Hermann Broch

Hermann Broch

Yazar
8.7/10
28 Kişi
·
72
Okunma
·
25
Beğeni
·
2.336
Gösterim
Adı:
Hermann Broch
Unvan:
Avusturyalı Yazar
Doğum:
Viyana, Avusturya-Macaristan, 1 Kasım 1886
Ölüm:
New Haven, Connecticut, Amerika Birleşik Devletleri, 30 Mayıs 1951
1 Kasım 1886'da Viyana'da doğdu. Babasının isteği üzerine aldığı mesleki eğitimini, 1907'de tekstil mühendisi olarak tamamladı. İlk edebi yayınının tarihi 1913'tür. 1927'ye kadar babasının fabrikasında yöneticilik yaptı. Fabrikayı satıp matematik, felsefe ve psikoloji öğrenimi görmeye karar verdi. İlk romanı DieSchlafwandler yayımlandığında 45 yaşındaydı. 1938'de Avusturya'nın nasyonal-sosyalistlerce işgali esnasında Gestapo tarafından tutuklandı. James Joyce ve arkadaşlarının girişimi sayesinde ABD'ye iltica etti. Aynı yıl yazmaya başladığı Vergilius'un Ölümü 1945'te, bir başka önemli yapıtı DieSchuldlosen 1950'de yayımlandı. 30 Mayıs 1951'de New Haven'da öldü.
"Evet," dedim "dünya ilerlemek zorunda, ama kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil."
İnsan kendini bilgiden kopardığında, hakikati yitirdiğinde, yaradılış bağlamında da yitip gitmiş olur.
Gerçekten sevmesini bilen biri, sevdiği tarafından hiçbir zaman tamamen terk edilmez, hatta öldüğünde bile...
Deniz kıyısında yaşayanların aklından, denizin dahil olmadığı tek bir düşünce geçmez...
504 syf.
Karanlıktı ruh, zaman nehrinin akıntısına kapıldı, ayrılık limanında kök salan karaağacın köklerine tutundu; geceydi, parıltılı bir yıldızın ışığıydı sislerin üzerinden denize yansıyan, Broch'un zaman ötesi sesi yankılandı kulaklarımda, içinde bulunduğu karanlık çağdan ruhuma uzanan bir haykırıştı. Kendi karanlık çağımda, düşlerimde beklediğim huzurdu.
Broch'un ifadesiyle "Yalnızca huzurlu olan, yol göstericilik yapabilir; yalnızca büyük akıntının içinden çıkarılmış, hayır, kurtarılmış bir eşsizlik, kendini sonsuzluğa açar"dı.
Celine'in "Gecenin Sonuna Yolculuk", Proust'un "Kayıp Zamanın İzinde" ve Joyce'un "Ulysses"inden sonra kitaplığım yeni bir yıldızla aydınlandı.
504 syf.
·57 günde·Beğendi·10/10
1.Bölüm: Su-Varış, 2. Bölüm: Ateş-Çöküş, 3.Bölüm: Toprak Bekleyiş, 4.Bölüm: Hava-Eve Dönüş. İzmir'de Dramatik Yazarlık bölümünde okuyan bir arkadaşımızın tavsiyesiyle aldığım bu başyapıtı bitirmenin mutluluğunu ve hüznünü aynı anda yaşamaktayım. Çünkü yıllardır, bilmeyipte beklediğim ve özlemini duyduğum bir sanat-felsefe romanı ancak böyle şaheser niteliğinde bir roman olabilirdi. Baştan aşağı şiirsel bir dille beraber, olağanüstü tasvirler, yerli yerinde kullanılan leitmotifler, kontrastlar, şiirler ve muazzam bir imgelem gücüyle bitmeyen cümleler…Şunu itiraf etmeliyim ki, Vergilius'un Ölümü aslında hiçbir zaman bitmeyecek bir eser. Ahmet Cemal üstadın, eseri bir nevi kendi yaşamıyla özdeşleştirerek, çevirisini bilinçli bir şekilde kırk yıl kadar upuzun bir süreye yayması da şüphesiz bu düşünceye güzel ve çarpıcı bir örnek teşkil etmekte ki kitabın önsözünde "Bir Çevirinin Hikayesi" başlığı altında, ana hatlarıyla başından geçen olayları , durumları ve romanın kendi yaşamının nasıl parçası haline geldiğini bizlere içtenlikle aktarmış.
