Hermann Broch

Hermann Broch

Yazar
8.8/10
69 Kişi
·
185
Okunma
·
52
Beğeni
·
3.173
Gösterim
Adı:
Hermann Broch
Unvan:
Avusturyalı Yazar
Doğum:
Viyana, Avusturya-Macaristan, 1 Kasım 1886
Ölüm:
New Haven, Connecticut, Amerika Birleşik Devletleri, 30 Mayıs 1951
1 Kasım 1886'da Viyana'da doğdu. Babasının isteği üzerine aldığı mesleki eğitimini, 1907'de tekstil mühendisi olarak tamamladı. İlk edebi yayınının tarihi 1913'tür. 1927'ye kadar babasının fabrikasında yöneticilik yaptı. Fabrikayı satıp matematik, felsefe ve psikoloji öğrenimi görmeye karar verdi. İlk romanı DieSchlafwandler yayımlandığında 45 yaşındaydı. 1938'de Avusturya'nın nasyonal-sosyalistlerce işgali esnasında Gestapo tarafından tutuklandı. James Joyce ve arkadaşlarının girişimi sayesinde ABD'ye iltica etti. Aynı yıl yazmaya başladığı Vergilius'un Ölümü 1945'te, bir başka önemli yapıtı DieSchuldlosen 1950'de yayımlandı. 30 Mayıs 1951'de New Haven'da öldü.
Bomboş nehrin ötesinde! Kaynağı ve dökülecek ağzı bulunmayan, sahilleri bulunmayan bir akıntı; suyun üstüne çıktığımız nokta ile yeniden daldığımız noktanın ayırt edilebilmesi mümkün değil, çünkü akıp giden şey , sonsuz ve başlangıcı bulunmayan bir geri dönüş içerisinde zamanı taşıyan, unutulmuşluğu taşıyan bir ırmaktan başka bir şey değil.
Varoluşun bilgi kökenlerinden kaynaklanan o katmerli doğuş, ancak bu bütün içerisinde gerçekleşir; ve Virgilius seziyordu bunu , hep sezmişti- sevgiyle harmanlanmış kulak kabartışı, soluk alıp vermesi , düşünmesi hep bu olmuştu ; evrenin akıp giden ışıklarıyla , evrenin o hiçbir zaman bilgiye dönüşümeyecek bilinmezliğiyle , evrenin sonsuzluğunu yakalamaya yönelik, ama hiçbir zaman sonu gelmeyecek yaklaşma çabasıyla kaynaşmış bir kulak kabartma , bir soluk alıp verme, bir düşünme; bu sonsuzluğun en dıştaki etekleri bile erişilmez uzaklıktaydı.
...gözlerin gördüğü asıl hakikat, o tatlı baştan çıkarmalar değildi, hayır, ancak gözyaşlarıydı insanı görür kılan ve gözler, ancak nice acıların ardından görebilen gözlere dönüşüyordu...
504 syf.
Dante 'nin deyimiyle.

Ve şair Vergilius 'un son on sekiz saati.

Bütün evreni avuçlarının içine alıp, evirip çevirip; "GÖRÜYORUM!!" diye anlatmaya başlayan bir falcı edasıyla, kendi hayatının ve ölümünün gölgesinde varlığı ve hiçliği sorgulayan, sorgulatan, her cümlesiyle on ikiden vuran çok farklı bir eser.

Okumak kesinlikle sabır gerektiriyor. Fakat o sabır anlamaya yetmiyor maalesef. Aslında dil açısından çok karışık ve anlaşılmaz ifadeler barındırmıyor. Anlamanın zor olmasının sebebi tamamıyla içerik. Abartısız söylüyorum, her sayfa için onar sayfalık açıklayıcı metin, çok rahat yazılabilir. Yer yer şiirsel bir dil görmek mümkün.

Önümüzde bin parçalık bir yapboz var ve çantada keklik diyebileceğimiz tek parçası bile yok.

Uzun ve bol virgüllü cümlelerden oluşan, etkileyici, enteresan ve şu ana kadar görmediğim derecede orijinal tasvir ve benzetmelerle müthiş bir ses ve görüntü şöleni sunarken, aynı zamanda, sürekli durmaya ve düşünmeye sevkeden cümlelerle neredeyse didaktik bir nitelik taşıyor.

