Orhan Koçak

Orhan Koçak

YazarÇevirmen
8.6/10
95 Kişi
·
373
Okunma
·
7
Beğeni
·
594
Gösterim
Adı:
Orhan Koçak
Unvan:
Yazar, Eleştirmen, Çevirmen, Editör ve Yayıncı
Doğum:
1949
Orhan Koçak, (d. 1949), yazar, eleştirmen, çevirmen, editör ve yayıncı.

ODTÜ Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunudur. Defter dergisinin ve Kanat Yayınları'nın kurucularındandır. Virgül dergisinin genel yayın yönetmenliğini yapmıştır. (Ekim 1997'den itibaren 12 yılı aşkın bir süre aralıksız yayımlanan dergi, ekonomik zorluklar ve dağıtım sorunları yüzünden yayın hayatını 131. sayısıyla sona erdirdi.)

Gerek çevirilerinde, sunuşlarında, önsözlerinde, sempozyum konuşmalarında; gerekse arka kapak yorumlarında, kimi zaman bir kitap boylamındaki makalelerinde fenemonolojinin, psikanalizmin ve Marksist diyalektin uzamında dilin ve yazarının üstüne çıkarak, Türkiye'deki eleştirel teorinin Frankfurt Okulu, diğer adıyla Frankfurt Ekolü (Institut für Sozialforschung) doğru anlaşılmasını sağlamaya öncülük etmiştir. 2016 yılında " yazarlık yaşamı boyunca edebiyat, özellikle son yıllarda şiir eleştirisi alanına yaptığı kapsamlı, tutarlı ve kuramsal derinliğe sahip katkıları, nitelikli dergicilik, çevirmenlik, yayıncılık etkinlikleriyle, günümüz Türkiye edebiyat dünyasında oynadığı öncü rol nedeniyle"[1] Erdal Öz Edebiyat Ödülü'ne değer görülmüştür.
Mayakovski'de duyarlılık çok azdır. Zeka da aklın buyruğu altındadır. Nazım Hikmet ise alt planda bir duygu şairidir yine de.
Orhan Koçak
Sayfa 10 - Metis
Nazım'la Mayakovski arasındaki yakınlık sadece dize istifiyle ve belirgin ritim tutkusuyla sınırlı değildir. Şiirin doğadan çok şehre benzemesini amaçlıyorlardır ikisi de.
Orhan Koçak
Sayfa 18 - Metis
Bir de şiirin kendi serüveni vardır. Onu da yaşamak gerekiyor. Bu, şiirin doğrudan doğruya kendi serüveni. Ozanın uğraşını aşıyor, onun deneyinin dışına çıkıyor.
Orhan Koçak
Sayfa 152 - Metis
90 syf.
·3 günde·9/10
Kayıp Zamanın İzinde’yi aydınlatanlar dizisinin en bilinen isimlerden biri: Samuel Beckett. Kayıp Zamanın İzinde’nin hayatımızdaki rolü,
Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir
kitabıyla Alain de Botton tarafından gösterilmişti. Okurun kendi payını alarak kitabı kazançla bitirdiği okumalardır kitap-hayat ilişkisi. Bu tür okumalar genellikle birçok kesime hitap edebilmek ve dolayımlı olanı açarak anlaşılır hale getirmek amacıyla piyasada kendine yer bulur. Ancak Samuel Beckett’ın henüz 24 yaşındayken kaleme aldığı ve “bilimsel incelemenin, biçimsel gereğini savuşturmak” diye tanımlanan Proust adlı kitabını okuduysanız, Proust’un doğasında olan dolayımsızlığın okuruna kolay kolay geçmediğini, bir başka ifadeyle dolayımsız olmanın klişelerin ve edebi konvansiyonların eşelenmesi sonucu mutlak bir dolayımlılığın ortaya çıkacağını öğrenmiş bulunursunuz. Botton bu görüşü popüler kitabıyla tersyüz ederken Beckett’ın Proust’u ise sadece okuruna yazılmış gibidir.

Beckett’in savruk, uzun ve birbiriyle bağlantısı olmayan cümleleri Proust öykünmesinin izlerini taşır, bunu bir adım ileri götürerek kendi üstdilini yarattığı bile söylenebilir. "Bu kitapta Marcel Proust'un efsanevi yaşam ve ölümüne değinme yok." cümlesini doğrular nitelikte olan teorik bir üstdil kullanılmıştır. Romana dair sayısız epizod örneklerinin paragraf hiç icat edilmemişçesine yapılan açılımları, hangi kitabın ele alındığını kanıtlar niteliktedir.

“ (…) İnsanı taciz edecek ölçüde kılı kırk yaran, yapay ve neredeyse dürüstlükten uzak pasajlar da var. Onun hakkında tam ne düşüneceğimi bilemiyorum. Kendi biçiminin o kadar mutlak biçimde ustası ki, sık sık kölesi de oluyor. Bazı eğretilemeleri parlak bir infilak gibi bütün bir sayfayı aydınlatıyor. Bazılarıysa en katı çaresizliğin içinden üretilmiş gibi donuk, mat, aşınmış. Her türlü incelikli denge var burada, büyüleyici, titreşen bir denge... Ama hemen ardından durağanlaşma geliyor, tahtırevalli tam bir yatay çizgide duruyor, düetin ilk ve ikinci kısımları kendilerinden memnun bir tarzda birbirini sonsuzca yankılıyorlar.” (sf. 8)

Sıradan bir metnin anlamı, anlatılan olaylarla sınırlı olacak şekildedir, düzdür. Olmuştur olmaktadır veya olacaktır. Beckett kitabın temel taşı diyebileceğimiz bir saptama yapar burada: “Proust alegoriye yanaşmamış, eşyanın ve deneyimin “anagojik” anlamıyla ilgilenmiştir.”
Buna göre bir metnin tinsel boyutu 3 derecelidir;