Romanda, en genel anlamda İ.Ö 70-19 yılları arasında yaşamış Roma’lı ünlü şair Publius Vergilius Maro’nun yaşamının son gününde kendi sanatını, şiirini ve bu eksende tüm yaşamını ve zamanın değerlerini sorgulaması, 20. yüzyıl , hatta “evrensel manada” günümüz felsefe, sanat, toplum, siyaset gibi olgulara ve yaşamsal değerlere göndermelerle, o dönem ile günümüz yakın tarihinin arasında bir bağ, bir köprü kurularak ele alınmıştır.
Broch, yapıtında felsefeyi, sanatsal boyutlara ulaştırmış ve bunu varoluşçu bir düzlemde en baştan en sona edebi ve şiirsel bir şölene dönüştürmüştür.
Yazar, Zaman kapsamında; yaşam-ölümlülük-ölümsüzlük, Evren,Kainat kapsamında; sonluluk-sonsuzluk-ruhani dünya-maddi dünya, İnanç kapsamında; tanrılar-mitolojik unsurlar-ritüeller-kurban etme, Estetik,Sanat (şiir), Bilgi, Toplum ve Siyaset kapsamında; kölelik-halklar-yığınlar-iktidarlar-ayak takımı olarak tabir edilen sanatçılar güruhu, hakiki sanata giden yol - "güzel" olan şeyin sorgulanması- bilgiye ve hakikate ulaşma ideali, Psikoloji ve Bilinç kapsamında; sıla özlemi-aşk-rüyalar-simgeler-imgelem-sezgi gücü ve Dil sorunsalı gibi evrensel olguları, kimi zaman sarmal kimi zaman hiyerarşik ilişkiler düzeninde, dilin sınırlarını zorlayan, uçlarda ve derinlerde gezinen bir zıtlıklar labirentinde işlemiş, aynı zamanda yazınsal üslupta, deneysel anlamda farklı biçimsel ve tekniksel girişimlerde bulunarak tüm bu unsurları gerçekleştirmeyi başarmıştır.
Bu bakımdan Vergilius’un Ölümü sadece 20. yüzyıl edebiyatının değil tüm zamanların en önemli edebi değerlerinden biridir.
384 syf.
Yalnızlık ormanında, geçmişin karanlığında yürüyordum, ağaçların soluğu bozarken sessizliği. Rüzgar, toprak kokusu taşıyordu derinlerden. Kentte yitirdiğim ruhun peşinde, doğanın kalbine doğru sürüklenirken umut dağının eteklerinde karşılaştım doktorla, "O sadece yalnızlığının mucizesine, içinin derinliklerine batmış, görmesini ve farkında olmasını sağlayan mucizeye inanıyordu."
Yazarın büyüleyici üslubu ile doğanın buluşması, insan ruhunun bilinmezlerinde.
504 syf.
·7 günde·10/10
“Hiçliğin üzerindeki boşluktaydı, anlatılabilenin ve anlatılmayanın ötesindeki boşluktaydı, ve dalgaların sesi tarafından bastırılmış, dalgaların sesine hapsedilmiş olan Vergilius, evet o da sözle birlikte boşluktaydı, fakat öte yandan söz tarafından sarıp sarmalandığı ölçüde, akıp giden tınılara katıldığı ve onlar benliğine katıldığı ölçüde söz daha bir erişilmez ve büyük, daha bir ağır ve kaçıp gidici oluyordu, boşlukta bir denizdi, boşlukta dalgalanan bir ateşti, deniz kadar ağır ve deniz kadar hafifti, buna rağmen hala sözdü: Vergilius, onu alıkoyamıyordu, ve alıkoymak hakkına da sahip değildi; söz onun için anlaşılmaz bir dile getirilemezlik haliydi çünkü dilin ötesindeydi.”
