#PaulLafargue’ı ilk kez #TembellikHakkı ile tanımıştım. Daha ilk sayfalardan itibaren insanı, dişlileri insan iliğiyle yağlanan sanayi katedrallerinin, boynuna kronometre geçirilmiş proletarya sürülerinin ve boş zamanı suç gibi yargılayan verimlilik mahkemelerinin içinde dolaştıran bir kitaptı . Lafargue’ın hicvi yalnızca kapitalizme değil; ter kokulu ilerleme mabedine dönüşmüş modern hayata, kendi tükenişine alkış tutan kariyer akrobatlarına ve ruhunu performans raporuna çevirmiş çağdaş insana yöneliyordu. O günden sonra onun metinlerini yalnızca siyasi değil, aynı zamanda grotesk bir uygarlık eleştirisi olarak okumaya başladım.
#SermayeDini ise bu groteskliği iyice büyütüyor. Burada artık yalnız çalışma değil, bizzat uygarlığın kendisi de otopsi masasına yatırılıyor. Lafargue tersine çevrilmiş bir kutsal kitap yazıyor adeta: dualar, vaazlar, ilmihaller, azizler, vekiller, ayinler… Hepsi yerli yerinde fakat Tanrı’nın tahtında artık Sermaye oturuyor. “Sermaye, babamız…” diye başlayan dualar edilirken, insan yiyen bu yeni ilah; işçinin kasını çeliğe, sinirini buhara, ömrünü artı-değere dönüştürüyor. Ve en korkuncu şu: bunu yalnız zorla değil, arzularımızı kendi hizmetine sokarak yapıyor.
En sarsıcı bölümlerden biri “Ücretli İlmihali”ydi benim için. İnsan artık adı olan biri değil,yalnızca “ücretli.” Babası ücretli, dedesi serf, daha eski ceddi köle… Annesinin adı ise sefalet. Modern insanın bütün soy ağacı birkaç satırda kuruluyor böylece.
Lafargue’ın hicvi bazen öyle coşuyor ki kitap neredeyse bir kara karnavala dönüşüyor. Kapitalistlerin duaları, sermayenin vaazları, “çalış ki dert yoldaşın olsun” buyruğu… İnsan bir yerden sonra gülüyor ama o gülüş mideye oturuyor çünkü kitabın en rahatsız edici tarafı aradan geçen onca yıla rağmen hala fazlasıyla tanıdık