“Kavramı ilk olarak St. Thomas Aquinas, kutsal metinleri yorumlarken kullanır. Kutsal metinlerin çok katmanlı olduğu dolayısıyla onları anlamanın da aşamalı gerçekleşeceği üzerinden ilerleyen Aquinas, metinlerin düz anlamlarınının yanısıra tinsel anlamlarının da olduğunu ve bunun da üç aşamalı olduğunu söyler: ilki alegorik anlam, ikincisi ahlaki anlam, üçüncüsü ise anagojik anlamdır. Alegori neye inanılması gerektiğini, ahlak ne yapılması gerektiğini, anagoji ise söz konusu olgunun "hikmeti"ini, evrensel düzen içindeki yerini, varolmasıyla gerçekleştirmeye yöneldiğini ifade eder.”

“Aquinas'dan 6.yy. önce yaşamış fakih Cafer Sadık ise Kuran'ın ibare, işaret, letayif ve hakayık olmak üzere dört ifade üzerine olduğunu söylemiştir, bunlardan ibare halk için, işaret aydınlar için, letayif evliya için hakayık'ın ise peygamberler için olduğunu belirtmiştir.” (ekşi)

Proust’un göstergeleri tam da burada kilit rolü üstlenir, bu üç anlamı birbirinden ayırt etmenin yolu onları zamanla ilişkilendirmekten geçer. Geçmiş (alegorik) şimdi (ahlaki) ve gelecek (anagoji) Böylelikle bu ilişkilendirmeye bakarak kutsal metinlerdeki bilinen anlamların, yani tinsel boyutun Proust tarafından yeniden üretilerek katmanlaştırıldığını söylemek doğru olacaktır. #52982664


Anlatıcı, Albertine Kayıp ‘ta “ben alışkanlıkların insanıyım” demişti. Kayıp Zamanın İzinde’deki Göstergelerin en uç boyutuna girebilecek bu cümle, Anlatıcının ruh halindeki mahpusluğun bir sonucu olsa gerekti. Çünkü içinde bulunduğumuz alışkanlıklar dizisi çevremizdeki kozanın dışına çıkmamızı mümkün kılmıyordu. Nuh nasıl gemisinde aylarca kalarak zihninde ağaç ve bitki görüntülerini -daha önce düşünmemişçesine- gerçek manada yoğunlaştırdıysa, insan da asıl realiteye ancak ve ancak bu duvarı yıkarak geçebilirdi. Evet, bu uykudan uyanışın yegane örneği Proust’un o meşhur kurabiyesi; mekanı zaman ile, özneyi an ile bütünleştirmekti. Bir eşleştirmedir aranılan şey, ortak bir öğe, geçmişi bugüne bağlayan uyarımlar. Alışkanlığı koparacak olan zihnin o bölgesini harete geçirmek, ‘Madlen’ ile Kayıp zamanı tersine çevirebilmektir. #52815331

İradi belleğin çarpıtılmış imgelerinden başka her şey yitip gider; Düşes de Guermantes, Gilberte, Anneanne, Albertine, Combray, Balbec ve Venedik. Geriye hiçbir şey kalmaz...

Beckett’ın Proust’unu okuduktan sonra diğer okumalarımdaki zayıf paragraf halinin göze batmaya başladığını fark ettim; Hiçbir şey konuşmak ve yazmak istemeyen insanın tonla kelimeler sarf ettiği ama farkında olmaksızın aslında hiçbir şey söylemediği; bunun ayrımına varan okurun yine farkında olmaksızın yaptığı Proust idmanı, şişman, sonu gelmeyen satırları zorunlu olarak gereksindirmesi ve kopyasını başka kalemlerde araması... Evet, panzehir dediğimiz şey tam olarak budur.
278 syf.
Adorno, Naziler Almanyasını görmeseydi nasıl bir yöne evrilirdi fikirleri, merak etmişimdir. Diğer yandan, Almanya'dan sürgünü ve sonrasında SSCB'nin Nazilerin gönderilmesindeki rolüne sempatiyle bakmasına rağmen, oranın klasik Marksizm'den beslenen ideolojisine mesafeli ve eleştirel yaklaşması takdir edilir.

Ve Adorno, Heidegger'siz düşünülebilir mi? Asla. Heidegger ile Adorno, sadece felsefi görüşleriyle değil, yaşamları ve ölümlerinden sonra ünlerinin seyriyle de birbirlerinin antitezi gibidirler. Biri, II. Dünya Savaşı öncesinde Almanya'da kalmış ve büyük bir haksızlıkla Nazi olmakla suçlanmış, diğeri Almanya'yı savaştan önce terk etmiş, döndüğünde de bir filozoftan ziyade bir din bilgini gibi, mantığın, diyalektiğin dış sınırlarını aramış. Biri var oluşa, gerçeğe en çok yaklaşan düşünür, diğeri idealizme/ okultizme en çok yaklaşan materyalist. Biri Yahudi soykırımı üzerinden altmışlarda kendine bir değer inşa etmiş, fakat günümüzde unutulup gidiyor, diğeri onca yasaklama, görmezden gelinme ve unutturulma çabasına karşın, çağ açan fikirleriyle ışıl ışıl parlıyor, giderek daha çok okunuyor.

Kim kimdir bu anlattığım cümlelerin içinde, bunu genç meraklılarına bırakıyorum.
243 syf.
·6 günde·10/10
Okurken Aldığım Not 1:
"Doğanın altta kalan etkisi. Görünmez ve hissedilmez olup yine de çalışmaya devam eden etkisi. Günümüz hayat şartları ile çelişen etkisi."