Boşluk, anlatılabilir mi, diye sorduğum tüm sorulara yanıt verirken bitiyor bu dev eser. Bu tanım sadece başlangıç belki de yeniden yeniden okumaya davetiye. Tekrar et hayatını diyebilmek mümkün değil elbette ama tekrar oku ve tekrar keyfine var tekrar anlamdır bu eseri. Ya da en iyisi sana kattığı tüm değerlere sahip çık. Hiçliği, boşluğu, şimdiyi bir an’danın muhteşem güzelliği içinde eritmek bu olmalı. Birçok kavramı, felsefe, sanat, birey ve toplum gözüyle görüp kelimelerin o kısıtlı fakat bilenin elinde cevhere dönen dünyasına sığdırmak bu olsa gerek.
Yaşanan anın tüm manzarasını anlatırken çelişkileri, insan ruhunu, felsefik ve mantıksal çıkarımları bu zemine oturtmak bu kesinlikle. Bazen aynı kelimeleri kullandığımızı düşünmek şaşırtıyor beni; özellikle bu kadar derin bir eseri okurken. Yirmidokuz harf epi topu ama bir şaheser yaratmak ayrı bir meziyet elbette:
“Ey yeryüzü hayatı! Sürekli bir soluk alıp verme içersindeki saydamlığın dünyası ve gecenin dünyası, gölgenin büyüklüğü ile gölgesizliğin baştan çıkarıcılığı arasında bocalayan iki Dünya; sürekli akışın, zamanın hükümünü kaybedişinin iki kutbu arasında, hayvani ve ilahi zamandan yoksunluk arasında, değişmez bir şekilde hapsolmuş gelgitleri -gece, yeryüzünden olanın bütün damarlarında, topraktan gelmiş ne varsa hepsinin içinde, yukarıya doğru akar, içte ve dışta eş zamanlı olarak, sürekli uyanıklığa ve bilinçliliğe dönüşür, biçimden yoksun olana karanlığı barındıran, gölgeleri saklayan biçimler kazandırır, ve dünya, hiçlik ile varlık arasında, böyle bir boşluğun ortasında, boşlukta sallanarak, karanlık ve ışık olur, gölge gibiliği ile ışık gibiliği içersinde belirginleşir. Ruhun içersinde, bazen alçak, bazen yüksek tonda, ama asla yitirilmeksizin, gecenin çan sesleri, sürülerin çan sesleri, günden gelen Aslan kükremezleri, ışıkta ve tanınmışlıkları içersinde sarsıcı şekilde yankılanır; bu bütün canlıları yutan, göz kamaştırıcı bir fırtınadır-; insanoğlunun bilgisi, henüz bilgi olmayan, ama artık bilgelik olmaktan çıkmış bilgi, varlığın toprağından yükselen, sezginin tohumlarından yükselen, anaların bilgeliğinden yükselen, ışık ötesinin, hayatın ötesinin öldürücü çıplaklığına uzanan, baba bilincinin yakıcılığına, soğuğa uzanan bilgi; evet, insanoğlunun bileğisi; kök salmamış, sonsuza kadar hareketli, aşağıda da, yukarıda da olmayan, fakat hep gece ile gündüz arasındaki ufkun eşiğinde, boşlukta asılı duran, yıldızların şafağının o ara bölgesinde, gecenin sürülerinin hayatları ile ışığa boğulmuş tek başınalık arasında, suskunluk ile tekrar suskunluğa geri dönen söz arasında bir soluk alıp vermeden farksız olan bilgi.”