Eser dört kısımdan oluşuyor. Su, ateş, toprak ve hava. Evrenin yapısına dair özel bir ayrıntıya gönderme olduğunu düşündürüyor okurken.

Terazinin bir kefesine sanatı, diğerine iktidarı koyarak,
Şan, şöhret, tutku, kitle psikolojisi, din gibi pek çok unsurun didik didik edildiği,sanrılar ve sancılar içerisinde, defalarca..
Ve defalarca; "NEDEN?"
"NİÇİN?" diyerek..

Joyce gibi, dil alanında türetme yoluna giden, kendi dilini oluşturarak yazmaya çalışan ve bence kendi hariç herkesi dışarıda bırakıp bu anlatıya dalmak isteyenlerin dişe dokunur bir donanımla ve gönül rızasıyla, pes etmeden, o kapıyı tekrar tekrar zorlamalarını isteyen bir duruşa sahip.

Büyük bir hesaplaşma onunkisi.

Süslü bir dile eşlik eden açık ve anlaşılır kelimelere rağmen, oldukça kaygan bir ifade tarzı hakim. Uzun ve karışık cümleleri öğelerine ayırıp incelemenizi beklemiyor sizden. Tamamen hissetmeye dayalı bir içselleşme söz konusu.

Ve bilinç akışı.
Büyü bu. Büyücü, bu teknikle kelimelerini pişiren, onlara ruhunu katan yazarın ta kendisi. Bu kitabı okurken, harflerle notaların arasındaki fark, hızla eridi benim açımdan.
Mahiyetini tam olarak çözemediğim bir tını, ahengiyle sardı etrafımı.

Monologlarla başlayan, olay örgüsü çok zayıf olan bu anlatıda, yeri geldiğinde iç içe girerek küçülen, yeri geldiğinde farklı yörüngelere ayrılıp büyüdükçe büyüyen imgeler ve düşünceler çok büyük yer tutuyor.

Anlatılan, insan aslında.
Bütün kainattan daha derin olan, her şeyi içinde barındıran, kapsayan insan..

Ve zaman, mahiyeti, hükmü, hükmettikleriyle..

Ve tabi ki ölüm, hiçte var olmanın büyüsüyle..





Keyifli okumalar..:)
504 syf.
·12 günde·Beğendi·10/10
İnceleme Öncesi Giriş Notu: Bu incelemeyi okumak yerine izlemeyi tercih ediyorum diyenler için:

https://youtu.be/7XSUiAgudnw

Bir kitap düşünün ki çevirmeni yaşamının önemli bir kısmını versin. Ahmet Cemal bu kitabı tam 40 senede çevirmiş. Peki neden bu kadar titiz bir çalışmayla romanı çevirmiş? Bunun cevabı, kitabın dilindeki harikulade anlatımda yatmakta. Okuru daha ilk sayfadan yakalayan şiirsel, büyüleyici bir dili barındırıyor roman. Dili bu kadar mükemmel olmasına rağmen iş içerik boyutuna gelince, okurken cidden zorlayıcı bir metinle baş başa kalıyorsunuz.

Tam adı Publius Vergilius Maro olan şairin ölüm yolcuğunu anlatır bize Broch. Roma İmparatorluğu döneminde yaşamış şair döneminin son derece saygın bir kişisi olup Sezar Agustus'a ithafen yazdığı Roma İmpratorluğu'nu anlatan destanı Aeneis'i yazmıştır. Kitap, onun hasta olarak Atina'dan İtalyan'nın Brindisi limanına getirilişi ve sonra yaşadıklarına odaklanır. Gemide seyahat ederken gördükleri, insanlara yapılan zulümler, bir kesimin diğerinin üzerinde olup sürekli ezmesi gibi durumlarla içinde bugüne kadar görmediği bir his uyanır ve büyük eseri Aeneis'i boşuna yazdığını düşünür. Ve onu ne yapıp edip yakmak ister. Fakat İmparator Sezar'ın konuşmaları sonucunda, biraz da zorunlu olarak bu çabasından vazgeçer ve bir anlamda zaten çok hasta olan Vergilius'un ölüm yolcuğuna tanık oluruz.

