuna gelince hemşire arkadaşım gibi düşünüyorum. Fazla şişirilmiş övgüler duydum. Ve yine duydum ki aslında çeviri hatasıymış ama öylece süregelmiş. Aytmatov'a dünyanın en güzel aşk kitabını yazmışsınız dendiğinde ben savaşın beraberinde getirdiği çarpıklaşmayı yozlaşmaya anlattım demiş. Yani olaya nereden baktığınıza göre hissiyatınız değişiyor sanırım.
    Kitap iki hikayeden oluşmakta ve ilk hikaye kitabın adını taşımasına rağmen ben ikinci hikayeyi daha çok sevdim.
    Cemile'ye gelince... Hayatımda bir karakteri bu kadar sevmediğimi hatırlamıyorum. Aşkla evlendiğini iddia edilen kocasını savaşa göndermiş. Ailenin hem büyükleri hem küçükleri tarafından saygı gören, imkanlar dahilinde zannımca bir dediği iki edilmemeye çalışılan bir hatun. Kocası savaşta yaralanmış ve aylarca hastahanede kalmış. Garibim büyüklerine saygısından mektubunda son satırı tek cümleyle ona selam gönderdiği için, kocasının köylüsüyle kaçmış. Üstelik kocası hastahanede yatarken. Hele o kardeş varken düşmana ne gerek var diye düşünmeden edemiyor insan. Ben aşk falan göremedim kitapta anlayacağınız.
    Okunmalı mı? Bence okunabilir. Sadece fazla içselleştiemek sinirsel harabiyet yaratabilir.
  • Bre Halil Çavuş, sen ki bunca savaşa girip çıkmış adamsın; doğuşu, savaşı iyi bilirsin. Karşımızdaki Yunan askerlerinin İngiliz malı kasalı tüfekleri var; bilirsin, dokuzlu tüfekler... Sen böyle silahsız, bir tırpanla onlara karşı ne yapacaksın? Halil Çavuş şu yanıtı verdi: — Silahsız değilim ki... Cepheye gider gitmez, hemen bu gece, gönüllü nöbete girer, gece nöbeti tutarım. Nöbetteyken, gecenin karanlığında süzülür, düşman içine atlarım. Elimde tırpanım var ya... Önüme çıkan ilk düşman askerinin kellesine bir tırpan çalar, alırım elinden tüfeğini... İşte silahlandım gitti. Halil Çavuş'un arkadaşları da söze atıldılar: — Bizim de nacaklarımız var ya... Sen hiç kaygılanma Efendi, biz bir kolayını bulur silahlanırız. Karalar Köyü'nden o on yedi yiğit, gönüllü yazıldıktan sonra, omuzlarında nacaklarla tırpanla cepheye yöneldiler, savaşa girdiler, düşmanın karşısına dikildiler. Yazman Hüseyin Hüsnü çok merak ettiği için, bu on yedi yiğitin ne olduğunu, sonlarını öğrenmek istedi, onları izledi. Gerçekten de Halil Çavuş'la iki köylüsü, daha cepheye gittikleri ilk gece gönüllü nöbet tutup, düşmandan tüfek almayı başarmıştı. Ama onlardan biri, daha o gece şehit düşmüştü. Bilindiği gibi, savaş Türk ordusunun utkusuyla sonuçlandı. Ama bu on yedi yiğit savaşçının hiçbiri köyüne dönemedi.
  • .
    Hiçbir Komutanın Emri Olmadan Savaş Durdurmayı Başarabilen Şarkı:
    .
    Lili Marlen Türküsü🎤 Ahmet Kaya
    🎶https://youtu.be/N5fWqZIv2yI
    .
    Tarih sadece savaşlar, antlaşmalar ve bunun gibi olgulardan ibaret değil. Tarih; belgeler ve o belgelerin içinde birtakım küçük ve ilginç olayları da barındırıyor. Örneğin bir şiir, bazen bir şarkı, ya da bir fotoğraf.

    Lili Marlen türküsü de buna benzer olayların en ünlülerinden.
    Şarkı Rus Cephesi’nde Alman askeri Hans Leib’in kışla önünde sokak lambasının altında nöbetteyken sevgilisiyle buluşması ve sonrasındaki hüzünlü vedalarını konu alır.

    1915 yılında Hans Leib’in 1. Dünya Savaşı sırasında cephede aşık olduğu iki kadının bir şiirde buluşmasıdır. Yani Lili ile Marlen aslında iki farklı kadındır ve Hans Leib’in düşlerinde tek bir kişiye dönüşmüşlerdir.