Gözlerimizin önüne bir insanı getirelim -eğer cesaretiniz varsa ve ikiyüzlülüğünüz yoksa kendinizi düşünürsünüz-. Yaşadığı çevreye sağladığı uyumu ve bu uyumla birlikte kazandıkları ile kaybettiklerine odaklanalım. Toplumsal yaşamın zirvesinde doğmuş biri olan 21.yy insanı, doğduğu zaman bundan tamamıyla uzaktır. Doğanın ve varoluşun sundukları ile hayata tutunur. Hayatın parça pinçik ettiği bilgi ormanından bir şeyler tutmaya çalışır. Sarmaşıklara tutuna tutuna kendini yukarıya çeker. Sonra da yükselişin getirdiği bakış açısıyla kaosun ve kayboluşun eserini izler. İçinden geçen tek bir soru vardır. Nasıl oldu bu? Fakat bu sorunun ortaya çıkardığı ilginç bir durum vardır. Şu anki hâli sorgulayan bir düşünce yapısı, öncesine dair hiçbir bilgiye sahip değildir. En azından dışarıdan öyle bir bilgi almamıştır. Yani kaosun ve kayboluşun ortaya çıkmadan önceki doğa ile dünyaya dair hiçbir fikri yoktur. Sadece gözünün önündeki dünya vardır. Bu da demek oluyor ki, içeride bizim algımızdan bağımsız bir şekilde varolan ve/veya çalışan bir bilgi sistemi var. Bir de toplumsal yaşamın, yani insanın oluşturduğu bir sistem var. Bunların bir arada, bir bütün olarak işlediğini düşünmek trajikomik olur. Çünkü ikisinin birlikteliğini sağlayan bağların neredeyse hepsi kopmuş. Kopan bağlar da diğerleriyle birleşip uzaklaşmayı daha da arttırmış. Kendilerinin yapacağından çok daha fazlasına neden olmuşlardır. Yüzeyselliğin getirdiği hafiflik ve dayanıksızlık, doğanın oluşturduğu ağırlık ve sağlamlığı baskılamıştır. Tıpkı suyun yüzeyinde biriken ağaç dalları ve yaprakları gibi. Hâlbuki ağacın oluştuğu toprak suda pek âlâ kaybolabilirdi. Çelişki de burada doğmaktadır. Doğa ile bütünlüğümüz artık kendini kaybetmektedir. Toplumsal yaşamın oluşturduğu her şey her geçen gün kalan bağlara ya direkt saldırmaktadır, ya da dolaylı bir şekilde yıpratmaktadır. İnsan artık onu hissedemez olur. Susamak ve yemek yemek, çalışmanın getirdiği bir ihtiyaçtır. Ürümek, bizden sonra da birilerinin çalışması için gereklidir. Sevişmek, çalışmalardan sonra alabileceğimiz bir ödüldür. Varolmak ise sistemin bir parçası olmaktan dolayı aidiyet hissiyatı ile dolmaktır. Bunlar ve bunlara benzer tüm oluşumlar toplumsal yaşamın bizi ulaştırdığı noktadır. Fakat başlangıçtan sona kadar bu süreçlere etki eden doğa da vardır. Bu etki, kendi dışındaki etkiye tepki verdiriyor. Hormonal bir değişikliğin oluşturacağı düşünce ve duygu durumuyla olanlara karşı bakış açımızı değiştirebiliyor veya içsel bir kuvvetle kendisine ya da başka bir şeye çekerek an'dan bizi alıp götürebiliyor. Ve daha niceleriyle insanın oluşturduğu sistemin, doğanın güçleriyle çelişkileri ortaya çıkıyor. Bu yüzden ortada bir kazanç görebilmek neredeyse imkânsız. Çünkü doğayı ne kadar yok edersek edelim, etkilerini anlayıp onlara karşı savunma geliştirirsek geliştirelim ve ürünlerini sadece kendi çıkarlarımız için kullanırsak kullanalım onu sadece derinlere doğru itmiş oluruz. Orada varolmaya ve etki göstermeye devam edecektir. Hem de sıkışan bir kuvvet gibi tesir edecektir. Bu da demek oluyor ki, bir gün üzerindeki basınca karşı büyük bir güçle patlayacaktır. Muhtemelen enerjisi tükenene kadar da önüne geleni yok edecektir.

“Yine de bugün doğa her zamankinden çok insanın bir aleti olarak görülmektedir. Doğa, akıl tarafından konulmuş bir amacı ve dolayısıyla hiçbir sınırı olmayan mutlak sömürünün nesnesidir. İnsanın ölçüsüz emperyalizmi hiçbir sınır tanımamaktadır artık. Doğa tarihinde başka hayvan türlerinin en yüksek organik gelişme biçimini temsil ettikleri dönemlerde, insan türünün doğa üzerindeki egemenliğini andıran bir durum bulmak mümkün değildir. Hayvanların iştihaları kendi fiziksel varoluşlarının zorunluluklarıyla sınırlıydı. Gerçekte, insanın gücünü iki sonsuz (mikrokozm ve evren) yönünde genişletmede gösterdiği açgözlülük, doğrudan doğruya kendi doğasının değil, toplumsal yapının sonucudur.”



Not 2:
"Kendine yönelmeyen ve amaç iken araç olan beyin. Beynin gelişimi silah üretmekle başlamıştır ve hâlâ devam eder. Bilinmezlik ve tahmin edilemeyenlere karşı korku."

