• "Dinimizin direkleri olan Osmanlı padişahlarının, küffar arasında harcadıkları bunca gayrete karşı ben de devletlerini yıkmak fikrinden vazgeçmiştim. Özellikle cennet mekan Sultan Yıldırım Bayezid'in aşağılık düşmanlara yılgınlık vermek, onları yoketmek ve güzel dinimizi yüceltmek yolunda yaptığı işleri, gösterdiği gayretleri gördüğümden beri O'na yardım etmek, güçlendirmek, gönlünü almak istedim. Bu soyu korumanın da dindarlığın esası olduğunu anladım. Düşüncem Rum ülkesini bütünüyle ele geçirdikten sonra Yıldırım Han'ı tekrar tahtına oturtmak, gereken hürmeti eksiksiz yerine getirmekti. İslam serhaddinin korunması, gazâ ve cihad törelerinin yürütülmesi için bu yüce Hakan'a yardım etmekle, kendim için iyi bir ad bırakmak, hayırla anılmak istiyordum."
  • 264 syf.
    https://www.dunyabizim.com/...bilir-makale,15.html

    “Ancak bir kalbi olanlar direnebilirler.” diyordu Kemal Sayar, Kalbin Direnişi adlı kitabında ve kalbi olanların yenilmeyeceğini söylüyordu. Direnmeyi ise; anlam boşluğuna kapılmadan, umudun ferahlatan gücünü akılda tutarak, hayatla ‘kolaya kaçmadan’ baş edebilmek olarak tarif ediyordu.

    Kalbe, kalp adının verilmesi onun çok değişken olan yapısıyla alakalıydı. Sevinç ve neşe içerisindeki bir kalp bir sözle, bir davranışla hatta bir bakışla bir anda tepetaklak olup hüzne gark olabilirdi. Yahut tam da kendini kasvet kapladığı bir anda gördüğü bir yüz, duyduğu bir ses, aldığı bir haber onu son sürat dâhil olduğu iklimden çıkarıp püfür püfür esen rüzgârın arkadaşlığında nazlı nazlı salınan rengârenk çiçekler ve yeşilin bin bir tonuna sahip ağaçlar arasındaki şelale seslerine kuş cıvıltılarının eşlik ettiği; kışların gelmeyeceği, baharların hiç bitmeyeceği hissi veren nezih bir atmosfere taşıyabilirdi. Küfür ile kararmış olduğu hâlde bir sözü/bir hakikati tasdik onu iman nuruyla dopdolu hâle getirirken, giymiş olduğu iman libası yine aynı şekilde bir sözü/bir hakikati inkâr ile sessizce üzerinden çıkıp gidebilirdi. Onun için kalp önemliydi.

    Kalbin bu önemine binaen olsa gerek, kalbe dair; kalbi vahyin mecraı, ilim, iman ve hikmet nuruyla muttasıf, en güzel hasletlerle müzeyyen, her türlü marazdan mahfuz ve kalplerin manevi tabibi anlamında tabîbu’l kulûb olan Resul-i Ekrem (sas)’e ait kırk hadisin de yer aldığı Kalbin Erbaini adlı kitabına Prof. Dr. Mehmet Görmez İslam geleneğinde de rağbet gören sembolik anlatıma riayetle Beden Ülkesinin Sultanı: Kalp başlığındaki yazısıyla giriş yapıyor. Kalp beden ülkesinin sultanıdır ve o da her sultan gibi hem çok zayıftır hem çok güçlüdür. Onun da orduları vardır; askerleri, bekçileri, habercileri, hizmetçileri… O iyi olursa etrafındakiler de iyi olur, kötü olursa etrafındakiler de kötü. O sebeple kalbin istikamet üzere sabitkadem olabilmesi için Resul-i Ekrem (sav)’in dilinden düşürmediği şu duaya sarılmak gerekir:

    “Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Rabbim, benim kalbimi senin dinin üzere sabit kıl.”

    Dinin özü, dindarlığın hülasası

    Dinin özüdür, dindarlığın hülasasıdır; ihlas ve samimiyet. İhlas ve samimiyetin olmadığı her adımın, her işin, her ibadetin sonu akimdir. Bu sebeple olsa gerek ki kadim zamanlarda ebeveynler çocuklarına, hocalar talebelerine ibadetin eğitiminden önce niyetin eğitimini verirlermiş. Çünkü niyet ibadetten önce gelir, ibadetin değerini, kıymetini niyet belirler. Ancak niyet eğitiminden geçmiş müminlerin kıldıkları namaz ruhun miracı, tuttukları oruç sahibine kalkan, kestikleri kurban Rabbe yakınlık, verdikleri sadaka ömre bereket vesilesi olur. Bir taraftan, “Uzaklarda bir yerlerde boynu bükük bir hâlde bizi bekleyen kalbin ibadeti ihlas ve samimiyetin kapısını ne zaman çalacağız?” diye soran yazar bir taraftan da “Sahi yolculuğumuz nereye? Bizler kimin muhaciriyiz?” diye sorarak okurlarını, yaratıcıya gizli/açık hiçbir şeyi ortak koşmadan gerçekleştirecekleri samimi bir imana davet ediyor, Kalbin İbadeti: İhlas ve Samimiyet adlı bölümde.