Yukarıda anlattığım kadarıyla bakıldığında kitabın içeriği okuması rahat gibi gelebilir. Fakat aslında Su-Ateş-Toprak ve Hava bölümlerinden oluşan kitabın özellikle Ateş ile Hava kısımlarında okuru son derece zorlayıcı bir içerik söz konusu. Özellikle Ateş kısmında Vergilius'un kendisiyle olan fikri mücadelesine tanık oluruz ve bu okur için kitabın en zor bölümüdür. Burada hastanın zihni bize sunulur ve hayalle gerçek bir aradadır. Su bölümünde hasta Vergilius'un bakılacağı yere kadar gelen yolculuğunu dinleriz yazardan. Toprak bölümündeyse Sezar'la Vergilius arasında destanla ilgili olarak fikri çatışmayı ve diyaloğu okuruz. Son bölüm olan "Hava"da ise su gibi akan bir anlatımla Vergilius'un sonuna uğurlar bizi Hermann Broch.

Dilinin harikuladeliği ve çevirinin mükemmelliği sayesinde hiçbir kitapta bulamayacağınız kadar özel bir anlatıma sahiptir Vergilius'un Ölümü. Kitap sırf yalnızca bunun için bile okunabilir. Özellikle mitoloji ve felsefi bilgisi üst düzey olan okurlar ya da kitap öncesi bu tarz ön hazırlık yapmayı sevenler için anlattıkları çok daha fazla zenginleşebilir ve birçok mitolojik eserlerle de bağıntılar kurulabilir. Bu tarz okurlara saygım sonsuz. Fakat ben edebi kitapları yalnızca edebiyat için okuyan ve kitapları olabildiğince kendilerinden okuyarak öğrenmeye çalışan bir okur olduğum için bu romanı anlattığı felsefi düşüncelerinden çok edebi zenginliği açısından çok ama çok sevdim.