Şimdi, insanın ve insanla birlikte toplumun gelişimini tasavvur edelim. Ellerini ve ayaklarını kullanmaya başlayan insanlar, beyinlerini de büyütmeye başlamışlardır. Büyüyen beyin sayesinde de işlevler daha da incelmiş ve gelişmiştir. Birbirleriyle doğru orantılı bir şekilde ilişki kurmuştur. Çünkü birbirleriyle direkt ilişkileri vardır. Bu el ile ayak kullanımı ve beynin gelişimini neredeyse tamamen çevresel şartlardan dolayı olmuştur. Yani dışarıdan oluşan etkiler sayesinde. Fakat tepkiler, yani sonuçlar sadece içeride olmuştur (Burası düşünmeye değer bir ilginçlik taşıyor bence). Belli bir noktadan sonra dışarıdaki etkiler özümsendikten ve tükendikten sonra topluma yönelim başlamıştır. Bu yönelim ile dolaylı ve/veya dolaysız içeriye de bakılmaya başlanmıştır. Beynin tüm amacı çevresel koşullara karşı direnç kazanmak ve yapabiliyorsa etkileri yok etmek iken, bir anda kendine yönelmeye başlamıştır. Aslında bu durumu bizler açısından anlayabilmek çok zor. Çünkü kendimize dair her bilginin özünde farkındalıksız bir şekilde var. Kendini anlamaya ve yorumlamaya başlayan beynin yaşayacağı şaşkınlık ile heyecanı siz tasavvur edin. Her şeyin basit ve yüzeysel görünürken, tam tersine karmaşık ve derin olduğunu fark etmeye başlar. Bilginin ve yorumlamanın sonu gelmez. Bu farkındalık ile dışarıda da boşlukların olduğu ortaya çıkar. Önceki sürecin sonunun bir yanılsama olduğu hissedilir. Bundan sonra da her iki tarafa da yönelim vardır. İçerisini de dışarısını da sonuna kadar anlamak. Fakat toplumsal yaşamın da aynı anda ilerliyor oluşu bunların önüne bariyer kurmuştur. Başlangıçta amaç olan anlamak ve bilmek, zamanla araç olmaya başlamıştır. Beynin kabiliyetleri yavaş yavaş bulanıklaşırken, toplumun ve bireyin ihtiyaçları saydamlaşmaya başlar. Başlangıçta varlığın temel amacı, varoluşu en iyi şekilde sürdürebilmekti. Yani amacı, kendisiydi. İlerleme olduğunda ise temele ne koyduğunun önemi olmaksızın, tüm çabaları sahip olunanın devamlılığı ve ilerlemesi üzerine çalışıldı. Yani amacı, kendi dışındakileri korumak ve saklamak oldu. Bu da beynin, bireyde kendisini anlama çabasına darbe vurdu. Artık doğa güçlerine de pek dikkat etmiyordu. Sadece görevine ve/veya sahip olduğuna tehdit olduğunda ya da ondan bir şeye ihtiyaç duyduğunda önem veriyordu. Toplum hayatı bir ağaç gibi hem derinlerine hem de göklere doğru büyüdükçe, insanın koruyacak ve önem verecek daha fazla şeyi oldu. İhtiyaçları da istekleri de arttı. Toplumsal büyüme hızının ivmesi, beynin gelişme hızının ivmesi arasında farklar oluşmaya başladı. Belli bir yerden sonra da tamamen uçurum oldu. Bireyin bunu dolaysız bir şekilde anlama ihtimali çok düşük. Fakat hayatının neredeyse her anında dolaylı olarak etkilerini görüyor ve hissediyordu. Süreklilik hâli ve kaçınılmazlık ya da çaresizlik de bir yerden sonra kabullenişi getirdi. Doğasına yönlendirerek bunu yaptı. Sorunu çözmemişti, ama ortada görünür bir sorun da kalmamıştı. Artık kendisi, içinde oluşan isteklerin yönlendirdiği su veya yemek gibi oldu. Bir şeyin devamı için ihtiyaç duyulan bir malzeme, yani araç. Fakat yine de bir eksiklik vardı. Ben tamamlanmışlık diyorum. Yani, bireyin içinde bulunduğu durumda anlam karmaşası içerisinde bunalmadığı ve yaşamın kendisinden uzaklaşmaması. Sizin başka bir cevabınız da olabilir. Bu tamamlanmamışlık, dışarıdaki etkilerle oluşan içerideki düzeni ve bütünlüğü bozguna uğramıştır. Artık dışarıdaki etkilerle içeride oluşum değil, yok oluş başlamıştır. Günümüze kadar içimizde de oluşturduğumuz hayatta da gelişerek ve genişleyerek gelmiştir. Bunu en iyi şekilde anlamamı sağlayan da silahlarımızdır. Yırtıcılara attığımız taşlar ve kendimizi koruduğumuz sopalarla başlayarak, biyolojik ve kimyasal silahlara kadar uzanan bir ilerleme(!).

“Düşünceler otomatikleştiği ve araçsallaştığı ölçüde, kendi başlarına anlamlı olarak görülmeleri de güçleşir. Eşya olarak, makine olarak görülürler. Dil, çağdaş toplumun dev üretim aygıtındaki gereçlerden biri, herhangi biridir artık. Bu aygıt içindeki bir işleme denk düşmeyen her cümleyi anlamsız bulan sıradan insan gibi, çağdaş semantikçi de saf simgesel ve işlemsel cümlenin, yani saf anlamsız cümlenin bir anlamı olabileceğini düşünmektedir. Anlamın yerini, eşyanın ve olayların dünyasındaki işlev ya da etki almıştır. Sözcükler açıkça teknik olarak geçerli olasılıkların hesaplanması ya da başka pratik amaçlar için (bu pratik amaçlar içinde dinlenme bile olabilir) kullanılmadığında herhangi bir gizli satış amaçları olduğu düşünülmektedir, çünkü doğruluk kendi başına bir amaç sayılmamaktadır.”

