Kitabı iki başlık altında değerlendirebiliriz.
Birincisi dönemim idam yöntemini sosyolojik açıdan ele alarak yapılan eleştirel yaklaşımlar ile bu ceza ve yönteminin yanlışlığı konusunda toplumun dikkatini ve desteğini sağlayamaya yönelik bölüm.
İkincisi ise söz konusu idam yöntemi çerçevesinde idama mahkum edilen kişinin duygu durum değişikliğinin ruhta ve bedende yaşattıklarını okuyucunun yoğun bir empati duygusu eşliğinde hissetmesini sağlayan ikinci bölüm olarak ele alabiliriz.
Çoğumuzun günlük hayatta yaşadığı şöyle bir duygu vardır. Önceden kesin olarak bilinen olumsuz şeylerin yaşanması anından önceki anlar aslında daha derin hissiyatlar oluşturur. Örneğin, ayrılık anından önceki süreç gibi, amansız bir hastalığa yakalanan ve ölümü kesin olan hastanın ölme anından önceki zamanları, çıkamayacağını bildiğiniz bir yangın yerinde yanmadan önce geçirdiğiniz süreç vb. örneklerdeki gibi bilinen mutlak son anın öncesi yaşanılanlar…
İşte yazar, bu duygu durum değişikliğini, idam cezası gibi önceden planlanmış programlanmış bir süreç içinde, ölüm anı öncesi hissedilen korkunç acı gerçeklerin, hissiyatların, okuyucunun empati duygusuyla adeta mahkumun bulunduğu zindanın küçük penceresinden fiziksel ve mental olarak bakıyormuş gibi belli oranda hissedilmesini sağlayıp aynı zamanda politik olarak ta bu ceza ve yönteminin toplum tarafından da reddedilmesi duygusunu oluşturmaya çalışıyor.
Adil olanın devam etmesi mümkündür, en güçlünün elde edilmesi ise kaçınılmazdır. Gücü olmayan adalettir; adaleti olmayan ise zalimdir. Gücü olmayan adalete mutlaka bir karşı çıkan olur; çünkü kötü insanlar her zaman vardır.Adaleti olmayan güç ise tohmet altında kalır. Demek ki adalet ile gücü bir araya getirmek gerek; bunu yapabilmek için adil olanın güçlü, güçlü olanın ise adil olması gerekir.
Adalet tartışmasına göre. Güç ise ilk bakışta anlaşılır biçimde anlaşılır. Bu nedenle gücü adalete karşı veremedik, çünkü güç adalete karşı kendisinin adil olduğunu söylemişti. Haklı olanı, güçlü kılamadığımız için de güçlü olanı haklı kıldık.