    Çağımızın en büyük hastalıklarındandır, malumatfuruşluk. Teknoloji ve internet marifetiyle bilgiye erişimin herhangi bir sınırlama ya da kota getirmeksizin her geçen gün daha da kolaylaşıyor olması, irfan yoksulu ilim sahiplerinin(!) zuhur etmesine sebebiyet vermiştir. İlimsiz bir irfanın tek başına bizleri maksada ulaştırmayacağı gibi, irfana dayanmayan ilmin de her zaman birçok yönden eksik kalmaya mahkûm olacağını ifade eden yazar, hepimize Resul-i Ekrem (sav)’in “Allah’ım faydasız ilimden.. sana sığınırım.” hadisinden mülhem vücut bulan Yunus’un şu dizelerini hatırlatıyor:

    İlim ilim bilmektir.

    İlim kendin bilmektir.

    Sen kendini bilmezsin

    Ya nice okumaktır?

    İstikamet, en çok ihtiyacımız olan, ama sahibi olmamızın da bir o kadar zor olduğu hasletlerden. Zira nefis ve şeytan(lar) var, heva ve hevesler var, arzu ve istekler var, menfaat ve ihtiraslar var, bağımlılık ve tutkular var. Kalbin kıblesini “istikamet” olarak belirleyen yazar, istikameti Müslüman’ın bu dünyadaki yolculuğu olarak tarif ediyor ve “iman ve istikamet” noktasında durduğumuz yeri sorgulamamızı istiyor.

    Kendisi Rahman ve Rahim olan ve elçisini de âlemlere rahmet olarak gönderen Yüce Allah, ilahi rahmetin mümin gönüllerde de tecelli etmesini ister. Elçisi “Merhamet ancak kalbi katılaşmış inançsız bedbahtların kalbinden kaldırılmıştır.” der. Yazar ise kalbin terbiyesi olan merhamet eğitiminin yalnızca okuma yazma öğrenerek elde edilecek bir erdem olamayacağının altınız çizer.

    Sulh ve salahın başlangıç merkezi kalptir, kalbin salahı salih ameldir. Yeryüzünü imar için görevlendirilen insanın kendisinden beklenildiği şekilde yaşanılası bir dünya inşa etmek için bireysel olarak salih bir kalbe, samimi bir niyete ve salih amellere sahip olması yetmez. Def-i mazarrat celb-i menafiden evladır fehvasınca bunun için salih olanlardan aynı zamanda muslih olmaları beklenir. Çünkü “Rabbin, ahalisi ıslah edici kimseler olan şehirleri zulüm ile helak edecek değildir.” (Hûd/117)

    Doğruluğun davranışla aranması ya da doğruluğun davranışla aranma teşebbüsü olarak tarif edilir sadaka, Tâcu’l-Arûs’ta. Sadaka, kişinin Rabbine, kendine ve bütün insanlara karşı sadakatini gösteren her davranışıdır. Yani sadaka, sıdk üzere olan sadıkların davranışı olarak tezahür eder. O yüzden kalbin sadakati olarak görülür sadaka Kalbin Erbaini’nde. Sıdktan/doğruluktan ayrılmamamız istenir, sözün sıdk olanının cennete götüren hasletlerden olduğu zikredilir hadislerde ve sıdkın sadece söze özgü, sözden beklenen bir ilke olmadığı vurgulanır şu cümlede: “Susarak” yalan üzere hayat sürenler, yalan söz söyleyenlerden hep fazla olmuştur.

    Yeryüzünü imar için görevlendirilen insanın öncelikle kendi gönül dünyasının imar edilmiş olması gerekmektedir. Kendisi ruhen ve fikren paramparça, darmadağınık, yıkık dökük ve pejmürde bir hâlde olan herhangi bir insanın “himmete muhtaç dede kime himmet ede” misali bir başkasının sadrına şifa, derdine deva ve yarasına merhem olması mümkün değildir. Mekke’den Medine’ye hicret eden Resul-i Ekrem (sas)’in Medine’ye varır varmaz yaptığı ilk üç işin içinde, yeryüzü kendisine mescit kılınmış olmasına rağmen, mescit de vardır. İnsanı bölüp parçalamadan bir bütün olarak muhatap alan İslam dininin Peygamberi; “çarşı” inşası ile insanların bedenlerinin, “suffe” inşası ile akıllarının doyurularak ihtiyaçlarının giderilmesini gözetirken “mescit” inşası ile de gönül dünyalarının açlıklarının giderilmesini ve beslenmesini hedeflemişti. Günümüzde de mescitler inşa ediliyor her yerde, ama yazar, buna muadil olacak şekilde “Gönüller inşa edemiyoruz. Namazlarını bu mescitlerde ihya eden Müslümanlar mescidin fonksiyonlarını ihyaya soyunamıyor.” diyor ve ilave ediyor: “Görkemli mescit yapmak İslam’ın estetiğini, zarafetini ve güzelliğini mimaride göstermek önemlidir. Ancak İslam’ın iyiliğine, ahlakına ve kardeşliğine dayalı görkemli ümmet olmak daha önemlidir.”