Böyle eserleri okumak zordur. Özellikle belli bir birikime sahip değilseniz daha da zordur. Fakat hem hayatın kısa olduğunu ve yaşamımız boyunca okuyabileceğimiz kitap sayınının da aslında gayet sınırlı olduğunu düşünürsek "acaba okuyabilir miyim, ben bu kitaptan bir şeyler anlayabilir miyim" sorularına kulaklarınızı ve zihninizi kapatarak lütfen bu çok kıymetli eseri okuyun. Yoksa öncesinde şunu da okuyayım diye diye ne bu kitabı ne de Ulysses gibi zorlayıcı kitapları okumaya sıra gelmeyecek. En iyisi mi siz, dünya edebiyatının böyle kıymetli eserlerini sıranın sonuna değil de başına alarak bir an önce okuyun. Lütfen okuyun.
504 syf.
Karanlıktı ruh, zaman nehrinin akıntısına kapıldı, ayrılık limanında kök salan karaağacın köklerine tutundu; geceydi, parıltılı bir yıldızın ışığıydı sislerin üzerinden denize yansıyan, Broch'un zaman ötesi sesi yankılandı kulaklarımda, içinde bulunduğu karanlık çağdan ruhuma uzanan bir haykırıştı. Kendi karanlık çağımda, düşlerimde beklediğim huzurdu.
Broch'un ifadesiyle "Yalnızca huzurlu olan, yol göstericilik yapabilir; yalnızca büyük akıntının içinden çıkarılmış, hayır, kurtarılmış bir eşsizlik, kendini sonsuzluğa açar"dı.
Celine'in "Gecenin Sonuna Yolculuk", Proust'un "Kayıp Zamanın İzinde" ve Joyce'un "Ulysses"inden sonra kitaplığım yeni bir yıldızla aydınlandı.
504 syf.
·20 günde·Beğendi·10/10
Kurtuluşu getirecek olan, insanlar uğruna, insanlığa duyduğu sevgi uğruna kendini kurban edecek, ölümüyle kendi kendisini bilginin eylemine dönüştürecek; bu, onun evrene fırlatıp atacağı eylem olacak, fırlatıp atacak ki, böylesine yüce düzeydeki bir yardımın imgesinden Yaradılış tekrar doğabilsin. #vergiliusunölümü #hermannbroch
Vergilius'un Ölümü, dünya edebiyatında tartışılmaz bir "ilk"...
Çevirisi hakkında az biraz yazdıktan sonra, yoruma geçebilirim; umut ediyorum
Özellikle vurgulamak istediğim, bu eserin Ahmet Cemal tarafından  yaklaşık kırk yıllık bir zaman diliminde çevrilmiş olması. Aslında bir nevi "Cemal" in kendisiyle ve okuyucuyla arasındaki gizli bilgiler. Nedeni ise; kendisinin önsözde yazmış olduğu "kendiyle" hesaplaşması. Özellikle üzerinde durduğu şu;
"Bu çevirinin hikayesi, aslında bir tür aşkın, çok büyük bir tutkunun hikayesi, ve sanırım bu hikaye, hayatımın kırk yılı boyunca bu çeviriyi yalnızca kendim için yapmışım. Bunu şimdi, geriye baktığımda, çok daha açık ve seçik görebiliyorum"
Kitap dört  bölümden oluşuyor; Su(Varış), Ateş(Çöküş), Toprak(Bekleyiş), Hava((Eve Dönüş)bunların her biri kendi içinde dipsiz bir  kuyu.
Roma'nın kuruluşunu anlatan şiir " Aeneis" etrafında şekillenen bu eser,  ağır hasta olan Vergilius, Brundisium limanına varışından  bir sonraki gün öğlenden sonraya kadar geçen;  yani on sekiz (18) saati içine alan bir zaman diliminde şekilleniyor. Anlatıcı üçüncü kişi, ancak bu kişi aslında Aeneis in kahramanı Virgilius'un iç monoloğu. Bundan dolayı şair;  kendi hayatıyla yaşadığı hayatın ahlak açısından  karşılaştırması, doğru bildiği yanlışları diyolog halinde okuyucuya sunması.  Özellikle Augustos (Roman İmp. İlk Kralı)ile diyalogu eşsiz bir bilgi şöleni. Sanat ve iktidarın beraberce ele alınışı ve birçok eleştirel bakış açılarının süzgecinden geçirilmesi bağlamında batı edebiyatının da eşine az rastlanır bir hazine olduğunun da altını çizmek isterim.
Amaç, kendisi tarafından(Vergilius) Roma Halkına  armağan edilen bu eşsiz eseri "Aeneis Destanı"nı yakma fikirinin Augustos tarafından vazgeçirilmesi.
504 syf.
·57 günde·Beğendi·10/10
1.Bölüm: Su-Varış, 2. Bölüm: Ateş-Çöküş, 3.Bölüm: Toprak Bekleyiş, 4.Bölüm: Hava-Eve Dönüş. İzmir'de Dramatik Yazarlık bölümünde okuyan bir arkadaşımızın tavsiyesiyle aldığım bu başyapıtı bitirmenin mutluluğunu ve hüznünü aynı anda yaşamaktayım. Çünkü yıllardır, bilmeyipte beklediğim ve özlemini duyduğum bir sanat-felsefe romanı ancak böyle şaheser niteliğinde bir roman olabilirdi. Baştan aşağı şiirsel bir dille beraber, olağanüstü tasvirler, yerli yerinde kullanılan leitmotifler, kontrastlar, şiirler ve muazzam bir imgelem gücüyle bitmeyen cümleler…Şunu itiraf etmeliyim ki, Vergilius'un Ölümü aslında hiçbir zaman bitmeyecek bir eser. Ahmet Cemal üstadın, eseri bir nevi kendi yaşamıyla özdeşleştirerek, çevirisini bilinçli bir şekilde kırk yıl kadar upuzun bir süreye yayması da şüphesiz bu düşünceye güzel ve çarpıcı bir örnek teşkil etmekte ki kitabın önsözünde "Bir Çevirinin Hikayesi" başlığı altında, ana hatlarıyla başından geçen olayları , durumları ve romanın kendi yaşamının nasıl parçası haline geldiğini bizlere içtenlikle aktarmış.