“Eğlence sanayisinin bütün ustalığı, o bayatlamış hayat sahnelerini tekrar piyasaya sürmekten ibarettir; ama bunda yine de başarılı olduğu görülmektedir çünkü yeniden-üretimin teknik ustalığı, ideolojik içeriğin yanlışlığını örtmektedir; bu içeriğin oldukça keyfi bir biçimde işin içine sokuluşunu da. Büyük gerçekçi sanatla hiç ilişkisi yoktur bu yeniden-üretimin, çünkü gerçekçi sanat, gerçekliği betimlerken aynı zamanda da yargılar. Modern kitle kültürüyse, bayatlamış kültürel değerlerden beslenmesine karşın, varolan dünyaya övgüler düzmektedir. Sinema, radyo, popüler biyografiler ve romanlar hep aynı nakaratı tekrarlar: Biz buyuz, payımıza düşen bu; geçmişin ve geleceğin büyükleri bundan farklı değil: Olduğu ve olması gerektiği biçimiyle gerçek budur.”

Çok uzun inceleme (bu da uzun oldu gerçi) yazmak istemiyorum. Çünkü okumak isteyenler bile ya daralıyor ya üşeniyor ya da zaman-değer açısı kıyaslaması getirerek okumuyor. Bunu gelen yorumlardan dolayı diyorum. Herkesin okumasını beklemiyorum. Ama okumaya çalışanların ve okuyanların dediklerini de göz önüne almalıyım. Aksi takdirde, yazmam ikiyüzlülüğe götürür. Neyse, kitap ve yazar hakkında bir kaç şey söyleyerek bitireceğim. Kitabın, Türkçe adı "Akıl Tutulması". 'Tutulması' kelimesinin neden 'akıl' için kullanıldığını çok iyi bir şekilde anlatmış yazar. Aklımızın ulaştığı her noktaya geliştirdiği eleştirisel yaklaşımıyla da beni büyüledi. Rahatsızlık veren -sadece kendisine bile olsa- her akıl eserini kısa veya uzun bir şekilde ele almış. Ve beynimizin çalışma sistemi gibi, yani bir etkinin zincirleme etki-tepki oluşturarak büyümesi gibi her seviyesini incelemiş. Kullandığı dil yalın sayılmaz. Belki de ele aldığı konuların karmaşıklığından dolayı böyle olmuş. Bilmiyorum, ama okuması ve anlaması biraz güç bir eser. Ki böyle olması da ona ayrı anlam katıyor. Çünkü sadece kendini okutturarak bile düşünmeye sevk ediyor. Bir de anlattıklarından yola çıkarak düşündürüceklerini hesaba katarsak eğer, beyin için okyanus zenginliği barındırıyor anlamı çıkıyor. Yazarımızın değindiği konuların 20.yüzyıldan 21.yüzyıla gelişini görünce de anlatımının ve düşüncelerinin değerini iyi bir şekilde anlayabiliriz. Çünkü eleştiride bulunduğu her tutukluk, şu zamanlarda çözülemez bir kilitlenme hâline geldiğini düşünüyorum. Kitabın sonuna doğru bahsettiği sorun yaratan durumları tek bir noktada birleştirmiş ve kendine göre bir çözüme de varmış. Onu incelemenin en sonuna bırakıyorum. Felsefeye merakı olanlar, sosyolojiye ilgi duyanlar ya da okuyanlar, toplumu anlamak ve/veya algıladığı herhangi bir soruna çözüm arayanlar, içinde bulunduğumuzun sistemin nasıl işlediğini ve nereye doğru evrildiğini çözmek isteyenler, eleştirisel düşüncenin ve ince bir anlayışın nasıl olduğunu gözlemlemek isteyenler ve toplumun kendisine nasıl etki ettiğini anlamak isteyenler için kitabı önerebilirim. Ümit ediyorum ki, bir ve/veya bir kaç kişinin bu kitaba yönelmesine vesile olabilirim. Ama bu vesilelik sadece bir yol tabelası gibi. Nereye gideceğini bilen birine, gideceği yerin hangi yönde olduğunu göstererek. Tıpkı yazarın aklın, insanın ve toplumun nereye gittiğini göstermesi gibi. Okuyan herkese teşekkür ediyorum ve saygılarımı sunuyorum.


“Bugün, ütopyaya giden yolda en büyük engel, toplumsal iktidar makinesinin ezici ağırlığı ile atomlaşmış kitlelerin güçsüzlüğü arasındaki oransızlıktır. Geri kalan herşey —her yere sinmiş ikiyüzlülük, sahte teorilerle beslenen inanç, spekülatif düşüncenin gerilemesi, iradenin sakatlanması ya da korkunun baskısıyla sonuçsuz faaliyetler içinde dağılıp gitmesi— bu oransızlığın belirtileridir. Eğer felsefe insanların bu hastalıkları tanımasına yardımcı olursa, insanlığa büyük bir hizmette bulunmuş olacaktır. Yadsıma yöntemi, yani insanlığı sakatlayan ve özgürce gelişmesini önleyen herşeyin reddedilmesi, insana inanmaya bağlıdır. Sözüm ona "yapıcı" felsefelerin bu inançtan yoksun olduğu ve bu yüzden de kültürel açmazla hesaplaşamadıkları görülmektedir. Onlara göre, eylem, ebedi yazgımızın gerçekleştirilmesidir. Bilim, doğadaki bilinmeyen karşısında duyduğumuz korkuyu yenmemizi sağlamıştır: Artık kendi ürünümüz olan toplumsal baskıların esiriyiz. Bağımsız davranmaya çağrıldığımızda, düzenlerden, sistemlerden, otoritelerden yardım bekliyoruz. Eğer aydınlanma ve düşünsel ilerlemeden anladığımız insanın uğursuz güçlerle, cinler ve perilerle, değişmez yazgıyla ilgili boş inanlardan kurtulmasıysa, kısaca korkudan kurtulmasıysa, o zaman bugün akıl denilen şeyin yadsınması da aklın yapabileceği en büyük hizmet olur.”
80 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Beckett benim okurken çok zorlandığım yazarlardan, ilk kitabı olan Proust her ne kadar ‘Kayıp Zamanın İzinde’ serisinin incelemesi de olsa Beckett yine tarzını yansıtıyor. Marcel Proust’u aratmayan uzun cümleler Beckett’ın zor anlaşılan cümleleriyle birleşince edebiyat için lezzetli okur için yemesi zor bir yemek ortaya çıkıyor.