    Kelam sıfatıyla konuşmuştur yüce Rabbimiz kullarıyla. O manada Kur’an bir “söz”dür. İnsanlar da konuşurlar gerek Rableriyle gerekse hemcinsleriyle söz vesilesiyle. Ama söz vardır bir türlüdür yine söz vardır bir başka türlüdür; Yunus’un hikmet fışkıran dilinde ifade olunduğu üzere:

    Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı

    Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz

    O sebeple kalbin tercümanıdır dil, kalbin hâline göre kavl-i hasen vardır, kavl-i maruf, kavl-i adl, kavl-i sedid, kavl-i tayyib, kavl-i kerim, kavl-i beliğ, kavl-i meysur, kavl-i leyyin vardır; bir de kavl-i sû, kavl-i münker, kavl-i zûr, kavl-i lahn, kavl-i zuhruf vardır. Söz de tıpkı bir insan gibidir. Nitekim “Uslûbu beyan ayniyle insan.” denmiştir.

    Tevhidin bireysel ve toplumsal boyutları

    Yazar, kalbin eylemi olarak “iman”ı gösteriyor. Bu bölümde, ilgili hadislerde geçen rakamları nasıl anlamamız gerektiği yönündeki izahlarıyla ufkumuzu açıyor. Örneğin; “Müslümanın diğer bir Müslüman üzerindeki hakkı beştir.” hadisinden hareketle, “Bir Müslümanın diğer bir Müslüman üzerinde altıncı bir hakkı yoktur, diyemeyiz.” diyor. Ayrıca imanın bir sonucu olarak gerçekleşen Tevhid inancını da sadece Allah’ın varlığına ve birliğine iman olarak sınırlandırmayı doğru bulmuyor ve tevhidin bireysel ve toplumsal boyutları olduğuna da dikkat çekiyor. İmanı yalnızca gönüllere, ibadeti yalnızca camilere tahsis ettiğimiz zaman dinin fonksiyonunu kaybedebileceği noktasında bizleri uyarıyor.

    Tevhidin mücessem eylemidir namaz, aynı zamanda kalbin miracı. Yazar önce miraca bir tanım getiriyor; “Mirac, bir yükseliştir. Fiziğin metafiziğe, bedenin ruha, ruhun sahibine, kulun Allah’a yükselişidir. Beşerilikten insanlığa yükseliştir.” Ardından da miracın her bir Müslümanın şahsında gerçekleşebilme şartını dile getiriyor, “Müslümanlar bu yükselişi tıpkı Resul-i Ekrem gibi ancak O’nun razı olacağı bir hayatı yaşayarak gerçekleştirirler.” ve miracın göklere olduğu kadar, insanın kendi semasına yani kalbine ve iç dünyasına doğru da yapması gereken bir yolculuk olduğunun altını çiziyor.

    Kalbin bir diğer ibadeti olarak “oruç” çıkıyor karşımıza, yeryüzünde hak ve adaletin tesis edilmesi için görevlendirilmiş insanın bu sorumluluğunu bihakkın yerine getirebilmesi için gerekli olan hususlardan biri olan güçlü iradenin kazanımına imkân veren bir ibadet olarak. Hızlandırılmış bir kurs, yoğun eğitimli bir mekteptir Ramazan, ama akıl ve ilim verilmez bu mektepte; akıl ve ilmin ön şartı olan iradeler eğitilir. Literal olarak “kavurucu ateş” anlamına gelir ve ondan kötülükleri yakıp yok ederek gitmesi beklenir.

    Bir semboller haritası olan hac, kalbe yolculuğun adıdır. Sembollere yüklenen anlamlar bilinerek ifa edilirse eğer; ihram, ölüm elbisesine bürünmenin; mikat, Allah’ın emrine amade olunduğunun ilan edildiği bölgenin; Kâbe, kulluğun keskin çizgilerle sınandığı yerin; tavaf, sonsuzluğa akıp gitmenin; sa’y, mümin olma sorumluluğunu idrak etmenin; Arafat, Kâbe’den uzaklaşıp sahibine yakın olmanın; Müzdelife, hayatımızı bir film şeridi gibi seyretmenin; Mina, aşırı istek ve arzuları taşlamanın; hac, şeytandan ve kötülüklerden anneden doğulduğu gündeki safiyete ulaştıracak şekilde kaçmanın diğer adı olur.

    Bugün insanoğlunun en büyük sorunlarından olan arzusuna gem vuramama, isteklerini dizginleyememe, tutkularını terbiye edememe hastalığına çare olarak kalplerin rağbetinin Rabbimize olması gerektiği söylenir Kalbin Erbaini’nde. Kalbi imar edecek kitap olarak Kur’an gösterilir. Sayfalarca Kur’an’ın hususiyetlerinden bahsedilir; onu anlamak ve bunun için de onu okumak gerektiğinden, ama anlamak için okumanın yetmeyeceğinden, bunun için hizmetin de gerekliliğinden söz edilir, Mevlana’ya atfedilen bir söze istinaden: “Herkes Kur’an’ı Kur’an’a hizmeti kadar anlar.”