Romanda, en genel anlamda İ.Ö 70-19 yılları arasında yaşamış Roma’lı ünlü şair Publius Vergilius Maro’nun yaşamının son gününde kendi sanatını, şiirini ve bu eksende tüm yaşamını ve zamanın değerlerini sorgulaması, 20. yüzyıl , hatta “evrensel manada” günümüz felsefe, sanat, toplum, siyaset gibi olgulara ve yaşamsal değerlere göndermelerle, o dönem ile günümüz yakın tarihinin arasında bir bağ, bir köprü kurularak ele alınmıştır.
Broch, yapıtında felsefeyi, sanatsal boyutlara ulaştırmış ve bunu varoluşçu bir düzlemde en baştan en sona edebi ve şiirsel bir şölene dönüştürmüştür.
Yazar, Zaman kapsamında; yaşam-ölümlülük-ölümsüzlük, Evren,Kainat kapsamında; sonluluk-sonsuzluk-ruhani dünya-maddi dünya, İnanç kapsamında; tanrılar-mitolojik unsurlar-ritüeller-kurban etme, Estetik,Sanat (şiir), Bilgi, Toplum ve Siyaset kapsamında; kölelik-halklar-yığınlar-iktidarlar-ayak takımı olarak tabir edilen sanatçılar güruhu, hakiki sanata giden yol - "güzel" olan şeyin sorgulanması- bilgiye ve hakikate ulaşma ideali, Psikoloji ve Bilinç kapsamında; sıla özlemi-aşk-rüyalar-simgeler-imgelem-sezgi gücü ve Dil sorunsalı gibi evrensel olguları, kimi zaman sarmal kimi zaman hiyerarşik ilişkiler düzeninde, dilin sınırlarını zorlayan, uçlarda ve derinlerde gezinen bir zıtlıklar labirentinde işlemiş, aynı zamanda yazınsal üslupta, deneysel anlamda farklı biçimsel ve tekniksel girişimlerde bulunarak tüm bu unsurları gerçekleştirmeyi başarmıştır.
Bu bakımdan Vergilius’un Ölümü sadece 20. yüzyıl edebiyatının değil tüm zamanların en önemli edebi değerlerinden biridir.
248 syf.
·3 günde·Beğendi·7/10
Hermann Broch'tan okuduğum ilk roman.
(İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümü Bilinmeyen Değer isimli romanı, ikinci bölümü ise romanın Bilinmeyen X isimli senaryolaştırılmış halini içeriyor. )
Genel hatlarıyla bilim, gerçek yaşam ve insani duyguların harmanlandığı bir kurguda geçmekte.
Ana karakterimiz Richard Hieck, yaşamını nihai bilgiye ulaşmayı adamış bir matematikçi. Ve bilimine inancı o kadar büyük ki, akılcı yollarlar üstesinden gelinemeyecek duygu durumlarını ve hatta ölümün karşısındaki insani tavırları bile, akılcı bir sistem olan bilimin temelleri üzerinde yükselterek çözmeyi amaçlar. Ama öyle bir an gelir ki, işin içine aşkın bedende salgıladığı hormonlar da dahil olduğunda, bu çabasının başarılı olamayacağını kabullenir.
Zekice tasarlanmış bu bilimsel kurguda, Richard ve ailesi bir takım olguları simgelemektedir. Örnek olarak, Richard; pozitif aklın temsilcisi iken kız kardeşi Susanne, doğa üstülüğü yani metafiziği canlandırmaktadır.
Tamamen bir bilim eseri olmasını engelleyen şey ise, Broch'un yeterli miktarda insani duyguya yer vererek romanı yumuşatmasından ve okuru edebi doyuma ulaştırmasından kaynaklanmaktadır.
Kolay okunan bir roman olmadığını belirtmek isterim. Yoğun ve yorucu anlatımı ile kendisini son sayfaya dek kurguya adayacak okurlara hitap etmekte. Zaman öldürmek için rahat bir okuma deneyimi arıyorsanız, bu kitaptan uzak durmanızı şiddetle tavsiye ederim.
504 syf.
·7 günde·10/10
“Hiçliğin üzerindeki boşluktaydı, anlatılabilenin ve anlatılmayanın ötesindeki boşluktaydı, ve dalgaların sesi tarafından bastırılmış, dalgaların sesine hapsedilmiş olan Vergilius, evet o da sözle birlikte boşluktaydı, fakat öte yandan söz tarafından sarıp sarmalandığı ölçüde, akıp giden tınılara katıldığı ve onlar benliğine katıldığı ölçüde söz daha bir erişilmez ve büyük, daha bir ağır ve kaçıp gidici oluyordu, boşlukta bir denizdi, boşlukta dalgalanan bir ateşti, deniz kadar ağır ve deniz kadar hafifti, buna rağmen hala sözdü: Vergilius, onu alıkoyamıyordu, ve alıkoymak hakkına da sahip değildi; söz onun için anlaşılmaz bir dile getirilemezlik haliydi çünkü dilin ötesindeydi.”
