• 🍃Yüce Allah kullarını tövbeye çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tövbe ediniz ki, felaha edesiniz.” (Nur, 24/31)
  • Yüce Allah kullarını tövbeye çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tövbe ediniz ki, felaha edesiniz.” (Nur, 24/31)
  • İnsan hem iyilik hem de kötülük yapmaya uygun yaratılmıştır. Onun için zaman zaman isteyerek veya istemeyerek günahlara girebiliyor. Bu konuda Kur’an-ı Kerim'de,

    “Allah, kendisine şirk koşulmasının dışındaki istediği kimselerin bütün günahlarını bağışlar..." (Nisa, 4/116)

    buyurarak hangi günah olursa olsun affedebileceğini bildirmektedir.

    Kitaplarımızda canıgönülden yapılan tövbenin Allah tarafından kabul edileceği ifade edilir. Nitekim Allah Teala,

    “Ey iman edenler, nasuh tövbe ile tövbe edin ki Allah da sizin kabahatlerinizi affetsin ve altlarından ırmaklar akan cennetlerine koysun.” (Tahrim, 66/8)

    buyurarak, yapılan tövbelerin kabul edileceğini beyan eder. Ayette geçen nasuh tövbe ise şöyledir:

    1. Allah’a karşı günah işlediğini bilerek, bu günahtan dolayı Allah’a sığınmak ve pişman olmak.
    2. Bu suçu işlediği için üzülmek, Yaratıcıya karşı böyle bir günah işlediğinden dolayı vicdanen rahatsız olmak.
    3. Bir daha böyle bir suça dönmeyeceğine dair kesin bir karar içerisinde olmak.
    4. Kul hakkını ilgilendiriyorsa onunla helalleşmek.

    Bir rivayette de "Nasuh Tövbe" şöyle tarif edilmiştir:

    "- Günahlara pişmanlık.
    - Farz ibadetleri yapmak.
    - Zulüm ve düşmanlık yapmamak.
    - Kırgın ve küskünlerle barışmak.
    - Bir daha o günaha dönmemek üzere karar vermek." (bk. Kenzü'l-ummal, 2/3808)

    İnşallah bu şartları yerine getirirsek Allah’ın tövbelerimizi kabul edeceğinden ümitli oluruz.

    Ancak insan her zaman korku ve ümit içerisinde olmalı. Ne ibadetlerimize güvenip övünebiliriz, ne de günahlarımızdan ümitsizliğe düşebiliriz. "Ben çok iyiyim, bu işi hallettim." demek ne kadar yanlışsa; "Ben bittim, beni Allah kabul etmez." demek de o kadar yanlıştır. Ayrıca, suçunu anlayıp tövbe edip, Allah’a sığınmak da büyük bir ibadettir. Günah işleyip de daha sonra tövbe ederim gibi bir düşünce de yanlıştır.

    Manevî Kirlerden Arınma Yolu: Tövbe

    Sözlükte “Allah’a dönüş ve yöneliş” anlamına gelen tövbe, dini terim olarak “günahtan Allah’a dönme” anlamıyla meşhur olmuştur.1

    İmam Gazalî, İbn Arabi, İbn Hacer gibi İslâm âlimleri tövbeyi farklı şekillerde tarif etmişlerdir.2

    Biz burada tövbeyi açık ve anlaşılır bir tarzda tarif edecek olursak şöyle diyebiliriz: Tövbe; yapılan kötülüğü, işlenen günahı veya kabahati günah olduğunu bilip, onu bırakıp terk ederek Allah’a dönmek, O’ndan affetmesini, bağış lamasını dilemek, yaptıklarından pişman olduğunu da belirterek yalnız Allah’a yal varmak demektir.

    1. Tövbenin Önemi:

    Sevgili Peygamberimiz (asm.) bir hadis-i şeriflerinde:

    “Bütün Âdemoğulları günahkârdır, günahkârların en hayırlıları ise tövbe edenlerdir.” (İbn Mâce, Zühd, 30)

    buyurmaktadır. Başka bir hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz (asm):

    “Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı.” (Müslim, Tevbe, 9, 10, 11) buyurmuştur.

    Bu zikrettiğimiz hadislerden de anlaşıldığı üzere, insan, günah ve sevap işleme özelliğinde yaratılmış bir varlıktır. Günah işlemek, insanı meleklerden ayıran bir özelliktir. Bilindiği gibi melekler nurdan yaratılmış olup, asla Allah’a karşı gelmeyen, günah işle me yen varlıklardır.

    İslâm fıtrat dinidir. İslâm’da insanın günah işleyebileceği kabul edilmiş ve bundan korunma ve kurtulma yolları insana öğretilmiştir. İşte yapılan kötülükten, işlenen günah ve kabahatten kurtulup manevi kirlerden temizlenme yolu tövbedir. Tövbe ile insan, yapmış olduğu günah ve kusurlar dan kurtulup o günah ve hataları hiç yapmamış gibi tertemiz olur. Nitekim bu hususta Peygamber Efendimiz,

    “Günahtan tam dönen ve tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gi bidir.” (İbn Mace, Zühd 30) buyurur.