Bilgiye açlığı bilginin dünyasını anlatırken kendini eleştiren bakış açısını görüyorsunuz. Yüzyıllardır sorula gelmiş tüm soruları da soruyor üstat. Bilgi, bilmek, sanat, sanatın gerekliliği, köle ve insan gibi sorulara cevap arıyor kelimelerin ve felsefenin dehlizlerinde. Boşluğu ve hiçliği şimdinin geniş zamanını anlatmayı seçmiş yazar. Ölüm ise en son nokta mı bilemiyor yazar. Ve diyor ki ölüm bilgisi olmadan hayatın bilgisi olamaz. Klasik bir Yunan edebiyatı örneğini de sunmuş postmodern bir yaklaşımı da. Konuşmalar en çok Yunan edebiyatından örnekler. Konuşmalar içinde soru cevap şeklinde birbirine elense çeken birçok insan. Vergilius ise ölüme yakın bir fani olduğunu fark etmiş bir etmiş. En önemli eserini yakmak isteyen. Ve ölümsüzlüğe kafa tutuyor bununla. Hatırlanmanın da bir ölümsüzlük olduğunun farkında. Yaşamı ve sanatı sorgularken sizi de katıyor bu metaforun içine şimdinin içine atıyor sizi hiç çekinmeden:
“Artık tek önemli olan, canavar kesilmiş bir Şimdi’ydi; sonsuzluğa uzanırcasına çoğaltılmış, sadece sürüye özgü uçurumuna yuvarlanan, aynı zamanda da gürültüden dışarıya fırlamış bir Şimdi; hissettiklerinde kargaşaya düşmüş, duyularını kaybetmiş olanlar tarafından, deliler ve ruhlarını kaybettikleri için her türlü anlamdan soyunmuş olanlar tarafından ortaya saçılmış; ama yine de bütünü ve anlamı bağlamında öyle bir yoğunluk noktasında ki, geçmiş ve gelecek adına ne varsa hepsini yutmuş, hatırlamanın bütün derinlik boyutlarını içine almış, en uzak geçmişi ve en uzak geleceği anaforunun içine saklamış! Ah, insanın çeşitliliğinin büyüklüğü, özleminin uçsuz bucaksızlığı!...”
Tekrarlanan herbir kavramı sıkmadan anlatmış. Bir tanımına bayıldım mesela bekleyişsiz bir bekleyiş içinde olmak. Tamamlanmış bir egonun kurabileceği bir cümle elbette. Broch bu eseri yazarken aklından neler geçiyordu elbette bilemem ama beynini ve dünyasını bana açtığı için çok mutluyum. Bu dev eserin çevirmenini anmadan edemem doğrusu. Ahmet Cemal usta da hayatını adamış bu esere hayatını katmış. Kendi serüvenini de bu eseri çevirdikten sonra tamamladı üstat. Saygı ile anımsadım.
Keyifle okuyunuz ve mutlaka okuyunuz. Bir değil bir kaç kez hem de.
504 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10
Vergilius un ölümü beklediğimden de güzeldi zira alıntı yaparak başladığım eserin bir yerden sonra alıntı paylaşmayı bırakmamın sebebi kitabın bana göre her cümlesinin önemli olması yüzünden di. Zira eser aslında çağdaşları dan farklı olarak üstü kapalı olan toplum zaman mekan ve devlet eleştirisini en güzel şekilde yapan metinlerden biri. Birinci ve ikinci dünya savaşı tarihi devlet tarihleri ve sömürge imparatorlukları hakkında bilgisi olan arkadaşlar dediklerimi daha iyi anlayacaktır
504 syf.
·10/10
Romalı şair Vergiliusun son 18 saatinin anlatıldığı eser, çağdaş romanın temel eserlerinden biri olarak kabul ediliyor.
Tüm eserlerini, yetersiz oldukları gerekçesiyle yakmak isteyen Vergilius ile onu bu kararından döndürmeye çalışan arkadaşları ile Roma imparatorunun konuşmaları ekseninde sanata ve yönetimi yapılan eleştiriler romanın konusunu oluşturuyor. Roman 4 bölümden oluşuyor.
473 sayfalık roman sayfa sayısı açısından çok hacimli olmasa da; uzun cümleler (romanın ilk cümlesi 135 kelime) bir yana şiirsel anlatıma bir de soyut ifadeler eklenince zorlu bir okuma süreci bekliyor okuyucuyu. Ayrıca paragrafların uzunluğu nedeniyle sonuna gelmeden paragrafın başını unutmanız muhtemel. Yazar romanı yaklaşık 7 yılda yazmış, çevirmenin ifadesiyle romanda kullanılan kelimelerin %80'i yazarın Almancadan türettiği kendi kelimeleri (tabi çeviriden okuyunca bu konu tarafımızca anlaşılmıyor). Çevirisi de ayrı bir konu. Ahmet Cemal bu romanı kırk yılda çevirmiş.
