(...)
Kulübede kâfi derecede vakit geçirdikten sonra Kara Ormanın iç taraflarına doğru yürüyüşe çıkıyoruz.
Ağır ve sakin adımlarla ilerlerken tabiatın saf ve bakir hâlinin nasıl muhteşem bir mucize olduğunu düşünüyorum. Her an değişen ama hep kendi kalan; hiçbir rengi, dokusu, ışığı, gölgesi, dalı, yaprağı aynı olmayan; hem mikro hem makro düzeyde bakınca muazzam bir derinliğe, düzene, hayatiyete ve enerjiye sahip tabiatın bu sade ve dingin güzelliği karşısında aynı anda aklımın, zihnimin, kalbimin, duygularımın ve muhayyilemin nefes almaya başladığını hissediyorum.
“Varlığa komşu olmak için bakir tabiatın en elverişli yer olduğunu biliyorum ama bunu tabiat romantizmine ve doğa mistisizmine kapılmadan yapmanın imkânlarını daha fazla araştırmamız gerekiyor.” diyorum kendi kendime.
Hava o kadar güzel ki göğün mavisinin ormanın yeşiline, toprağın kokusunun rüzgârın nefesine karıştığını hissediyorum. Heidegger’in Kara Ormana bir tutku düzeyinde neden bu kadar bağlı olduğunu daha iyi anlıyorum. Tabiatın celal ve cemal veçhesinin, sert ve yumuşak yüzünün, insanın aldım uyuşukluğa ve ruhunu rehavete değil, tersine, tüm varlığını dirilişe, nefes almaya, hayat bulmaya, işraka ve aydınlanmaya nasıl davet ettiğini bir kez daha müşahede ediyorum. Bambaşka bir topografyada olduğumu bilerek Anadolu’nun kır çiçekleri, kekik kokuları, ayçiçeği tarlaları, bozkırın sarısı, Akdeniz’in turkuazı, Ege’nin mavisi, Karadeniz’in yeşili, Boğaz’ın erguvanları ve Mezopotamya topraklarının hâki ruhu geliyor aklıma.
__Zaten hâkî de hâkten yani topraktan geliyor, yeşile yakın toprak rengi demek. Toprağın her an üretmeye, doğurmaya, doyurmaya hazır olduğu, mümbit, verimli, hayat veren hâlini ifade ediyor. Hâkî rengi hayata gelişin ve yeniden dirilişin hikâyesini