    Yüce Allah kullarını tövbeye çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tövbe ediniz ki, felaha edesiniz.” (Nur, 24/31) Başka bir ayette ise Yüce Al lah, Peygamberine şöyle buyurur:

    “De ki: Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Al lah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır.” (Zümer, 39/53)

    Bu ayette Yüce Allah, Peygamberine, günahkâr kullara, Allah’ın rah metinden umut kesmemelerini söylemesini emrediyor. Çünkü çok bağışlayan, çok acıyan Allah, dilerse bütün günahları bağışlar. Bundan dolayı kullar, Allah’ın azabı gelmezden önce Allah’a yönelmeli, O’na teslim olmalı, şirki ve bütün günahları bırakmalıdırlar.

    Bir rivayete göre, çok günah işlemiş olan bazı müşrikler, Müslüman oldukları takdirde günahlarının affedilip edilmeyeceğini Hz. Peygambere (asm) sormuşlar ve bunun üzerine bu ayet inmiştir.3 Bu ayet, bütün insanları tövbeye ve İslâm’a yöneltmekte, Müslüman oldukları takdirde Allah’ın, onların bütün günahlarını affedeceğini bildirmekte, günahkârlara umut kapılarını ardına kadar açmaktadır.

    Kullar ne kadar günah işlemiş olurlarsa olsunlar, umutsuzluğa kapılmadan Allah’a yönelip tövbe ederlerse Allah onları affeder. Bu ayetler yanında kulları umutsuzluktan kurtarıp tövbeye yönelten çok hadis vardır. (bk. Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46, 47)

    Günah ruhun kiri, tövbe ise cilasıdır. Günahta ısrar, kulun ruhunu iyice bozar. Onun için Mevlânâ Celâleddin Rûmî de her insanı, her ne durumda olursa olsun mutlaka günah bataklığından tövbenin aydın düzlüğüne şöyle çağırmaktadır:

    Gel, gel, ne olursan ol, yine gel! Kâfir, Mecusî, putperest de olsan gel! Bizim bu dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir. Yüz bin kere tövbeyi bozmuş olsan da yine gel!

    Yüce Allah, Tahrim suresi 8. ayette:

    “Ey inananlar, tövbe-i nasûh ile Allah’a tövbe ediniz. Umulur ki Rabbiniz, kötülüklerinizi örtüp temizler ve sizi içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştirir...”

    buyurmaktadır. Bu ayette kastedilen nasûh tövbesi nedir?

    Nasûh Tövbesi Nedir?

    Nasûh, nush kökünden mübalağa kipidir. Çok öğüt veren demektir. Tövbe, çok öğüt verici olarak nitelendirilmiştir. Yani sahibine, günahı bırakmasını öğütleyen, onu günahtan kurtaran sadık bir tövbe ile tövbe ediniz, Allah’a dönünüz demektir. O halde nasûh tövbesi; hemen günahı terk etmek, geçmişte olanlara pişman olmak, gele cekte günah işlememeye karar vermek ve üzerinde bulunan her hakkı sahibine ödemek demektir.4

    Efendimiz (asm), nasûh tövbesini;

    “Kulun işlediği günahtan pişmanlık duyması, Allah’a tam rucu’ edip, tıpkı sütün memeye dönmediği gibi, kişinin tekrar günaha dönmemesidir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/446)

    şeklinde tanımlamıştır.

    Gazalî, nasûh tövbesini tanımlarken şunlara yer vermiştir:

    “Nasûh tövbesi yapanlar, tövbe edip ölünceye kadar tövbesinde duranlardır. Bunlar geçmişteki eksiklerini tamamlar ve bir daha günaha dönmeyi hatırdan bile geçirmezler, zelle ve sürçmeler müs tesna. İşte tövbede istikamet budur. Günahların sevaplarla değiştirilip hayırlarda müsabaka edenler bu tür tövbe sahipleridir.”5

    2. Tövbenin Kabulünün Şartları:

    Kur’ân-ı Kerim’de Yüce Allah’ın tövbe edenleri methetmesi (Tevbe, 9/112) ve tövbe kapısını çalan kullarını sevdiğini ifade etmesi (Bakara, 2/222), tövbelerin kabul edileceğinin birer delilidir.

    Allah Resulü (asm), kullarının tövbesi karşısında Allah’ ın ne kadar hoşnut olacağını şöyle bir örnekle anlatmaktadır: “Allah’ın kulunun tövbesine sevinmesi şuna benzer: Bir insan azığını, su tulumunu bir deveye yüklemiş, sonra yolculuğa çıkmıştır. Nihayet çorak bir yere vardığında uykusu gelmiş, devesinden inerek bir ağacın altında istirahata çekil miştir. Kalktığında devesinin kaybolduğunu görmüş ve değişik tepelere koşarak onu aradığı halde bulamamış ve yorgun bir vaziyette, ağacın altına yatmıştır. Tekrar uyandığında devesini yanı başında durduğunu görüp de yularından yapışıp, son derece sevinerek, yanlışlıkla;

    “Ey Allah! Sen benim kulumsun, ben senin Rabbinim.” (Buhârî, Deavât 4; Müslim, Tevbe 3)

    demiştir. İşte Yüce Allah, kendisine tövbe eden kuluna, devesini kaybettikten sonra bulan adamdan daha fazla sevinir.