Bu kadar büyük emekle yazılan ve bu kadar büyük emekle çevrilen romanı anlayarak okumak için de büyük bir emek vermek gerekiyor. Zor romanları severim deyorsanız, sessiz bir köşe bulun ve yine de zorlanmaya hazır olun.
504 syf.
·35 günde·8/10
Hermann Broch, 1886’da Viyana’da doğdu. Hitler’in Gestaposunun zulmünden, James Joyce ve arkadaşları sayesinde kaçarak Amerika’ya iltica etti. Aslında bir tekstil mühendisidir. Sonradan ticareti bırakıp felsefe ve psikoloji dersleri alarak edebiyatçı kimliği kazanmıştır. 1931-36-50’de yazdığı üç önemli romanı vardır. 1951 yılında New Haven’da vefat etmiştir. Dünyaca bilinen en büyük eseri, yazarın 1935-45 yılları arasında on yıl süresince üzerinde çalıştığı “Vergilius’un Ölümü” romanıdır.

Ahmet Cemal’i, günümüz Türk Edebiyatı ile iç içe olan herkes sanırım tanıyor. Yazar ve çevirmen kişiliğinin yanında akademisyendir kendisi. Hocalığının kalitesini bilmiyorum ama çevirmenliğine asla laf ettirmem. İncelediğim bu çeviri eseri de yine usta işi olmuş. Dile kolay, tam kırk sene süren, kanaviçe gibi işlenmiş bir çeviri çalışmasıdır bu eser. Aslında Cemal’in öz be öz torunu diyebiliriz “Vergilius’un Ölümü” romanı çevirisi için.

Büyük ozan Vergilius’a gelince: Tam ismi Publius Vergilius Maro. M.Ö. 15 Ekim 70 yılında İtalyan’ın Montua-Andes-Cisalpine bölgesinde, Roma Cumhuriyetinde doğmuş, çiftçi bir ailenin iki oğlundan biridir. M.Ö. 21 Eylül 19 yılında –Roma şehrinin kuruluşunun tam 737. yılına denk gelen zamanda- İtalya’nın Brundisium kentinde de vefat etmiştir. Öldükten sonra hemen tüm servetini, üvey erkek kardeşi olan Valerius Proculus’a bırakmıştır. Öğretici, epik ve pastoral şiirleriyle tanınan bir şairdir. Akımı Augustian şiiridir. Şairin ölümünden sonra, Shakespeare, Bacon (aslında bu ikisi de aynı kişi kanımca!) ve Milton gibi büyük şairleri derinden etkilemiştir. En büyük eseri elbette “Aeneis Destanı” dır. Roma İmparatorluğunun kuruluşunu anlatan bu büyük destanda anlatılansa şudur: Vergilius’un en büyük destekleyicisi ve Roma İmparatorluğunun kurucusu olan büyük Sezar “Gaius Julius Caser Octavianus Augustus” un büyük büyük babası olan Troyalı kahraman Aeneas’ın, Yunanlılara karşı verdiği savaştaki büyük kahramanlıkları anlatılır. Vergilius, yazdığı destanın hikâyesinin geçtiği, Yunanistan’ın Ilion kentine yaptığı ziyaretten hastalanarak döner ve Brundisium’da ölerek büyük destanının yazılmasını tamamlayamaz. Ayrıca Vergilius, sağlığında başkaca üç pastoral yazmıştır: Georcica, Bucolica ve Culex.