Boşluk, anlatılabilir mi, diye sorduğum tüm sorulara yanıt verirken bitiyor bu dev eser. Bu tanım sadece başlangıç belki de yeniden yeniden okumaya davetiye. Tekrar et hayatını diyebilmek mümkün değil elbette ama tekrar oku ve tekrar keyfine var tekrar anlamdır bu eseri. Ya da en iyisi sana kattığı tüm değerlere sahip çık. Hiçliği, boşluğu, şimdiyi bir an’danın muhteşem güzelliği içinde eritmek bu olmalı. Birçok kavramı, felsefe, sanat, birey ve toplum gözüyle görüp kelimelerin o kısıtlı fakat bilenin elinde cevhere dönen dünyasına sığdırmak bu olsa gerek.
Yaşanan anın tüm manzarasını anlatırken çelişkileri, insan ruhunu, felsefik ve mantıksal çıkarımları bu zemine oturtmak bu kesinlikle. Bazen aynı kelimeleri kullandığımızı düşünmek şaşırtıyor beni; özellikle bu kadar derin bir eseri okurken. Yirmidokuz harf epi topu ama bir şaheser yaratmak ayrı bir meziyet elbette:
“Ey yeryüzü hayatı! Sürekli bir soluk alıp verme içersindeki saydamlığın dünyası ve gecenin dünyası, gölgenin büyüklüğü ile gölgesizliğin baştan çıkarıcılığı arasında bocalayan iki Dünya; sürekli akışın, zamanın hükümünü kaybedişinin iki kutbu arasında, hayvani ve ilahi zamandan yoksunluk arasında, değişmez bir şekilde hapsolmuş gelgitleri -gece, yeryüzünden olanın bütün damarlarında, topraktan gelmiş ne varsa hepsinin içinde, yukarıya doğru akar, içte ve dışta eş zamanlı olarak, sürekli uyanıklığa ve bilinçliliğe dönüşür, biçimden yoksun olana karanlığı barındıran, gölgeleri saklayan biçimler kazandırır, ve dünya, hiçlik ile varlık arasında, böyle bir boşluğun ortasında, boşlukta sallanarak, karanlık ve ışık olur, gölge gibiliği ile ışık gibiliği içersinde belirginleşir. Ruhun içersinde, bazen alçak, bazen yüksek tonda, ama asla yitirilmeksizin, gecenin çan sesleri, sürülerin çan sesleri, günden gelen Aslan kükremezleri, ışıkta ve tanınmışlıkları içersinde sarsıcı şekilde yankılanır; bu bütün canlıları yutan, göz kamaştırıcı bir fırtınadır-; insanoğlunun bilgisi, henüz bilgi olmayan, ama artık bilgelik olmaktan çıkmış bilgi, varlığın toprağından yükselen, sezginin tohumlarından yükselen, anaların bilgeliğinden yükselen, ışık ötesinin, hayatın ötesinin öldürücü çıplaklığına uzanan, baba bilincinin yakıcılığına, soğuğa uzanan bilgi; evet, insanoğlunun bileğisi; kök salmamış, sonsuza kadar hareketli, aşağıda da, yukarıda da olmayan, fakat hep gece ile gündüz arasındaki ufkun eşiğinde, boşlukta asılı duran, yıldızların şafağının o ara bölgesinde, gecenin sürülerinin hayatları ile ışığa boğulmuş tek başınalık arasında, suskunluk ile tekrar suskunluğa geri dönen söz arasında bir soluk alıp vermeden farksız olan bilgi.”
Bilgiye açlığı bilginin dünyasını anlatırken kendini eleştiren bakış açısını görüyorsunuz. Yüzyıllardır sorula gelmiş tüm soruları da soruyor üstat. Bilgi, bilmek, sanat, sanatın gerekliliği, köle ve insan gibi sorulara cevap arıyor kelimelerin ve felsefenin dehlizlerinde. Boşluğu ve hiçliği şimdinin geniş zamanını anlatmayı seçmiş yazar. Ölüm ise en son nokta mı bilemiyor yazar. Ve diyor ki ölüm bilgisi olmadan hayatın bilgisi olamaz. Klasik bir Yunan edebiyatı örneğini de sunmuş postmodern bir yaklaşımı da. Konuşmalar en çok Yunan edebiyatından örnekler. Konuşmalar içinde soru cevap şeklinde birbirine elense çeken birçok insan. Vergilius ise ölüme yakın bir fani olduğunu fark etmiş bir etmiş. En önemli eserini yakmak isteyen. Ve ölümsüzlüğe kafa tutuyor bununla. Hatırlanmanın da bir ölümsüzlük olduğunun farkında. Yaşamı ve sanatı sorgularken sizi de katıyor bu metaforun içine şimdinin içine atıyor sizi hiç çekinmeden:
“Artık tek önemli olan, canavar kesilmiş bir Şimdi’ydi; sonsuzluğa uzanırcasına çoğaltılmış, sadece sürüye özgü uçurumuna yuvarlanan, aynı zamanda da gürültüden dışarıya fırlamış bir Şimdi; hissettiklerinde kargaşaya düşmüş, duyularını kaybetmiş olanlar tarafından, deliler ve ruhlarını kaybettikleri için her türlü anlamdan soyunmuş olanlar tarafından ortaya saçılmış; ama yine de bütünü ve anlamı bağlamında öyle bir yoğunluk noktasında ki, geçmiş ve gelecek adına ne varsa hepsini yutmuş, hatırlamanın bütün derinlik boyutlarını içine almış, en uzak geçmişi ve en uzak geleceği anaforunun içine saklamış! Ah, insanın çeşitliliğinin büyüklüğü, özleminin uçsuz bucaksızlığı!...”