    Tövbenin Allah katında makbul olması için bazı şartlar vardır. Yalnız bu şartlar işlenen günahın çeşidine göre farklılık arz etmektedir. Günahın kime karşı işlenmiş ol duğu, onlardan kurtulmak için tövbe yapılırken önem arz etmektedir. Bu bakımdan gü nahı ikiye ayırabiliriz:

    a. Allah Hakkı ile İlgili Günahlar: Allah hakkı ile ilgili günahlardan tövbe etme nin üç şartı vardır:

    1) O günahı işlediğine pişmanlık duymak: İnsan vicdanında, işlenen günahın bir kötülük olduğu ve kul ile Allah arasında bağlantıyı zedelediğine karar verildiğinde, bir huzursuzluk6 ve pişmanlık başlayacaktır.

    Günah işleyen kul, tövbe kapısına; günahlarını itiraf ederek, bu günahların verdiği huzursuzluk ve pişmanlıkla silkinmiş, uyanık bir kalp ve gönülle gelecektir.7 Sözü edilen huzursuzluk, şahsı tövbe etmeye iten bir etkendir.

    Pişmanlık tövbenin ilk şartıdır. Nitekim Allah Resulü, önemine binaen,

    “Tövbe pişmanlıktır!..” (İbn Mâce, Zühd 30; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/376, 423)

    buyurmuştur. Pişmanlık tövbenin kendisidir. Pişmanlık olmadan tövbe yapılamaz.

    2) Tövbe edilen günahı kesinlikle terk etmek: Tövbe; yalnız bir kalp işi, bir ürperti, irkilme ve gözyaşı dökme şeklinde, soyut bir pişmanlık değildir. Yani tövbe, birtakım iç duygulardan ibaret değildir. Aksine tövbe, derunî duygular üzerine birtakım eylemlerin bina edildiği bir süreçtir. Örneğin, tövbe eden, Allah’ın yasakladığı günahı terk etmeli 8, imkân ölçüsünde emirlerini yerine getirmelidir. 9 Tövbe ettiği günaha devam etmemelidir. 10 Günahlarına tövbe ettiği halde, onları işlemeye devam eden fert, kendisi ile tezada düşmüş demektir. Böyle bir tavır, pişmanlık olgusu ve günahı tekrar işleme yeceğine dair sözü ile bağdaşmayacaktır. Hâlbuki şahsın, tövbe ettiği günahları hemen terk etmesi,piş manlığının ve aynı günahı tekrar işlememedeki kararlılığının bir belirtisi ola caktır.

    3) Tövbe edilen günaha kesinlikle dönmeme kararı: Geçmişteki günahlarından pişmanlık duyan şahsın, tövbe etmiş olması için, o günahı tekrar işlememeye kesin karar vermiş olması gerekmektedir.11 Pişmanlık ve tövbe edilen günaha dönmeme kararı, birer kalp işi olduğundan, bunları gerçek anlamıyla yalnız Allah bilebilecektir. Dolayısıyla, ki min gerçek manada tövbe etmiş olacağı insanlar tarafından bilinemeyecektir.12 Tövbenin sıhhat bulması için, şahsın tövbe ettiği günaha tekrar dönmeyeceğine dair Allah’a söz vermesi gerekmektedir.13

    b. Kul Hakkı ile İlgili Günahlar: Kul hakkı ile ilgili günahlardan tövbe etmenin ise dört şartı vardır. Bu şartlar; yukarıda zikrettiğimiz üç şartla birlikte dördüncü şart ise; hakkı yenilen kulun hakkını sahibine iade etmek ve ondan helallik almaktır. Kul hakları, mal nevinden ise, aşağıdaki ihtimallerle karşılaşılabilecektir.

    1) Gasbedilen mal, elde mevcut ve sahibi de biliniyorsa geri verilmelidir.14 Burada suçu gizleyerek tövbe etmeye çalışmak yetmez.

    2) Çalınan mal, hırsızın elinde mevcut, ancak sahibi bilinmiyorsa, bu mal tasadduk edilerek zimmetten çıkarılır.15

    3) Bir şahısta önceki yıllara ait kul hakları var ve sahipleri de belli değilse, gasbe dilen mallar kadar tasadduk eder, hayır-hasenat yapar.

    4) Suçlunun yediği bir mal, mislî değil de kıymeti belirlenebilen cinstense ve şah sın imkânı da varsa, o kıymeti sahibine vermelidir.16 Buna gücü yetmiyorsa, imkân bul duğunda vermeye niyet etmelidir. İmkân nispetinde, malı sahibine ulaştırmaya çalışıp da bunu başaramayanı Allah’ın affetmesi umulur. 17

    5) Malında ne kadar haram bulunduğunu bilmeyen şahıs, zann-ı galibine göre, bir miktar ayırır ve onu önceki kul haklarını elinden çıkarma niyeti ile dağıtır.18

    İşte bu şekilde, günahkâr şahıs, utanarak Rabbinden bağışlanmasını ister ve zik rettiğimiz bu şartları yerine getirirse, Allah böyle tövbe eden kulunun tövbesini kabul ederek bağışlayacak ve ona azap etmekten hayâ edecektir.

    3. Tövbede Zaman Unsuru:

    Günahlar, Allah’a giden yolda birer engeldir. Günahkâr, zehirlenmiş bir insan gi bidir. Zehirlenen kişi için, vakit geçirmek ne derece tehlikeli ise, günah işleyenin de tövbede gecikmesi o derece risklidir.