    Kalbin hastalıkları olsun da onun bir tabibi olmasın mı? Hastalıklı kalplerin sahibi bireylerin oluşturduğu toplumumuzda her geçen gün çözülmenin, tefessühün, kokuşmanın, dejenerasyonun dudak uçuklatan örneklerine son sürat şahitlik etmeye devam ederken bizler; hepimizin rahmet yüklü, hikmet dolu mesajların sahibi bir önderin sunacağı reçeteye çok acil bir şekilde ihtiyacımız var. Bu manada sorularımıza cevap, sorunlarımıza çözüm bulabilmek için ümmetine karşı pek şefkatli ve merhametli ve aynı zamanda tabîbu’l kulûb olan Resul-i Ekrem (sav)’in sireti en çok müracaat edilmesi gereken temel bir kaynak olarak bütün ihtişamıyla orada bizleri bekliyor.

    Kalplerin gecesi Kadir gecesidir. Yazar gecenin faziletini gecenin karanlığına değil karanlıkları ortadan kaldıran Kur’an’a atfeder. Aynı şekilde Müslümanların Allah katındaki değerini yücelten de Kur’an’dır. Ne zaman ki insan Kur’an’ın kadrini bilemez olmuştur; işte o vakit beşerin ve ümmetin de kadri düşmüştür.

    Kalplerin sevinçleri bayramdır ve bir mümin, bayramını gittiği yere götürecek kadar güçlü bir insandır. Kalbin mesuliyeti bilmeden konuşmaktır. Hele ki din hakkında her kafadan bir ses çıktığında, bizi birleştirmek için gelen dinin, bizi ayrıştıran bir unsur olarak kullanılmaya başlanması ve din üzerinden toplumsal gerginlik meydana gelmesi kaçınılmazdır. Nifak, kalbin tabiatını bozmaktır, tabii olmamaktır. Mâlâyâni kalbin ağır yüküdür, cennet mâlâyâninin olmadığı bir ödüldür. O yüzden, eğer daha yaşarken yaşadığımız dünyayı cennete dönüştürmek ve cennetliklerin özellikleriyle bezenmek istiyorsak boş, faydasız ve lüzumsuz işlerden uzak durmamızdır bizden beklenen.

    Resul-i Ekrem (sas) kulun işlemiş olduğu her bir günahın kalbine konan siyah bir lekeye dönüştüğünden bahseder. Şayet kul tövbe eder ve o günahından arınırsa kalbi tekrar eski safiyetini, temizliğini, paklığını kazanır; ama kul tövbe etmez ve o günahında diğer günahlarla birlikte ısrar ederse çoğalan siyah lekeler kalbin tamamen kararmasına ve âdeta paslanmasına sebebiyet verir. Bu mecazi anlatım Mutaffifin suresinde de kendine yer bulur, kalpleri pas tutmuştur, şeklinde. Aslında kalbe dair mecazi anlatım sadece bununla sınırlı değildir Kur’an’ı Kerim’de; kalbin sertleşmesinden, katılaşmasından, taştan daha da sert olmasından, kilitlenmesinden, bağlanmasından, kapanmasından, kılıflara bürünmesinden, hatta kalplerin hastalanmasından, gözlerini kaybedip körleşmesinden ve nihayetinde mühürlenmesinden de söz edilir.

    Kadim zamanlarda kalbi işgal eden siyah noktalar ve kara lekeler; inançsızlık, inkârcılık, sevgisizlik, merhametsizlik, kin, öfke, intikam, haset gibi kötü duygu ve düşüncelerle izah edilmiş; yalan, gıybet, dedikodu, kibir, kendini beğenmişlik, bencillik, su-i zan, tûl-i emel gibi illetler kalbi saran siyah noktalar olarak tarif edilmiştir. Fakat günümüzde bu hadisin daha öte anlamlar ifade ettiğine işaret eden yazar, bugüne kadar söylenenleri tasdik etmekle birlikte modern zamanlarda kalplere musallat olan kara lekelerin sağanağa dönüştüğünü de ifade eder. “Bugün kalbin pasını silmek ve her türlü işgalden kurtarmak için bir gönül ahlakına, yürek terbiyesine ve bir merhamet eğitimine ihtiyaç vardır.” diyerek de biz çözüm önerisi sunmaktadır.

    Kendilerinde dua ihtiyacını öldüren toplumlar, genellikle yozlaşmaktan ve çökmekten kaçıp korunamamışlardır. İnsan, hayatı boyunca kazandıkları ölçüsünce değil, aksine tam olarak kendisinde hissettiği yüksek ve aşkın ihtiyaçlar ölçüsünce insandır. O sebeple olsa gerektir ki Resul-i Ekrem (sav), “Allah’ım hayretimi artır.” diye dua ederek kaynağı bilgi olan hayretin talibi olmuştur ve ondan bize intikal eden bütün dua örnekleri, yazarın ifadesiyle “düşünsel öğelerin” ağır bastığı metinleri oluşturmuştur. Yine yazara göre:“Onun duaları Allah’ı tanıma, insanı tanıma, ahlak ve toplumsal usuller, yüce ideallere ulaşma; bireysel, toplumsal ve ahlaki alçaklık, adilik ve tehlikelerden bir korku ve bir kaçış hakkındadır.”