Tekrarlanan herbir kavramı sıkmadan anlatmış. Bir tanımına bayıldım mesela bekleyişsiz bir bekleyiş içinde olmak. Tamamlanmış bir egonun kurabileceği bir cümle elbette. Broch bu eseri yazarken aklından neler geçiyordu elbette bilemem ama beynini ve dünyasını bana açtığı için çok mutluyum. Bu dev eserin çevirmenini anmadan edemem doğrusu. Ahmet Cemal usta da hayatını adamış bu esere hayatını katmış. Kendi serüvenini de bu eseri çevirdikten sonra tamamladı üstat. Saygı ile anımsadım.
Keyifle okuyunuz ve mutlaka okuyunuz. Bir değil bir kaç kez hem de.
504 syf.
·22 günde·Beğendi·Puan vermedi
Vergilius Roma Devletinde Augustus Sezar döneminin en önemli şairi, Sezar'ı ve Roma devletinin ihtişamını anlattığı Aeneis destanı da onun eseri, roman da bu şairin son on sekiz saatinin anlatımı. Hermann Brosh bu romanı 10 yılda ve sürgündeyken yazıyor. Ahmet Cemal kendimi bulduğum roman dediği bu kitabın çevirisine tam 40 yıl emek veriyor ve muhteşem bir ön sözle kitapla olan macerasını ve hislerini anlatıyor ki sırf bu sözler bile kitabı okumamız için bir neden.
Kitabını Broch güzel bir özetlemeyle şöyle anlatıyor “Kitap, ağır hasta olan Vergilius’un Brundisium Limanı’na varışından ertesi günü öğlenden sonra Augustus’un sarayındaki ölümüne kadar geçen 18 saati anlatır. Romanın tamamı, şair Vergilius’un iç monologundan oluşur. Bu nedenle kitap, her şeyden önce şairin kendi hayatıyla, bu hayatın ahlak açısından doğruluğuyla ve yanlışlığıyla, bu hayatın adanmış olduğu şiir sanatının yerindeliğiyle ve boşunalığıyla giriştiği bir hesaplaşmayı dile getirir.”
Bu kadar ön bilgiden sonra, kitabın bendeki yorumuna gelirsek; katmanlı yoğun bir tartışma roman, hasta yatağında ki şairin iç hesaplaşmalarıyla hayat, ölüm, hiçlik, bilgi, iktidar, devlet, baskı, sefalet, kader, erdem, varoluş, gerçeklik ve güzellik, sanat, edebiyat, şiir; tüm bunların sorgulandığı bir arena aslında. Şiirsel, yoğun betimlemeli, coşkulu bir anlatım felsefeyle ve mitolojiyle yoğrulmuş, virgüllerle uzun cümlelerin içinde zaman nehrinde akıp gidiyor, durup bir nefeslenip belki karşıya geçme isteğiyle aralar vererek, soluklanıp okunması gereken kitaplardan. Uyarmak gerekir diye düşünüyorum, çok iyi odaklanma isteyen, daha önceden bu tür metinlere aşinalık arayan, an azından biraz da olsa felsefi okuma yapmış bir okur kitlesine hitap ediyor. Roma tarihine çok hakim değilseniz tarih açısından okumalar yapmayı da gerektirebilir ama derseniz ki ben sırf edebiyat için okumak istiyorum, okunur ve sizi dilin rüzgarıyla alır götürür.
384 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10
Evet ,bitti nihayet! Broch ile bu kadar geç tanıştığım için oldukça üzgünüm. Almanlar her alanda olduğu gibi edebiyatta da çok iyiler. Ben daha önce Alman edebiyatından Kafka ve Nietzsche okumuştum sonrasında Canetti ve Thomas Mann ve nihayet Broch ile tanıştım. Alman idealizmi dedikleri bu olsa gerek. Hepsi işlerini en iyi şekilde yapmaya çalışıyorlar ki başarıyorlar da.
Gelelim büyüleyen “Büyülenme” ye. Spoiler vermeden kısaca incelemeye çalışacağım.Bir köy düşünün aşağı ve yukarı olmak üzere iki parçaya bölünmüş. Yukarı denen kısım yani dağa yakın kısım madencilikle aşağı yani ova kısım tarımla uğraşır. Yukarı kısımda altın madeni yer alır. Çok önceleri maden kazası olduğundan artık dağa ilişmemeye karar vermiş köy halkı. Tarımla uğraşanlar da toprağa çok önem verirler onlar için toprak kutsaldır ve toprağın verimli olabilmesi pagan geleneğinden gelen kurban verme törenleri düzenlenir.
Bir gün eşkali belirsiz bir adam birden çıkıverir ortaya ve insanları etkilemeye deyim yerindeyse büyükemeye başlar. Olanları anlatan kişi köyün doktorudur.
Bu kitapta insanların nasıl kolayca kandırılabileceği istense zayıf yanları kullanılıp nasıl her yöne çekilebilineceği muhteşem bir üslupla anlatılıyor.
Anaerkil ve ataerkillik, inanç , siyaset kitle psikolojisi, bireysel psikoloji harika bir şekilde dile getirilmiştir.
Benim en üzüldüğüm nokta ise böyle muhteşem yazarlar ve kitaplarının çok az bilinip okunması. Herkes popüler olanı daha da popüler yapma derdinde. Gerçek anlamda kaliteli kitapları okuyan çok nadir insan var ne yazık ki.
683 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Zor bir okuma süreciydi. Derin edebiyatı seven, kitap okumaya gerçekten zaman ayıran ve mutlaka sabırlı okurlara tavsiye ediyorum.
Bu kitap bence inceleme gerektirmiyor, çünkü okunması kadar inceleme yazılması da zor bir eser.