    Günah işleyen mü’min, imanının bir belirtisi olarak rahatsızlık duyacak ve hemen ondan kurtulmanın yollarını arayacaktır. Günahın hemen ardından tövbe etmenin farz ol duğu hususunda icma mevcuttur. Ayrıca tövbeyi geciktirenler bu sebeple günah kazan maktadırlar.19

    Gazâlî’ye göre; kişi yaptığının günah olduğunu anladığı an, derhal pişmanlık duy malı ve onun tesirini iyi amel ile silmelidir. Aksi halde, kötülükler kalbi istila eder ve bir daha izalesi mümkün olmaz.20

    Nitekim hadiste şöyle buyurulmaktadır:

    “Mü’min günah işlediğinde, kalbinde siyah bir leke olur. Tövbe eder, günahı terk eder ve istiğfar ederse, bu siyahlıktan kurtulur, günah artarsa siyahlık da artar...” (İbn Mâce, Zühd 29)

    Tövbe için geçerli olan zamanın son sınırı hakkında şu hadis bize bir fikir vermektedir:

    “Allah kulunun tövbesini, can boğaza gelmedikçe kabul eder.” (Tirmizî, Deavât 100; İbn Mâce, Zühd 30)

    Ölüm kesinleşip, can boğaza geldiğinde ise, tövbe kabul edilmeyecektir.

    Son nefeste tövbenin kabul edilmeyişinin sebepleri şunlardır: İnsan o anda ümit sizlik halindedir. Hâlbuki tövbe, kişinin hayattan ümidini kesmediği bir ortamda olmalıdır. Son nefeste fertlerden teklif kalkar. O anda yapılan işler için iyi veya kötü denmez. Hâlbuki tövbe dünya işlerindendir ve teklif kalkmadan yerine getirilmelidir. Ahirette herkes pişman olacaktır, ancak o halleri tövbe olarak nitelendirilmeyecektir.21 Zira son nefeste günahkârların pişmanlık duydukları an, teklifin olmadığı andır.22 Son nefeste yapılan tövbe kabul edilmediği gibi, o bir yok hükmündedir ve sonuç olarak hiç bir şey ifade et memektedir.23 Ömrü boyunca hiç tövbe etmeyenle, ölümü anında tövbe eden, sonuç itibarıyla aynı görülmektedir.24

    Sonuç olarak, tövbe ile ilgili şöyle bir zaman dilimi çizebiliriz: Tövbe için zaman; günahın peşinden başlamakta, ileriki günlerde herhangi bir vakte bağlı kalmadan devam etmekte ve ölüm alametleri belirince son bulmaktadır. Yani, tövbenin son sınırı olarak; yaşama ümidinin bitmesi, ölüm alametlerinin belirmesi ve şahsın son anlarını yaşamasıdır.

    4. Tövbede Mekân Unsuru:

    Namaz, hac gibi bazı ibadetlerin, belli mekânlarda yapılması, faziletli veya gerekli olduğu hâlde, tövbe için böyle bir13 mekân şartı yoktur. Zira tövbe, çok yönlü bir pişmanlık olduğu için, yalnız bir mekânda başlayıp sona ermeyecektir.

    Bu sebeple, tövbe edebilmek için, şahsın camide bulunması, tekke veya zaviyede olması şeklinde bir şart yoktur. Diğer taraftan; cemaat ha linde, bir araya toplanarak, koro halinde tövbe etmek de şart değildir.

    Günah işlemiş insan, tövbesini her mekânda gerçekleştirebilir. Şahıs için, günah larını göz önüne getirdiği, onların çirkinliklerinden kurtulmaya karar verdiği her yer tövbe mekânıdır. Yani işçi işinin başında, çiftçi tarlasında, evde kalanlar evlerinde, bu kararı ve rebilir ve tövbe sürecini başlatabilir.

    Nitekim Yunus (a.s) balığın karnında ve denizin karanlıklarında;

    “Ya Rabbi sensin ilah, senden başka ilah yoktur, Sübhansın, bütün noksanlıklardan münezzehsin, yücesin. Doğrusu ben kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiyâ, 21/87)

    deyip, en faziletliyi yapabilecek iken faziletli olanı yaptığından ötürü Allah’tan af dilemiş tir.25 Allah da onu affetmiştir.

    Yine bilindiği gibi Hz. Âdem ve Hz. Havva, cennette yasak meyveden yiyerek, Al lah’ın emrine karşı gelmişlerdi. Cennetten çıkarılıp, dünyada epey müddet dolaştıktan sonra Arafat meydanında “Rahmet Dağı” denen bir dağın başında yaptıkları hatadan do layı Allah’a tövbe etmişler;

    “Rabbimiz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ki ziyana uğrayanlardan oluruz.” (A’raf, 7/23)

    diyerek Yüce Allah’a yalvarmışlar ve af dilemişler, Cenab-ı Hak da onları affetmiştir.

    Tövbe süreci, günahlardan kurtulmaya kalbin kesin olarak karar vermesiyle başlamaktadır. Bu kararın verilebildiği her yerde tövbe sahihtir. Tövbeyi bir mekâna hasretmek, tövbe için kutsal bir yer şartını ileri sürmek, tövbe olayını bilmemek ve konu ile ilgili İslâm’ın esprisini yakalayamamak demektir.