    Kalbin Erbaini, sağanak hâlinde gelen ve insan kalbine musallat olan her türlü kara lekelerden gerek haberdar olmak gerekse zararlarından azami ölçüde korunarak süreci hasarsız bir şekilde atlatmak muradında olan herkes için hem okumaları hem de başkalarının okumalarına vesile olmaları gereken başucu niteliğinde bir kitap. Sahibine sadaka-i cariye olması duasıyla.
  • Biraz uzun bir hikaye ama okumaya değer, vaktiniz varsa tavsiye ederim dostlar…


    Bu Da Geçer Ya Hû
    Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır.Karşısına çıkanlara kendisine yardım edecek,yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.Köylüler kendilerinin de fakir olduklarını,evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini tavsiye ederler.
    Derviş yola koyulur, bir kaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından Şakirin bölgenin en zengin kişilerinden biri olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında başka bir çiftlik sahibidir.
    Derviş Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır,iyi misafir edilir,yer içer, dinlenir. Şakir de ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır…
    Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiç bir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen gerçeğin ta kendisi değildir. Bu da geçer…”
    Derviş Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Bir kaç yıl sonra dervişin yolu yine aynı bölgeye düşer.Şakir’i hatırlar,bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylüler ile sohbet ederken Şakir den söz eder. “Haa o Şakir’mi” der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.”
    Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur.Eski dostu yaşlanmıştır,üzerinde eski püskü giysiler vardır.Üç yıl önceki bir sel felaketinde bütün sığırları telef olmuş,evi yıkılmıştır.Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır.Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkarıdır.
    Şakir bu kez Derviş’i son derece mutevazi olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır…Derviş vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: Üzülme…Unutma,bu da geçer…”
    Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olup biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş,ailesi olmadığı içinde bütün varını yoğunu en sadık hizmetkarı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir Haddad’ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır.
    Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer…”
    Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer…”
    Derviş, “ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır nede mezar. Büyük bir sel gelmiş,tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır…
    O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki ,mutsuz olduğunda umudunu tazelesin,mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın…Hiç kimse Sultanı tatmin edecek böyle bir yüzük yapamaz.Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler.Derviş, Sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir.Kısa bir süre sonra yüzük Sultan’a sunulur.Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: “Bu da geçer” yazmaktadır…
    Alıntı
    Kıssadan Hisse:
    Hayat inişli çıkışlıdır. Her zaman bulunduğumuz durumun gelip geçici olabileceği aklımızdan çıkmamalıdır. Her dert, her sıkıntı, her acı, bize bir şeyler öğretmek, bir ders vermek için Yaratan tarafından gönderilmiş misafirlerdir. O misafirlerin ne istediğini, bize ne anlatmak istediğini anlamak, fazlalığımızı törpülemek, eksiğimizi tamamlamak ve OLmamız gerekene bir adım daha atmaktır, bize düşen, yoksa o misafirlerin getirdiği dertlere, kederlere, sıkıntınlara yenilip, Çaresizlik girdabına düşmek değildir.
    Çaresiz değilsiniz. Çare sizsiniz. Yüce Yaratan insanı güçlü ve kudretli yaratmıştır, her güçlüğün üstesinden gelebilecek bir ruh üflemiştir içine ve İnsanı yer yüzünün Halifesi ilan etmiştir. Bu başka hiç bir canlıya bağışlanmamış bir hediyedir. Yeter ki bunun farkına varıp, gerektirdiği gibi yaşayabilelim…
    Mustafa Murat Güngör
  • Yıldırım Bayezid Han'ın Macar seferinde bulunduğu günlerdeydi. Kızı Hundi Sultan bir gece rüyasında Peygamber efendimizi gördü. Resul-i Ekrem ona:

    "Oğlum Muhammed Buhari ile evlen, sakın beni kırma ve sözümü dinle", buyurdu.

    Temiz ruhlu, edeb ve haya sahibi Hundi Sultan rüyasını kimseye açıklayamadı. Zira onun Süleyman Paşa ile evleneceği söylenmekteydi. Hundi Sultan şaşkınlık ve kararsızlık içerisinde iken, ertesi gece Peygamberimizi tekrar gördü. Server-i alem ona:

    "Eğer ahirette benden şefaat etmemi istiyorsan Muhammed Buhari ile evlen," buyurdu.

    Hundi Sultan'ın artık endişesi kalmamıştı. Resulullah efendimizin tavsiyede bulunması ne büyük saadetti. Ne yüce mertebeydi.
  • Melikşah, Süveydiye'ye kadar uzanmış Akdeniz'i seyretmiştir. Sahilde bulunduğu sırada engin deryanın onun genç ruhuna ilham ettiği derin heyecanın sevkile şan ve şeref dolu geçmiş günlerinin gururlandırıcı hayaline daldığı anda atını dalgalar üzerine sürmüş ve mağlubiyet acısı tatmayan kılıcını üç defa suya daldırmış, "Yüce tanrı bana okyanusa kadar hüküm sürmeyi nasib etti" diyerek sevincini izhar etmiştir.
  • 639 syf.
    ·9 günde
    1. Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.
    2. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrının Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.
    3. Tanrı, «Işık olsun» diye buyurdu ve ışık oldu.
    4. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.
    5. Işığa «Gündüz», karanlığa «Gece» adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.
    6. Tanrı, «Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın» diye buyurdu.
    7. Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.
    8. Kubbeye «Gök» adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.
    9. Tanrı, «Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün» diye buyurdu ve öyle oldu.
    10. Kuru alana «Kara», toplanan sulara «Deniz» adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
    11. Tanrı, «Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar, türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin» diye buyurdu ve öyle oldu.
    12. Yeryüzü bitkiler, türüne göre tohum veren otlar, tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları yetiştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
    13. Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu.
    14. Tanrı şöyle buyurdu: «Gökkubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin.» Ve öyle oldu.

