George R.R. Martin’in kaleminden çıkan Taht Oyunları, sadece bir fantastik kurgu değil, aynı zamanda güç, sadakat ve ihanet üzerine yazılmış devasa bir siyasi manifesto niteliğinde. Kitabı okurken kendimi Westeros’un gri gökyüzü altında, her an sırtımdan hançerlenebileceğim bir atmosferde buldum. Alışılagelmiş "iyi ve kötü" savaşından ziyade, her karakterin kendi haklı gerekçelerine sahip olduğu gri bir evrenle karşılaşmak beni oldukça etkiledi. Starkların onuru ile Lannisterların acımasız kurnazlığı arasındaki o ince çizgi, hikayeyi bir solukta okumamı sağladı.
Kitabın en dikkat çekici yanı, kurgunun devasa ölçeğine rağmen karakter derinliğinden ödün vermemesi. Yazar, her bir bakış açısı karakteriyle okuyucuyu farklı bir coğrafyaya ve farklı bir zihin yapısına hapsediyor. Duvar’ın soğuğundan Krallık Şehri’nin yozlaşmış sokaklarına kadar her detay o kadar canlı ki, ejderhaların varlığı bile bu gerçekçi dünyanın içinde son derece doğal duruyor. Beklenmedik ölümler mesela Stark ın ölmesi ve sarsıcı olay örgüleri, "ana karakter asla ölmez" tabusunu yıkarak her sayfada gerçek bir gerilim hissetmeme neden oldu. Gerçekten ilk çıktığı zamanda bile kitaptan uzak olarak dizi hakkında ana karakterin ölmesi çok konuşulmuştu x aleminde.
Şunu da belirtmeliyim ki, bu muazzam eserin 1. Kitabını 1/9 bitirmiş olmama rağmen popüler kültürün en büyük fenomenlerinden biri olan Game of Thrones dizisini henüz izlemedim. Bilerek izlemiyorum, dayanıyorum, tutuyorum kendimi :) Kitaptaki o yoğun anlatımı ve karakterlerin iç dünyasını zihnimde bozmamak adına diziden uzak durmuştum.