    Sonuç:

    Yüce Allah, insanı sevap ve günah işleyebilecek bir özellikte yaratmıştır. Yapılan kötülüklerden, işlenen günah ve kabahatten kurtulma, manevî kirlerden arınma yolu tövbedir. Tövbe ile insan, yapmış olduğu günah ve kusurlardan kurtulur ve o günahı hiç işlememiş gibi tertemiz olur. Her insanın tövbeye ihtiyacı olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

    Tövbe, günahın hemen peşinden olabileceği gibi, ölüm döşeğine düşüp, ölüm emarelerinin belirmesi öncesine kadar devam eden bir zaman içinde yapılabilir. İnsanın eceli belli olmadığı için, bir an önce tövbe etmelidir.

    Tövbe etmek için, insanın bir aracıya ihtiyacı olmadığı gibi, belirli zaman ve mekânda tövbe eylemini gerçekleştirmek gibi, bir zorunluluk da yoktur.

    Gerçek tövbe için; kişi geçmişe pişmanlık duymalı, gelecekte aynı hatayı işlememe kararı ile birlikte, yaşadığı ortamda günahı terk etmelidir. Kul haklarının sahibine iade edilmesi tövbenin en önemli rüknüdür.

    Yapılan tövbe sonucu, günahlardan temizlenip temizlenilmediği kuşkusu yersiz olup, Allah her türlü günah işleyeni temizlemek için tövbe kapısını açık bulundurmaktadır. İnsanların dikkatli olması gereken husus; tövbenin sahih olarak ortaya konulup konulmadığıdır.
  • 1- İnsanın yaratılışının esas maksadı, Cenâb-ı Hakk’a kulluk ve mârifetullahtır.
    Âyet-i kerîmede buyurulur:

    وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ
    Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım!” (Zâriyât, 56)

    YARATILIŞIN GAYESİ

    Âyette yaratılışın gâyesi olarak zikredilen “kulluk” öyle şerefli bir mertebedir ki, onun bu yüce mevkii, kelime-i şehâdette de görülmektedir. Nitekim orada Peygamber Efendimiz’in önce “kul” sonra “resûl” olduğu ifâde edilmektedir. Bu da kulluğun daha öncelikli, risâletin ise kulluğun sınırları dâhilinde olduğunu göstermektedir.

    Resûlullâh -sallellâhu aleyhi ve sellem- kendisine aşırı tâzim gösteren kimselere; “Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Yüce Allah, beni resûl edinmeden önce kul edinmişti.” (Heysemî, Mecmeu’z- Zevâid, IX, 21) ikâzında bulunarak kul olmanın kıymetini bildirmiştir.

    Diğer bir âyet-i kerîmede Allah Teâlâ:

    قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّى لَوْلاَ دُعَآؤُكُمْ
    (Resûlüm!) De ki: Duânız (kulluk ve yalvarmanız) olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?!” (Furkân, 77) buyurmaktadır.

    Kulluğun bir mânası da “mârifetullâh” yani Cenâb-ı Hakk’ın tanınması ve bilinmesidir.

    YARATILIŞIMIZIN SEBEBİ

    İnsanın yaratılması, “kulluğun yerine getirilmesi” ve “Cenâb-ı Hakk’ın bilinmesi” gâyesine mâtuftur. Zîrâ yaratılışımızın sebebiyle alâkalı olarak yukarıda geçen âyet-i kerîmede
    لِيَعْبُدُونَ
    “Bana kulluk etmeleri için” (Zâriyât, 56) buyurulmuştur. Bazı müfessirler bu kelimeyi َ
    لِيَعْرِفُونَ
    dir. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, IV, 255)

    “Allah’ı tanımak için” şeklinde tefsir etmişler etmişlerdir. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, IV, 255)

    2- İnsanın yaratılmasının en önemli sebep ve hikmetlerinden bir diğeri de Cenâb-ı Hakk’ın “mârifetine muhabbet etmesi” yani “kendini tanıtma irâdesi” sebep olmuştur.
    Kudsî hadis olarak rivâyet edilen:

    كنت كنزاً مخفياً فأحببتُ أن أُعرَف، فخلقتُ الخلقَ لأُعرَف
    “Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmemi murâd ettim (mârifetime muhabbet ettim) de (bu) kâinatı yarattım…”7 ifâdesi de bunu teyit etmektedir.

    Buradan da anlaşıldığı gibi, Cenâb-ı Hak ile kulları arasında husûsî bir muhabbet bağı bulunmaktadır. O, kullarını çok sevmiş, onlara sayılamayacak kadar sonsuz nimetler lütfetmiştir. Buna karşılık onlardan, en çok Zât-ı Ulûhiyeti’ne mu- habbet etmelerini istemiş; diğer varlıklara duydukları muhabbetin kendisine hasredilen muhabbeti gölgede bırakmamasını istemiştir.

    3- İnsanın yaratılmasında ilâhî maksatlardan biri de, Allah Teâlâ’nın, hilkat san’at ve güzelliğine delil olabilecek bir zirve vücûda getirmek istemesidir. Zîrâ isan bir yaratılış hârikası ve îcadlar bedîasıdır.
    Zâriyât sûresinin 20 ve 21. âyetlerinde şöyle buyurulur:

    وَفِي ا رْألَْضِ آيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ. وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ
    “Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinde Allah’ın azametini gösteren deliller vardır. Görüp de düşünmez misiniz?”