Yazarın biyografisi

Adı:
Hermann Broch
Unvan:
Avusturyalı Yazar
Doğum:
Viyana, Avusturya-Macaristan, 1 Kasım 1886
Ölüm:
New Haven, Connecticut, Amerika Birleşik Devletleri, 30 Mayıs 1951
1 Kasım 1886'da Viyana'da doğdu. Babasının isteği üzerine aldığı mesleki eğitimini, 1907'de tekstil mühendisi olarak tamamladı. İlk edebi yayınının tarihi 1913'tür. 1927'ye kadar babasının fabrikasında yöneticilik yaptı. Fabrikayı satıp matematik, felsefe ve psikoloji öğrenimi görmeye karar verdi. İlk romanı DieSchlafwandler yayımlandığında 45 yaşındaydı. 1938'de Avusturya'nın nasyonal-sosyalistlerce işgali esnasında Gestapo tarafından tutuklandı. James Joyce ve arkadaşlarının girişimi sayesinde ABD'ye iltica etti. Aynı yıl yazmaya başladığı Vergilius'un Ölümü 1945'te, bir başka önemli yapıtı DieSchuldlosen 1950'de yayımlandı. 30 Mayıs 1951'de New Haven'da öldü.

Yazar istatistikleri

  • 52 okur beğendi.
  • 185 okur okudu.
  • 13 okur okuyor.
  • 444 okur okuyacak.
  • 11 okur yarım bıraktı.