    Tevrat, Tekvin, 1-14.

    Yaratılış üzerine okuduğunuz tahrif olunmuş bu ifadeler, İnce Memed destanını tahrif olmuş İnce Memed 4 üzerine girişi -tekvin de giriş demektir- ve hatta eserin can damarı olan Adem ile Havva tablosuna işaret ediyordu. Okurken aklımdan geçen Tekvin olmuştu.

    Bir gün İnce Memed, Abdüsselam Hoca ile evinin alışverişine çıkar, Abdüsselam Hoca’nın beğendiği tabloların hikayesini baştan sona pür dikkat dinleyen Memed, sıra Adem ile Havva tablosuna geldiğinde bu tablonun da hikayesini dinler. Elmayı yiyen Havva, Adem’e de ikram eder… İşte ondan sonra olanlar olur. İlk insandan söz eden ve ciddi tasvir ayrıntıları içermesi gereken bu tablonun anlatımı burada biter.
    İlk yaratılan insanın bu Dünya üzerinde Hz. Adem olduğunu biliriz. Yeryüzünde cismen onu biliriz, babamızdır, atamızdır. Yeryüzünü yaratan Tanrı, suların üzerinde dalgalanan ruhuyla – ne şiirsel bir anlatım!- ışığa ol emrini vermesiyle ışığı yarattı. –İslam’daki “kün feyekün” anlayışı- Işığın iyiliğini fark eden Tanrı, onu karanlıktan ayırdı. Hz. Adem neslini sürdürdü, insanlar çoğaldı –hayır artmadı.-İnsanlarla birlikte iyilikler ve kötülükler çıktı ortaya.

    Ve Tanrı İnce Memed’i yarattı, sonra Arif Saim’i. Arif Saim’in kötülüğünü gördü ve onu İnce Memed’den ayırdı; yarattığı günün gecesine eş eyledi. Yaratılışı bize bu alemde böyle gösterdi. Keskin sınırlara sahip olan anlayışın naslardan meydana geldiğini işte tahrif olmuş bu din anlayışından rahatlıkla anlayabiliyoruz. Her iyiliğin içinde kötülük, her kötülüğün içinde bir iyilik olabileceğini tek doğru anlayışından sıyrıldığında kuantumla birlikte ifade etmeye çalıştık. Kuantum, Yin-Yang buna ne denirse, bütün bir ağacın tüm dallarından fışkırmış tomurcuk erguvan fikirleri ihtimal dahilinde inceledik, “salt” doğruya değil; çeşitliliğin zenginliğine inandık. Paradigmalar şimdi bize bunu fısıldıyor, paradigmalarımız değişince yeniden buna çekidüzen verecek yepyeni bir anlayış meydana getireceğiz. Belki Küçük Prens’in B-612’sinden RTE-2023’e geçtiğimizde. –Kalbim sıkıştı bir an.-

    İnce Memed serisinin son kitabına erişmenin sevinciyle başladığım bu eser de nihayet buldu. İnanılmaz bir duygu yoğunluyla okuduğum bu eseri, abartılı ve efsanevî üslûbuyla birlikte tasvirleri sebebiyle çok sevmiştim. Oluşturduğu ekibi; İnce Memed’i ve hiçbiri figüran kalmayan her biri kahraman denebilecek karakterleri tek tek sevmiştim. İnce Memed 1 için hissetiklerim öyle olumlu ve nahif şeylerdi ki; bunu şöyle ifade etmek isterim:
    İkiye ayrılmış incir gibiydi dudakları, birbirine değdikçe ballanan; incirden akan damla damla sütü kağıda zamk diye iliştirmiş beyaz, bembeyaz kelimeleri bir keramet usulü görüyordum. Görüyordum, bana gösteriliyordu.

    İnce Memed 1 kitabı, İnce Memed 2’den daha iyiydi. İnce Memed 3 ise İnce Memed 1’den. Şöyle formülize edebilirim; İnce Memed 3 > İnce Memed 1> İnce Memed 2.
    E peki, İnce Memed’e n’oldu? Yahut şöyle sormalı; İnce Memed’de ne oldu? İnce Memed’de neler olmadı ki… Bütün normlar kirli birer çamaşır gibi serildi ulu orta, ardından biz –ben, zihnimdeki fikirler, bundan evvel okuduğum ve oturttuğum yüce fikirler, kutsalım.- hayretler içinde bu kadar kara lekeyle karşı karşıya kaldık... Hayret edişimizin sebebi; dünyadan kopuk oluşumuz, insanları bilmeyişimiz; anlayıştan bihaber oluşumuz değildi. İdeal form olarak sunulan İnce Memed’in dahi ideal formun fersah fersah idealden uzak olmasıydı.