Nietzsche’nin “Zerdüşt Böyle Buyurdu” sunu, Goethe’nin “Faust” unu ve Dante’nin “İlahi Komedya” sını da okumuş biri olarak şunu fark ettim ki, Broch, bu kitapları çok iyi etüt etmiş. Ve kanımca, o da destansı bu tip bir kitap yazmak istemiş. Dante’nin Beatrice’i vardı mesela, Broch’un da bu romanda Plotia’ sı var. Faust ve Zerdüşt’te iki yazar da çok fütürist göndermeler yapıyorlardı; üstün insan, ahret hayatı, tanrı inancı, doğruluk-iyilik-erdem vb. üzerine. Bu kitapta da bolca var bunlar. Ben bu romana bir isim taktım aslında: Sanrılar Destanı! Çünkü Broch, Vergilius’un ağzından, tüm roman boyunca, büyük ozanın son nefesini verdiği o elim gün boyunca, aklından geçen tüm ikilemleri-keşkeleri-geriye ket vurmaları-erdem kaygısını-öğretme açlığı vb.ni yazıya dökmüştür. İncelediğim bu kitap için edebiyat çevresinde her ne kadar felsefik bir roman dense de, aslında epik şiir tadında bir roman olmuş bu eser. Neden derseniz, oldukça uzun cümleler, devrik cümleler, şiir tadında sembollerin havada uçuştuğu bir yazıt var karşımızda. İlk yarısında, Sayın Cemal kusura bakmasın, çok sıkıldım. Ölmekte olan hasta bir adamın sanrılarını dinledim iki yüz sayfa boyunca. Ne zaman ki, iki yüz ellinci sayfalar civarında, büyük Sezar Octavianus Augustus devreye girdi de romana renk geldi biraz. Eleştiri her ne türdeki eser için yapılırsa yapılsın, eleştirmenin görevi eseri iyi veya kötü olarak yorumlamak değil, aksine eserin içeriğini ve anlatmak istediğini açıklamak olmalıdır. Ben de elimden geldiğince bu şekilde yapacağım…

Romanı üçe bölebiliriz: İlk bölümde Vergilius, Ilion şehrine yaptığı ziyaretten İmparatorun kendisini de yaş günü şenlikleri için Brundisium’a taşıyan özel gemisi içerisinde, çok hasta bir halde döner. Ateşler içerisinde sanrılar görmektedir. Ve ansızın içine bir kurt düşer. En büyük eserini, Aeneis’i yakmaya karar verir. İkinci bölümde, Augustus devreye girer ve Vergilius’u eserini yakmayıp saklamasını salık vererek hem kendisine, hem de tüm Roma İmparatorluğuna ithaf etmesi gerektiğini ona kabul ettirmeye çalışır. Üçüncü bölümde ise; Vergilius’un, Aeneis’in el yazmalarının mirasçıları olarak tayin ettiği en yakın iki arkadaşı, tüccar Platius Tucca ve şair-dilbilimci Lucius Varius Rufus ile yeni vasiyetnamesi hakkında yaptığı görüşmeler vardır. Vergilius’un Aeneis Destanı’nın bir kısmını daha önce okudum. Ayrıca Dante’nin “İlahi Komedya” eserinde olan Vergilius dizelerini de biliyorum. Vergilius gerçekten de büyük bir ozan, ayrıca örnek alınabilecek bir kişiliğe sahip…

Balzac’ın “Meçhul Eser” uzun öyküsünü okuyanlar bilir. Hani bir ressamın en büyük eserimi yaratacağım diye delirip kendi kabuğuna çekilmesi, neredeyse tüm aklını ve servetini yitirme noktasına gelip insanlardan sakladığı o büyük eserinin aslında tuvaline çiziktirdiği saçma sapan bir rezalet olması gibi. Hatta Balzac’ın eseri piyasaya çıkar çıkmaz, Marx bu öyküyü hemen alıp okur. Sonra da içine bir kurt düşer. Kendisinin henüz piyasaya sürmediği o en büyük eseri “Kapital” i, okuması ve yorumlaması için Engels’e gönderip onun da onayını almak istemesi durumu manidardır. Çünkü Marx, “Meçhul Eser” de hikâye edilen o büyük ressamın durumuna düşmekten korkmuştur. Bu romanda da sanki Vergilius, bu tip bir sanrıya kapılıp herkesin methettiği bu önemli eserinin, Aeneis Destanı’nın aslında tamamen kötü yazılmış eksik bir şiir olduğu fikrine kapılması ile tüm eseri yakmak istemesi, etrafındaki insanların Vergilius’un aklını yitirip delirdiğini düşünmesine ve Vergilius’un hastalığından dolayı sanatçı kaprisi yapıyor sanılmasına neden olmuştur. Kanımca romanda anlatılan hikâyenin esansı niteliğinde olan şu cümleyi sizinle paylaşayım (Sf. 205):