    Ayrıca Cenâb-ı Hak, bir başka âyet-i kerîmede insanın yaratılış safhalarını bildirdikten sonra azametini şu şekilde ifâde eder:

    فَتَبَارَكَ الله أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ
    “Yaratanların en güzeli8 Allah, ne yücedir!” (Mü’minûn, 14)

    İNSANIN HALİFE KILINMASI NE ANLAMA GELİR?

    4- İnsanın yaratılış sebeplerinden bir diğeri de, mahlûkâtın en şereflisi olarak yaratılan insanı, Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzüne halîfe kılmayı murâd etmesidir.
    وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّى جَاعِلٌ فِى الأَرْضِ خَلِيفَةً
    “Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım, demişti...” (Bakara, 30)

    Burada insanın “halîfe” kılınması şu mânâlara gelmektedir:

    “Kendi irâdemden, kudret ve sıfatımdan ona bâzı salâhiyetler vereceğim; o bana vekâleten mahlûkâtım üzerinde birtakım tasarruflara sâhip olacak; benim adıma ahkâmımı icrâ edecek; o bu hususta asıl değil, ancak benim bir vekîlim olacak. İrâdesiyle benim irâdelerimi, benim emirlerimi, benim kânunlarımı tatbîke memur bulunacak. Sonra arkadan gelenler ona halef olarak aynı vazîfeyi icrâ edecek ve “O (Yüce Allah ) sizi yeryüzünde halîfeler kıldı.” (En’am, 165) âyetinin sırrı or- taya çıkacak.” (bk. Elmalılı, Hak Dîni, I, 299, 300)

    Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın insanı yaratmasının bir diğer hikmeti de, esmâ-i ilâhiyyesinin tecellîsini daha üstün bir seviyede göstermek içindir. “Allah Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanınız.” (Münâvî, et-Teârîf, s. 564) hadîs-i şerîfi de bu mânâya işâret etmektedir. Zîrâ esmâ-i ilâhiyyenin en fazla tecellîsi, mahlûkât arasında daha ziyâde insanda görülmektedir. Meleklerde kibriyâ ve mudill gibi esmânın tecellîleri olmadığı için nefs engeli de yoktur, günah işlemezler. Bu sebeple nefs engelini aşıp vâsıl-ı ilallah ve halîfetullâh olabilme istîdâdı, yalnız insana lütfedilmiştir. Dolayısıyla insan kendisine bahşedilen bu istîdatla Allah’ın sıfatlarından hisse almalı ve O’nun esmâsını üzerinde ızhâra çalışarak vâsıl-ı ilallah sırrına nâil olmalıdır.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 1, Erkam Yayınları
  • Allah yolunda savaşanlara nelerin verileceği de şöyle bildirilmektedir:
    «Allah yolunda cihad eden öldürülse de, galib gelse de biz ona bü­yük bir mükâfat vereceğiz.»(18)
    Bundan sonra da aile ve vatanı muhafaza etme hissini coşturarak şöyle buyurmaktadır:
    «Size ne oluyor da, Allah yolunda harb etmiyorsunuz? —«Rabbimiz halkı zâlim olan şu şehirden bizi kurtar. Katından bize bir dost bir yar­dımcı yolla» diyen âciz erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmıyor­sunuz.»(19)
    Bu ayetin zahirinden de anlaşılacağı gibi; Müslüman mücahidlerln gayelerinin şerefli olduğunu inanmayanların gayesi ise, âdi ve basit olduğunu beyan ediyor. Böylece mü’minlerin, mes’ud hayatlarının ve manevi kıymetlerinin korunması için Yüce Allah’ın rızasını almak, kâ­firlerin ise yalnız madde için korkarak savaştıklarını beyan etmiş bulu­nuyor.
    —————
    (18) Nisâ Sûresi - 74.Âyeti Kerîme
    (19) Nisâ Sûresi - 75.Âyeti Kerîme
    Hasan El Benna
    Sayfa 177 - Nida Yayınları
  • İslâm istilahında Vatan, şu dört manayı ihtiva eder:
    I — Önce muayyen bir bölge,
    II — Bütün İslâmî bölgeler. Bir müslüman için, islâmın hâkim olduğu her ülke ve bölge birer vatandır.
    III — Ecdadımızın değer biçilmez mübarek kanlarıyla yoğurdukları, Yüce Allah’ın izzeti ve şerefli tevhid ve hâkimiyet sancağını üzerine diktirdikleri islâm toprakları. Her Müslüman, Yüce Allah’ın huzurun­da bu islâmi bölgeleri niçin kurtarmaya ve mes’ud etmeye çalışmadığın­dan sorumlu tutulacaktır.
    IV — Müslümanın yeryüzündeki Vatanı daha da genişler, bütün dünyaya şâmil olur. Yüce Allah’ın şu ayetini işitmez misiniz?. «Fitne tamamen yok oluncaya ve yalnız Allah’ın dini hâkim oluncaya kadar onlarla savaşın.»(14)
    Böylece islâm, hususî Vatan şuurııyle Cihanşümul Vatan şuurunu birbiriyle bağdaştırmış, bulunuyor. Bütün insanlığın saadeti, ancak bu yolla gerçekleşebilecektir.
    Bir başka ayetde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
    «Ey insanlar; Doğrusu biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık. Ve birbirinizle tanışasınız diye, sizleri milletler, kabileler halinde ya­rattık.»(15)
    ————————
    (14) Enfâl Sûresi - 39.Âyeti Kerime
    (15) Hucurat Sûresi - 13.Âyeti Kerîme
    Hasan El Benna
    Sayfa 176 - Nida Yayınları
  • Allahım ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten, kabul olunmayan duadan, fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.”