    Sonrasında Rudolf Zink adlı besteci tarafından bestelenip Lale Andersen tarafından seslendirilen bu türkü ise askerleri o dönem etkileyen en duygusal şarkı olur.

    Her akşam saat 22:00’a 5 kala tüm cephelere yayın yapabilen Belgrad radyosunda bu şarkı çalınmaya başlanır. Şarkıyı ilginç kılan şey ise aynı anda karşı cephedeki askerlerin de siperlerinde şarkı ile kendinden geçmeleri olur.

    Hatta düşman askerler siperlerinden başlarını çıkararak Almanlar’a, “Radyonuzun sesini biraz daha açar mısınız” diye seslenirlermiş.

    Şarkı bitene kadar ise hiçbir cephede hiçbir asker tek bir kurşun bile atmaz, hayaller alemine dalarak, geride bıraktıkları sevdiklerini düşleyerek şarkının bitmesini beklermiş.

    Böylece Lili Marlen türküsü hiçbir komutanın emri olmadan savaş durduran tek şarkı olarak tarihteki yerini alır. Aşkın bunca kötülüğe ve şiddete rağmen askerlerin kalbinde yankılanmasının acıklı türküsü de diyebiliriz
    Şarkının Türkçe çevirisi ise şöyle :

    Kışla kapısının önündeki fener
    Eskiden de oradaydı, şimdi de orada
    Orada tekrar görüşsek ya
    Dursak yine lambanın altında
    Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen
    Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen

    İkimizin gölgesi sanki birdi
    Birbirimizi nasıl sevdiğimiz kolayca görülebilirdi
    Ve herkes yine görmeli
    Bizi lambanın altında
    Eskisi gibi, Lili Marleen
    Eskisi gibi, Lili Marleen

    Derken nöbetçi seslendi
    ‘Yat borusunu çalıyorlar, üç gün cezası var!’ dedi
    ‘Hemen geliyorum, yoldaş’ dedim
    Ve sana veda ettim
    Ah, oysa ki nasıl isterdim gelmeyi
    Seninle, Lili Marleen
    Seninle, Lili Marleen

    Yerinde adımların, zarif yürüyüşün
    Akşam boyu parlıyordur, ama beni unutalı çok olsa gerek
    Bana bir şey olursa eğer
    Kim kalacak lambanın altında
    Seninle, Lili Marleen?
    Seninle, Lili Marleen?

    Sessiz odalardan, yerin yatağından
    Aşk dolu dudakların, bir rüya gibi, beni kaldırıyor
    Sabahın sisi dağıldığında
    Lambanın altında olacağım
    Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen
    Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen

    Sonrasında Türk şiirinin kaptan-ı deryası Attila İlhan’ın kalbinden de bu türkü için şu güzel mısralar dökülür…

    Lili Marlen

    akşam olur
    mektuplar hasretlik söyler
    zagrep radyosunda lili marlen türküsü.
    siperden sipere ateş tokuşturanlar
    karanlıkta dem çeken
    ishak kuşu

    bu civarlarda benim
    bir cennetmekânım olacak
    aslan sıfatlı johnny hisarboylu silahşör
    arkasında mısır el kahire
    ehramlar cana can katan nil
    cüzamlı dilenci trahomlu insan
    sağında mavi gözlü dilber akdeniz
    solunda çöl
    ve balta girmemiş orman

    biz dünyalılar yemin içtik
    imanımız var
    hürriyet için, hürriyet aşkına
    savulacak döne’m savulacak düşman

    dehrin cefasını çektik
    safasını süreceğiz.
    biz sudanlılar
    kıbleye karşı namaza duranlar
    aragon’dan bıçak gibi çekilmiş yedi mısra
    sydney’den bir muhalif rüzgâr

    akşam olur
    mektuplar hasretlik söyler
    zagrep radyosunda lili marlen türküsü
    dost ağlar karanfilim dost ağlar
    marş söylemeden ölmek bize yakışmaz
    ve biz yine yıldızlara bakarız
    ve yine yıldızlar bize bakar

    duadır
    güneşbaht olasın civan oğlum
    hürriyet için dipçik tutan el dert görmesin

    Ve elbette bu sadece bir şiir olarak kalmaz ve Ahmet Kaya’nın sesinden kulaklarımızda bir kere daha ölümsüz bir şarkı olarak çınlar da çınlar…