Beckett eleştirisine "Proust'ta her mızrak Telephos'un mızrağı olabilir." diye başlar. Kimdir bu Telephos?

Yunan mitolojisinde Telephos, Herakles ve Auge’nin oğludur. Bebekken terk edildikten sonra dişi bir geyik tarafından beslenirken bir çoban onu bularak Mysia kralı Teuthras’a verir. Telephos sonra Mysia kralı olur ve Troya savaşında Akha’lara karşı savaşırken Akhilleus’un mızrağıyla bacağından yaralanır. Bir kâhin, kendisini ancak yaralayanın iyi edeceğini söyler; mızraktaki pas, Telephos’u iyileştirir. (Not.1 Sayfa 81)

Beckett bu mızrağı Zaman olarak ele alır daha sonra Zaman unsuruna yine zamanla bağlantılı başka mızraklar ekler bunlar: -Alışkanlık ve Bellek'tir.

"Öyleyse Proust'un yaratıkları da Zaman'ın, bu her şeye baskın koşulun kurbanlarıdır. (…)Saatlerden ve günlerden kaçış yoktur. Ne yarından ne dünden. Dünden kaçış yoktur, çünkü dün bizi çarpıtmıştır ya da biz onu. Ruh halinin hiç önemi yoktur. Çarpılma gerçekleşmiştir. Dün aşılmış bir kilometre taşı değil, yılların aşınmış yolunda bir gün taşıdır ve onulmaz biçimde parçamız olmuştur, içimizdedir, ağır ve tehlikeli. Dünden ötürü sadece yorgun değilizdir, başkayızdır, dünün felaketinden önceki halimizden farklıyızdır" (24)

Beckett, zamanı,dirilişin koşulu bir ölüm aracı; alışkanlığı, öncesinde hastalık sonrasında nimet; belleği, zehir ve panzehirle dolu klinik bir laboratuvar olarak tanımlıyor. Belirli fetiş nesneler sayesinde zaman, alışkanlık ve bellek’ten kurtulup irade-dışı belleğe ulaşılıyor.

Beckett, Kayıp Zamının izindeki fetiş nesneleri şöyle sıralar.

1-Demlenmiş çaya batırılan bisküvi(Swan’ların Tarafı)
2-Dr. Percepied’intavanarası penceresinden görünen Martinville çan kuleleri (a.g.y)
3- Champs-Elysees’de umumi heladaki küflü koku. (Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde)
4-Balbec yakınlarında Mme.Villeparisis’nin arabasında görünen üç ağaç(a.g.y)
5-Balbec yakınlarındaki akdiken çalılığı(a.g.y)
6-Balbec’te Grand Hotel’de ikinci kalışında potinlerin bağını çözmek için eğiliyor. (Sodom ve Gomorra)
7-Guermantes Konağının avlusundaki eğri büğrü kaldım taşları (Yeniden Bulunmuş Zaman)
8-Tabağa çarpan kaşığın sesi. (a.g.y)
9-Bir peçeteyle tabağını siliyor(a.g.y)
10-Borulardan akan suyun sesi(a.g.y)
11-Georges Sand’ın Tarla Çocuğu François’sı. (a.g.y)

Beckett, Proust’ta Kayıp Zamanın İzinde’yi iradi ve gayri iradi çerçeveden inceler. Önemli karakterlerin trajedileri, yazar için önemli pasajlar incelenir.

Kitabı bütün seriyi okuduktan sonra okumak daha mantıklı ancak benim gibi süprizbozan kaygısı taşımıyorsanız öncesinde okumak ve ara sıra seriyi okurken kurcalamak Kayıp Zamanın İzinde’yi daha iyi okumamızı sağlayabilir. Şunu belirtmek isterim Beckett, salt kitapla ilgilenmiş yani yazarın hayatı, psikanaliz yapı bu kitapta bulunmuyor. Mesela ‘burada yazar niçin böyle düşünmüş?’ şeklindeki sorulara sadece serinin verdiği nedenler çerçevesinde cevaplıyor.
96 syf.
·3 günde
Klein çocuk psikanalizi alanının öncülerinden biridir. "Nesne ilişkileri" okulunun kurucusudur. Freud'a göre dürtüler köken olarak haz ile ilişkiliydi ve dürtünün temelinde yatan nesnenin bir önemi olmadığını düşünüyordu. Klein ise içgüdünün doğuştan itibaren nesnelere bağlı olduğunu savunmuştur.

Klein suçluluk ve vicdan duygularının cezalandırılma korkusundan değil saldırganlığın yöneldiği sevgi nesnesinden kaynaklandığını söyler.

Bu kitapta ele alınan şey haset ve şükran duygularının temelinde ilişki kurulan ilk nesne ele alınmış. Haset, şükran, sevgi gibi duyguların ilk ilişkiyi yani birincil bakıcı anneyle ilişkiyi etkilediği görülmektedir. Bu ilişkinin bireyin tüm duygusal yaşantısını etkilediği üzerinde durmuştur. Yetişkin kişiliğin anlaşılması için hastanın geçmişi yani çocukluğu araştırılmalıdır. Bilindışını araştırmak kişiliği anlamanın önkoşuludur.