    Allahım ürpermeyen kalpten sana sığınıyorum. Hissetmeyen bir kalpten sana sığınıyorum. Güzellikleri fark edemeyen, acı duymayan, merhametsiz, yanlış yol üzere olan ama bunu fark edemeyen kalpten sana sığınıyorum. Kanıksanan haramlar yüzünden ürpermeyen bir kalpten sana sığınıyorum. Ve Allahım kalbi ürpermeden yalan söyleyebilen, art niyetli her türlü insandan ve onların düşüncelerinden, şerrinden de sana sığınıyorum.

    Allahım doymayan nefisten sana sığınıyorum. Bizi israfın her türlüsünden koru. Maddî her türlü israftan, vakit israfından, fikir ve duygu israfından, ilim israfından sana sığınıyorum. Bize verdiğin her türlü nimeti, aklımızı, bedenimizi, sağlığımızı olması gerektiği şekilde kullanabilmemizi bize nasip et. Bu nimetlere karşı şükürsüzlük etmekten de koru bizi.

    Allahım kabul olunmayan duadan sana sığınıyorum. Duanın da en güzelini, en hayırlısını doğru bir şekilde yapabilmeyi nasip et bize. Duasız geçen vakitleri, şükürsüz geçecek vakitleri, ziyanda geçecek vakitleri bizden uzak eyle.

    Allahım fayda vermeyen ilimden de sana sığınıyorum. Belki şu an en çok da bundan sığınıyorum. Öğrendiğimiz şeyleri, bildiklerimizi senin rızan için kullanabilmenin yollarını göster bize. Bize güzel kapılar, hayırlı yollar aç. Ve bunlar aracılığı ile ümmete faydalı işler yapabilmemizi, ümmete faydalı insanlar olabilmemizi nasip eyle.

    Allahım bizi doğru yoldan ayırma. Kendi içimizde ayrılığa düşmekten bizi koru. Her türlü iftiradan, şerden, haramdan ve musibetten sana sığınıyoruz. Bizi İslam üzere sabit kıl ve ahlakımızı güzelleştir, imanımızı kuvvetlendir. Bize dünyada da iyilik ve güzellik nasip eyle, ahirette de iyilik ve güzellik nasip eyle ve bizi cehennem azabından koru.




    Abdullah bin Amr -radıyallâhu anh-’ın rivâyet ettiğine göre Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle duâ ederdi:
    “Allâh’ım! Huşû duymayan kalpten, kabul olunmayan duâdan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım. Bu dört şeyden Sana sığınırım.” (Tirmizî, Deavât, 68)
    BİR MESAJ: “Huşû duymayan kalpten, kabul olunmayan duâdan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden Allâh’a sığın!”