    İnce Memed kimdi? İnce Memed, bir eşkıya mıydı? İnce Memed, safi yürek miydi? İnce Memed, uzun ince bir yolda incelikli bir hayta değil miydi? Çakırdikenliğin ortasındaki çelik diken değil miydi? Hani koruyucuydu, saftı; pür-i paktı İnce Memed… Biz öyle düşlemiştik, bize o ruhu vaadetti Yaşar Kemal, vaadinden döndü sonra da. İnce Memed’le birlikte yürekli Anadolu kadını tiplemesinden oldukça uzak bir profil çizimiyle kelam ressamlığına halel getirmediyse de zihnimize bir kara sürdü. Koyu, kara – asla siyah değil- kapkara lekeler sürdü. Çıkarması belki bir iki dileğe, arz-ı hale bakar; ancak daha başka ümitlerimizi de aldı.

    Yaşar Kemal, bir ideolojiden sıyrılıp yazacaktı sandım, zira bana Dünya vatandaşlığından da söz etmişti. Evet, bunlar onun vaatleri, hiçbir saplantılı fikri bir düş gibi anlatmayacak zalimin yanında olacak; sevecek; sevmekten söz edecek; sayacak ve bununla muteber olacaktı. Bunun teberik olduğunu anlatacaktı bize. Hiçbir kutsala dokunmadan, hiçbir kalbi incitmeden hem de. İşte benim başından beri beklediğim de hep bu oldu kendisinden. Ölçüt; vaatler, değerlendirme sonucu; vasatın altı. Ölçüte uyumsuzluk vasatın altını getiriyor. Sola çarpık bir dağılım eğrisi vardı işte bu eserde.


    Toplum naslarından, tahrif olmuş dinin dogmalarından sıyrılamamış ve içindeki kara yılanı susturamayıp sürekli tıslayan bütün karakterlerin diline sirayet etmiş bir şey vardı; İslam dininin kutsallarını bir paçavra gibi ele alışı. Söylediklerim anlaşılmıyor, tahmin ederim. Anlaşılmaktan vazgeçeli epey oldu, dert etmiyorum. Ancak söylemek istediklerim ve belki kendime söylemek istediklerim var. İnce Memed 4’te Yaşar Kemal, kutsal addettiğim değerlerime dokundu. Bilirim, yazarlar köylünün ağzından yazmayı, onları birebir ifade etmeyi; yaşatmayı severler. Okuyucuya onun gözünden bakacak şeyler sunmak isterler. Hatta bunun ifadesini başarıyla sunanlara hayranlıkla bakılır. İslami öğretilerin dogmaların sorgulandığı bir başka eser okumuştum; Orhan Pamuk, Sessiz Ev. Doktor Selahattin ve Babaanne’nin ağzından dinlediklerim de bu öğretileri tanrıtanımaz ve dogmalara sırt dayamış iki kutbu temsil ediyordu, bununla birlikte hiç rahatsız etmemişti. Ancak bu eserde gördüğüm oydu ki eserin başından itibaren din sömürüsü yapılmıştı. Dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz tane ayet yazılı gömlek –ya hu besmeleyi dahil etsen zaten altı bin altı yüz altmış altı tane ayet var, bu ne çeşit bir bilgisizlik-, Hz. Adem ve Hz. Havva tablosu, ağzında mühür olan Allah yazılı bir mübarek at, Ali’nin(!) Düldülü, Muhammed’in (!) bineği Burak… Anacık Sultan’ın mühürlü yüzüğü, ziyaretin duvarındaki Zülfikar, kılıç odur ki Allah diyene el verir kılıçlar… Ayetler, hadisler… İlah benimsenmiş Aliler(!)… İnce Memed’le bir tutulmuş Aliler(!) … Bir sıradan vatandaş gibi “Ali” diye bahsedişler… Bir ocağın odun taşıyıcısı gibi bahsedilen Muhammedler(!) Bu eser, kelime işçiliği mahiyetinde bir şaheserse bile mana itibariyle sömürüyü kabul etmeyen bendeniz için bir felaket. Belki silah doğrultsa belki çıkıp “Allah Allah” nidalarından sonra gayrinizami hareket etse bu denli dokunmazdı. Hal-kal birlikteliğini görmediğim hemen hemen her şeyden Sibirya soğukluğu şiddetinde uzaklaşmam söz konusu olduğu için İnce Memed de Hürü Ana denen o kadın da buna el açan buna gülen Seyran da; bunların işte tam da böyle oluşunu şefkatli bir tabloda anlatan Kemal de… Hepsi birer fiyasko. Vasat demek bile bir derecedir bu artık varta.
    Keşke, daha düzgün bir üslup ile yazılsaydı şu yazılanlar… Keşke, zira şu Hz. Adem ve Havva’nın tablosu üzerine konuşsaydım, hayallerin ürünü olan Hz. Ali figürüne ağlasaydım.