-Ah, evet, sılaya dönüş! Sılaya dönmesine izin verilen, Yaradılış’a geri döner, başlangıcın ve sonun akıcı sınırlarının arkasındaki kavranabilir ve kavranamaz ne varsa hepsinin ötesinde, en son düzenin varlığını sezdiği noktaya döner, içersinde iyi ile kötünün kaderin çıplak şekli halinde donup kaldığı kargaşadan kaçar, yüzünü kavranılamaz ötesi aşina olan içersinde saklar, o aşina olan ki, sert bir yumuşaklıktaki sesi, verilen hükmü bildirir, varlığı tekrar şekilden çözer, iki yana ayırır-

Romanın finaliyle ilgili size herhangi bir kopya vermeyeceğim. En azından günümüzde Aeneis Destanı’nı hala okuyabiliyorsak –elbette bu roman bir kurgu da olsa- Vergilius’u eserini yakmaktan dostlarının vazgeçirdiğini söyleyebilirim size. Sekiz-on dizgi hatasına rağmen İthaki yayınlarını kutluyorum. Cesaret isteyen bir işin altından kalkmışlar, ellerine sağlık. Bir çevirmen olarak meslektaşım olan Sayın Cemal ‘i de kutlarım, harika bir Türkçe ile tertemiz bir çeviri yapmış, elleri dert görmesin. Çevrilmesi kırk yıl almış bu eseri, uzun cümleleri nedeniyle belki okuması zor. Ama ortaya konan emeğe saygı adına bu zorluğa katlanıp sizlerin de okumasını diliyorum.

Süha Demirel, 2 Mart 2015.
Tam bir hafta doyunca dışımdan okumak zorunda kaldım kitabı. Yarısına az kalmıştı ama bende hiçbir iz bırakmayan bir kitap için çok çaba harcamak istemiyorum. Belki, günün birinde, ölmez sağ kalırsam devam edeceğim. Ama henüz o kafada değilim.
504 syf.
·Puan vermedi
İsim, bize ait olmayan bir giysi gibidir. Bizler ismimizin altında çıplağız, babanın isim vermek üzere yerden aldığı çocuktan daha çıplağız. Ve biz, ismi varlıkla doldurduğumuz ölçüde, o bize yabancılaşır, bizden bağımsızlaşır, biz de o ölçüde terk edilmişlikle kalırız. Ödünç alınmıştır taşıdığımız isim, ödünç alınmıştır yediğimiz ekmek. Kendimiz eğretiyizdir, öylece yabana teslim edilmiş ve ancak ödünç alınmış bütün ucuzlukları üstünden sıyırıp atmış olan kişidir ki, hedefi görür ve ismiyle sonsuza kadar birleşsin diye, hedefe çağrılır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Hermann Broch
Unvan:
Avusturyalı Yazar
Doğum:
Viyana, Avusturya-Macaristan, 1 Kasım 1886
Ölüm:
New Haven, Connecticut, Amerika Birleşik Devletleri, 30 Mayıs 1951
1 Kasım 1886'da Viyana'da doğdu. Babasının isteği üzerine aldığı mesleki eğitimini, 1907'de tekstil mühendisi olarak tamamladı. İlk edebi yayınının tarihi 1913'tür. 1927'ye kadar babasının fabrikasında yöneticilik yaptı. Fabrikayı satıp matematik, felsefe ve psikoloji öğrenimi görmeye karar verdi. İlk romanı DieSchlafwandler yayımlandığında 45 yaşındaydı. 1938'de Avusturya'nın nasyonal-sosyalistlerce işgali esnasında Gestapo tarafından tutuklandı. James Joyce ve arkadaşlarının girişimi sayesinde ABD'ye iltica etti. Aynı yıl yazmaya başladığı Vergilius'un Ölümü 1945'te, bir başka önemli yapıtı DieSchuldlosen 1950'de yayımlandı. 30 Mayıs 1951'de New Haven'da öldü.

Yazar istatistikleri

  • 25 okur beğendi.
  • 72 okur okudu.
  • 3 okur okuyor.
  • 196 okur okuyacak.
  • 6 okur yarım bıraktı.