Bazı kitaplar vardır, okurken tam olarak anlamasanız bile sizi içine çeker...
"Gece" de benim için tam olarak öyle bir kitap oldu.
Dürüst olayım, başta biraz zorlandım. Çünkü klasik bir roman değil, karakterler net değil, olaylar belirgin değil. Anlatıcı bazen bir karakter gibi konuşuyor, bazen yazmakta olan bir yazar gibi düşünüyor. Ama bir noktadan sonra o belirsizlik rahatsız edici olmaktan çıktı, beni içine çekti. Sanki karanlık ama etkileyici bir dünyanın içindeydim...
Kitap bana şunu düşündürdü: Karanlık sadece gece midir, yoksa gündüz gözüyle de hissedilir mi?
Bilge Karasu'nun anlattığı bu karanlık, görünmeyen baskıların ve sessiz çığlıkların hikayesi. Her şey biraz üstü kapalı; sanki birileri hep izliyormuş gibi.
"Gece işçileri" dediği figürler, insanları sessizce susturan ve yok eden bir gücü simgeliyor. Tüm bu boğucu karanlık, anlattığı dönemin baskılarını sessiz ama derinden hissettiriyor, sanki görünmez gözler hep izliyormuş gibi...
Karasu'nun bu katmanlı anlatımı ve belirsizlik duygusu bana biraz ; Borges’in Alef'indeki labirentvari kurguyu hatırlattı. Ama aralarda bir fark var: Borges hayal gücünü bir oyun gibi kurarken, Karasu ise bu metafiziği politik bir karanlıkta buluşturuyor.
"Gece" bir solukta okunacak bir kitap değil. Olaylardan çok satır aralarındaki duygularla farklı bir deneyim sunuyor. Çünkü bu roman, bir ruh halini, bir korkuyu, bir sessizliği anlatıyor.
Çoğu kişi kitabı zor ya da anlaşılmaz bulmuş olabilir, ama bu tamamen benim kişisel okuma deneyimim. Aslında romanı merak etme sebebim de herkesin kitabı kendi tarzında hissetmesi oldu.
Keyifli okumalar dilerim.