    Ey Muhammed ümmeti! Dört şey ki dâimâOndan istiâze hem Rabbe ilticâ gerek:Fayda vermeyen ilim, dinlenilmeyen duâ,Doyma bilmeyen nefis, Hak’tan ürkmeyen yürek!
    (Nazmen trc. Tâlî)
    Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dilinden günlük hayatında duâ hiç eksik olmazdı. O’nun yaptığı güzel ve mânâlı duâlardan biri de istiâze duâlarıydı. İstiâze, kısaca Allâh’a sığınmak anlamına gelir. Fahr-i Âlem Efendimiz; neticesi kötü olabilecek durumlardan hep Allâh’a sığınır, O’na duâ ederdi.
    İşte bu istiâze duâlarından birinde şu dört şeyden Allâh’a sığınmıştır:
    • Huşû Duymayan Kalp,
    • Kabul Olunmayan Duâ,
    • Doymayan Nefis,
    • Fayda Vermeyen İlim.
    Şimdi bunları sırasıyla ele almaya çalışalım:
    Huşû Duymayan Kalp
    Kalp, Cenâb-ı Hakk’ın insana lutfettiği en değerli nimetlerden biridir. Kalp; insanın maddî âleminin merkezi olduğu gibi, daha önemli bir şekilde mânevî âleminin de merkezidir. Dolayısıyla kalp, îmânın da merkezidir.
    Bu bakımdan kalbin ne söylediği, nelere muhabbet beslediği, nelerle heyecan duyduğu vs. bütün bunlar, îmânımızın hangi noktada olduğunu işaret etmesi ve göstermesi bakımından çok mühimdir.
    Onun için bir mü’minin kalbi, Kur’ân tilâvetiyle huzur bulur. Ezân-ı Muhammedî okunduğunda veya yüce Rabbimiz’in bir âyeti okunduğunda kalbi titrer. Nitekim Rabbimiz, bir âyet-i kerîmede gerçek mü’minlerin vasıflarından bahsederken;
    Allâh’ın adı anıldığında o mü’minlerin kalplerinin titrediğini, Allâh’ın âyetleri kendilerine okunduğunda da bunun îmanlarını ziyadeleştirdiğini (el-Enfâl, 8/2) ifade buyurmaktadır.
    Bu mânâda Allâh’ın âyetleri okunduğunda kalbinde bir ürperti hissetmeyen veya ezân-ı Muhammedî okunduğunda kalbinde bir tesir oluşmayan bir mü’minin kalbi, gerçekten Allâh’a sığınılacak bir kalptir.
    Bu öyle bir kalptir ki; yüce Allâh’ın kapısına kilit vurduğu kalptir. Artık kişinin o kalpten, hak ve hakikate yol bulması çok zordur. Bu öyle bir kalptir ki; Kur’ân’ın ifadesiyle taştan bile katı bir kalptir. Zira nice taşlar vardır ki, yukarıdan aşağı yuvarlanırken Allâh’ın adını zikrederek yuvarlanır. Yine nice taşlar vardır ki içinden su kaynar; bir başka deyişle hayat vardır, hassâsiyet vardır bu taşlarda. Ama katı kalplerde böyle bir hassâsiyeti bulamayız. Çünkü bu kalpler, gaflete dalmış kalplerdir.
    Allâh’ım! Huşû duymayan kalpten Sana sığınırız!
    Kabul Olunmayan Duâ
    Duâ, mü’mini huzura erdiren çıkış kapılarından biridir. Duâ; mü’minin aracı olmadan Rabbine ulaşabildiği bir vasıta, aynı zamanda emniyetli bir sığınaktır. Cenâb-ı Hak, mü’minin başka kapıya değil de kendi katına gelmesinden çok hoşnut oluyor. Duâ, mü’mini önemli kılan bir husus. Nitekim âyet-i kerimede;
    “Duânız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!..” buyurulmaktadır. (el-Furkān, 25/77)
    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;
    “Allah Teâlâ katında duâdan daha kıymetli bir şey yoktur.” (Tirmizî, Deavât, 1) buyurarak duânın Allah katında ne denli mühim olduğunu vurgulamıştır.
    Allah -celle celâlühû-, duâları kabul edendir. Ancak şu kadar var ki âyet ve hadislerde belirtildiği üzere, bazı duâlar kabul görmemektedir. Meselâ dünya hayatının belki de en büyük mânevî hastalığı gaflet ile yapılan duâlar kabul edilmemektedir. Yine midesinde haram olan veya kazancında haram olan bir mü’minin duâsının kabul görmeyeceği belirtilmektedir.
    Buna göre duâsı kabul olmayan mü’min; kulluk nazarından kendinin bir muhasebesini yapmalı; «Nerede hata yapıyorum?» diye inceden inceye düşünmelidir.
    Allâh’ım! Kabul olmayan duâdan Sana sığınırız!
    Doymayan Nefis
    Her insanda bir nefis vardır ve bu nefis, daima kötülükleri emreder. Nefis, bir türlü doymak bilmez. Bitmek tükenmek bilmeyen arzular, istekler… Onun gözünü ancak toprak doyurur. Nitekim Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Âdemoğlunun gözünü ancak toprağın yani ölümün doyuracağını ifade etmektedir. Yeryüzü; doymak bilmeyen nefis sahibi insanların hırsları yüzünden, fesada uğramıştır.
    Nefse fırsat vermeye gelmez. Fahr-i Kâinât Efendimiz, sık sık;
    “Allâh’ım! Göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsime fırsat verme!” diye duâ ederdi.
    Onun için nefis tezkiyesi zarurîdir, nefsi terbiye etmek elzemdir.
    Allâh’ım! Doymayan nefisten Sana sığınırız!
    Fayda Vermeyen İlim
    Yüce dînimiz İslâm’da ilmin fazîlet ve üstünlüğü vardır. Amel ve irfanla bezenmiş ilim, mü’minin cennet yolunu kolaylaştırır. Zira Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
    “İlim elde etmek isteyen kişiye Allah, cennete giden yolda kolaylık gösterir.” (Buhârî, İlim, 10) İlme talip olan mü’min, Allah yolundadır. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
    “İlim talebi için yola çıkan kimse dönünceye kadar Allah yolundadır.” (Tirmizî, İlim, 2)
    İlim, yücedir; ilim, mübârektir; ilim, mukaddestir. Ama bütün bu özelliklere sahip olan ilim, mü’minin dünya ve âhireti için faydalı olan ve rızâ-yı ilâhîye muvâfık olan ilimdir. Yoksa incir çekirdeğini bile dolduramayacak kadar lüzumsuz, değersiz bilgiler değil.
    Ne hazindir ki günümüz dünyasında yaşayan müslümanlardan niceleri; beyinlerini öyle lüzumsuz bilgilerle doldurdular ki beyinleri, bilgi çöplüğüne döndü. Yine kalplerine Allah ve Rasûlü’nün dışında para, makam, şehvet gibi öyle lüzumsuz sevgileri yerleştirdiler ki kalpleri, sevgi çöplüğüne dönüştü.
    Allâh’ım! Fayda vermeyen ilimden Sana sığınırız!..
    Ne mutlu insanı helâke götüren bu dört husustan Allâh’a sığınanlara!..
    Allâh’ım! Huşû duymayan kalpten, kabul olunmayan duâdan, doymak bilmeyen nefisten ve fayda vermeyen ilimden Sana sığınırız!..
    Âmîn…