Klein'e göre, çocuğun ilk nesne ilişkisi -anne memesi ve anneyle olan ilişkisini- kapsar ve bunun üzerinde durmuştur.

Olumlu bir gelişimin ve kişiliğin temelinde anne ile kurulan ilk ilişkinin önemli olduğunu savunmuştur.
Genelde doğum hikayesi önemlidir çünkü doğum sırasında meydana gelen sorunlar dış dünyaya uyarlanırken sarsıntı oluşturur ve anne memesiyle ilk ilişki elverişli olmayan koşullarda gerçekleşir. Bu kişiliğin bütünlüğüne ve sentezine zarar verir ve parçalara ayrışmasına neden olabilir. Çocuğun memeye duyduğu açlık sadece açlıktan kaynaklanmıyor ilk nesnenin yani annenin sevgisinden her an emin olma ihtiyacından da kaynaklanıyor. Bebeğin yaşam ve ölüm içgüdüsünün anne ile ilişkisinde belirleyici rol olduğunu dile getirmiştir eğer anne ile ilişki benliğe verilecek zararı ve yıkıcı itkileri gidermeye yönelik olarak kurulmazsa ölüm içgüdüsü daha baskın olabilir.

Meme bebek için sadece fiziksel bir nesne değildir ve içgüdüsel arzuların, bilinçdışı fantezilerin bazı özellikleri memeye yükleniyordur.

Haset bebeğin iyi nesne ile kuracağı ilişkide zorlukları arttırır çünkü yoksun kaldığı doyum hüsrana uğramasına yol açar.

Bebekte çatışmanın olmaması kişiliği geliştirmesinde ve benini güçlendirmesinde sorunlara yol açabilir. Çatışmanın yaratıcılığın temel kaynaklarından biri olduğunu kabul etmemiz lazım.

Bebek için tek nesne anne olduğu için aşk ve sevgi gibi duyguların temeli bu erken bağdır. Birincil bakıcıyla kurulan bağ yetişkinliğin temellerinin nasıl atılacağı konusunda bize ipuçları verir. Kötü kurulan bir nesne ilişkisi hasete yol açarken iyi kurulan nesne ilişkisi şükran duygularına yol açar.

İlk nesnenin sağlam zemine oturtulamamış ve başarısızlığa uğramış olması karakter değişimlerine değil karakter bozulmasına yol açar diyor Klein.

Kötü nesne ilişkisi hasetin ortaya çıkmasına sebep olur bunun sonucunda erken yaşlarda başlayan suçluluk duygusu kaçınılmazdır. Başkalarının mutluluğundan ve yaratıcılığından zevk almayı bilmezler. Ağır bir mutsuzluk yaşamlarına hakim olur.

Yaşamın başlangıcı anne ile mutlu ilişkide yatıyor çünkü iyi nesne kurmuş bebek yetişkinliğinde yaşadığı kayıpları telafi edecek mekanizmayı rahatlıkla kullanabilir. İyi nesne ilişkileri kuran bebekler ruh sağlığı, kişilik ve benlik açısından başarılı bir yetişkinlik geçirirler. Bağlanma stilinin nesne ilişkileri ile sentez halinde olduğunu düşünüyorum.

Bağlanma kuramlarına göz atmanızda fayda var. Tavsiye ediyorum ve linkleri aşağı ekliyorum.

http://www.egitimpsikolojisi.com/...-ve-bartholomew.html

http://www.egitimpsikolojisi.com/...baglanma-kurami.html

https://youtu.be/lp4J3N9eqIA
278 syf.
Kimisi diğerlerinden bağımsız kimisi birbiriyle bağlantılı 153 parçadan oluşan bir aforizmalar kitabı.

Evrensel değerler ve kurallar olarak toplumun temelinde yer alan yapıların ekonomik ve kişisel çıkarlarla çatıştığında nasıl kolayca yozlaştırıldığı , modern dünyanın olmazsa olmazları diye pazarlanan , ihtiyaç olmadığı halde zorunlu ihtiyaç olarak sunulan vahşi üretimin çıktılarının insan özerkliğinin ve öznelliğinin tahrip edilerek, insanı kurgulanan bir düzende nasıl nesneye dönüştürdüğünün tespitleri ve eleştirileri derin analizlerle kelimelere dökülmüş.

Kitabın sonundaki açıklamalar kısmı okumayı bir noktaya kadar kolaylaştırsa da , okuduklarınızı düşünme süzgecinizden geçirirken , anlamlandırma süreci fazlasıyla zorlayıcı.Bu zorlayıcılığın sonunda da gördüklerimize ve bildiğimizi düşündüklerimize farklı bakış açıları kazandırması harcanan zamana değebilir.

Keyifli okumalar.
96 syf.
Benjamin Kilborne , Utanç ve Haset kitabında bolca Klein'a atıf yapar. Kilborne, haset kelimesinin İngilizce envy kelimesinin Latince videre (görmeye izin verilebilir) kelimesinden ve bilhassa delici bakışlarla bakmak, dolayısıyla haset duymak anlamına gelen invidere kelimesinden türemiş olmasını anlamlı bulmaktadır. Kilborne, haset kelimesinin etimolojik kökeninin kötü bakıştan geldiğini vurgular, TDK ise hasedi çekememezlik kıskançlık olarak açıklar.
Haset konusu gerek çağdaş psikoterapiler gerekse dini kaynaklar açısından önem arz eden bir konu olmuştur. Nesne İlişkileri bağlamında hasedi dinamik boyutlarıyla değerlendiren psikoterapistler anne ve annenin memesiyle kurulan ilişkiye yoğunlaşırken, İslam âlimleri önemli bir konu olan hasede yıkıcı bir günah ve düzeltilmesi gereken bir davranış olarak yaklaşmışlardır. Özellikle Gazali, Razı gibi islam alimleri hased konusunda detaylı açıklamalar getirmişlerdir. Gazali, Hasedi öfkenin bir sonucu olarak yorumlarken Klein is hasedi, bebeğin anneyle kurduğu ilişkinin bir sonucu olarak gömüştür. Eğer çocuk meme ile kurduğu bağda, sütten kesilme döneminde sağlıklı bir ayrılık yaşamasa hasedin kalıcı hale geleceğini söylemiştir.
Klein'a göre hasetten şükrana giden bir yol vardır ve çocuk annesi ile kurduğu güvenli ilişkide hasetten açgözlülüğe, açgözlülükten kıskançlığa, kıskançlıktan da şükrana doğru giden bir ilerleme kaydedecektir. İnsanın dünyaya, yaptıklarına, çevresine şükreden bir ruh hali içinde olmasını sağlıklı bir yapılanma olarak kaydeder Klein.
Nancy Williams da psikanalitik tedavinin temel kaynağı ola kitabı Psikanalitik Tanı'da hasedi Narsisistik kişiliklerin en temel özelliği olarak vurgular. Narsistlerde görülen haset öylesine yıkıcıdır ki kendisinde olmayana yoğun haset duyar. . Psikanalitik kökenli ve aktarım odaklı terapinin kurucusu Kernberg de hasedin kötücül narsistler de var olan yıkıcı bir duygu olduğu görüşündedir. Büyüklenmecilik ve sömürücülüğe karşı asıl bilinçdışı nefrete yansıyan bilinçli ve bilinçdışı haset, dolaylı ifadelerinde olduğu gibi, savunmadır. Bu hastalar, öz-saygılarını korumak için hayran olunmaya ihtiyaç duyarlar ve güç ve potansiyel hayranlık uyandıracak konumlar almaya şiddetle motive olmuşlardır der.
En nihayetinde Klein, hasedin iyileşmesindeki en temel dinamiğin karşısındaki insanlara duyduğu tahripkar duyguların zamanla sakinleşmesi ve şükrana doğru giden bir yola girmesi gerektiğini düşünür. Nesne ilişkileri okulunun kurucularından olan Klein'İn bu en temel kaynağını okumak faydalı olacaktır. En azından kendi ilkel haset duygularımızın kaynaklarıyla yüzleşmek için faydalı olacaktır.
528 syf.
·Beğendi·10/10
Dünyaca ünlü filozof Theodor W. Adorno'nun okuduğum tek kitabı.
Adorno, Minima Moralia'da bir merkez oluşturmaktan kaçınıp birbirinden kopuk ve bağımsız bölümlerle meramını anlatıyor.
Bu güne kadar hayatıma giren kitaplar arasında kesinlikle ilk üçe girer.Anlatım oldukça ağır olsa da her bölümün sonunda yazara hayranlığım katlanarak arttı.
Adorno müthiş diliyle; bilim felsefesi, kültür, siyasal iktisat, faşizm, müzik, edebiyat, müzik, mitoloji ve daha sayılamayacak birçok alanı birbirine öyle güzel bağlıyor ki kitabı hazmedebilmiş olmak için bunların her birine az buçuk kafa yormuş olmak gerekir.
Kitapta yapılan tespitler o kadar güçlü ki hemen her satırın altını çizmek istiyor insan.Yorumumu yine Adorno ustadan bir alıntıyla bitirmemek kitaba haksızlık olurdu;
"Burjuvazi hoşgörülüdür. İnsanları olduğu gibi sever çünkü olabilecekleri şeyden nefret eder"
197 syf.
·Beğendi·8/10
Frankfurt okuluna giriş yapmak isteyenler için açık bir kaynak.Akılın doğa ve insan kültürleriyle olan değişimi ve ilerleyişi,kendi içindeki bireyselcilik,pozitivist ve felsefe ile olan bağlantıları...

Yazarın biyografisi

Adı:
Orhan Koçak
Unvan:
Yazar, Eleştirmen, Çevirmen, Editör ve Yayıncı
Doğum:
1949
Orhan Koçak, (d. 1949), yazar, eleştirmen, çevirmen, editör ve yayıncı.

ODTÜ Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunudur. Defter dergisinin ve Kanat Yayınları'nın kurucularındandır. Virgül dergisinin genel yayın yönetmenliğini yapmıştır. (Ekim 1997'den itibaren 12 yılı aşkın bir süre aralıksız yayımlanan dergi, ekonomik zorluklar ve dağıtım sorunları yüzünden yayın hayatını 131. sayısıyla sona erdirdi.)

Gerek çevirilerinde, sunuşlarında, önsözlerinde, sempozyum konuşmalarında; gerekse arka kapak yorumlarında, kimi zaman bir kitap boylamındaki makalelerinde fenemonolojinin, psikanalizmin ve Marksist diyalektin uzamında dilin ve yazarının üstüne çıkarak, Türkiye'deki eleştirel teorinin Frankfurt Okulu, diğer adıyla Frankfurt Ekolü (Institut für Sozialforschung) doğru anlaşılmasını sağlamaya öncülük etmiştir. 2016 yılında " yazarlık yaşamı boyunca edebiyat, özellikle son yıllarda şiir eleştirisi alanına yaptığı kapsamlı, tutarlı ve kuramsal derinliğe sahip katkıları, nitelikli dergicilik, çevirmenlik, yayıncılık etkinlikleriyle, günümüz Türkiye edebiyat dünyasında oynadığı öncü rol nedeniyle"[1] Erdal Öz Edebiyat Ödülü'ne değer görülmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 7 okur beğendi.
  • 373 okur okudu.
  • 22 okur okuyor.
  • 677 okur okuyacak.
  • 12 okur yarım bıraktı.