    Şimdi şu din konusunu biraz daha açalım:
    "Peygamberimizin tasviri olmazmış. Onun yüzü ışıktanmış da tasvire gelmezmiş, Abdülselam Hocam söyledi" dedi Memed üzülerek.

    "Öyleyse bana kara kaşlı, ela gözlü Alimin, yavrumun tasviri yeter" dedi Hürü Ana. " Ben bundan sonra hemen namaza başlayacağım, Düldül atın binicisi, eli çatal kılıçlı, savaşa girince Zülfikarı yüz arşın uzayan Alimin huzurunda namazsız abdestsiz duramam. Yaşım da geldi geçti, bundan sonra ben, hele güzel Alimi de bulunca namazımı hiçbir zaman kazaya koymamalıyım."

    Kurnaz kurnaz Seyranla Memedin yüzüne baktı, şefkatle onlara gülümsedi:
    " Siz gençsiniz siz yavrularım, siz de benim gibi bir ayağı çukurda olunca kılarsınız çocuklarım," dedi. Memede döndü, " Sen adam öldürdün," diye yüzünü yere eğerek konuştu, " ama seni Alim bağışlar, namaz kılmasan, oruç tutmasan da bağışlar. Ben onu biliyorum, çok düşümde gördüm Alimi. Düşümde bana hep gülüyordu. İyidir Alim, iyilerin iyisidir. O da çok adam öldürdü, kötü adamları öldürdü. Allah onu bağışladı, üstelik de cennetini ihsan buyurdu. Alim seni bağışlar, cennetini de ihsan buyurur... O da senin gibi fakir fıkaranın ekmeği olmaya uğraşır.
    S.230

    Namazın toplumdaki algısını gördüğümüz ve normalleştirildiği, üzerine gülüşüldüğü bu diyalogda bir şey daha var: İnce Memed’in Çukurova’ya ayak bastı basalı varlığını hissedip cismine dokunamadığı elini uzatıp elleyemediği o şey: Yaşar Kemal’in zihni vardı, ona bu kitapta İnce Memed dilince diyebiliriz ki “İnce Memed’in kurdu” vardı. Hz. Ali ki şanlı, muzaffer, payidar, ilim kapısı, Allah’n aslanı bir “mücahid”dir. Gelmiş İnce Memed’le bir tutmuş bu kör olasıca kurt. Adı batasıca bu kurdun başka kapı aralayışları da var; oruç tutmasa da olur bağışlayan Ali’dir. Rabb yerine koyduğun kimdir? Yani bir kurgu eser dahi olsa böyle mesnedsiz ifadeler kanımı çekiyor. Ellerim buz kesiyor ve hatta okurken parmaklarım titriyordu. Bunlar bam teli meseleler… İnce Memed’i ünlendiren kaleminden ziyade eserlerini çeviren Tilda Kemal’dir.

    Eserde İnce Memed’in Hatçe’den olma evladı söz konusu bile edilmemiştir. Bütün bir memleketi komün paydada düşünmüş olan İnce Memed kendi öz bir kanından, canından olan evladını adam akıllı iki saat düşünmemiştir. Ancak yıllarını bu memleket için harcamıştır. Aslında eşkıya değil, derdim, İnce Memed. Zira ne çaldı, ne zina eyledi ne başka bir gayrinizami hareket. Ancak eşkıya, çalıp çırpmaktan adam öldürmekten daha başka bir şeymiş. İnce Memed, kendi özüne yabancıymış; içindeki kurtla birlikte. Dağlara çıkışı neden? Bir evlat, bir can için. Kendi evladı neydi ya? Seyran’dan olma evladın da sözü pek edilmedi bu eserde, hoş İnce Memed 5 olsaydı onda da söz edilmezdi bu örgüyle. Yaşar Kemal, bu eserinde girişi ve sonu sabit tutuyor; tema aynı, zalimler değişiyor, mazlumlar değişmiyor. Hatta inanmayan açsın son sayfasına baksın 1,2,3,4’ün.

    Bunca emekle okuyup –vaktiyle- hayran olduğum bu eserin sinemalaştırılmasını çok istemiştim. Bizden evvel el yapmış zaten sinemasını. Kitap sanat evreninde çok geniş bir yer tutar zihnimde. Edebiyat bir sanattır ancak edebiyatsız sinema, sanat değildir. Bu yüzden bunca kelime işçiliğine ve okuma emeğime –özsaygı- saygı duyarak kendi zihnimde bütün karakterleri oyuncularla özdeşleştirerek okudum. Belki böyle benim gibi “o karakter ille de yaşamdan biri olacak” diyenlere bir fikir olur. Bulunamayanlara da fikir önerirsiniz, taşlar oturur.

    İnce Memed- İsmail Hacıoğlu
    Abdi Ağa- Erol Taş
    Kel Hamza- Mustafa Avkıran
    Abi Ağa’nın Yeğeni- Yadigar Ejder
    Topal Ali- Dalyan Topatan
    Yüzbaşı - Hikmet Taşdemir
    Asım Çavuş- Turgut Özatay
    Döne Ana- Fatma Girik
    Ferhat Hoca- Murat Soydan
    Murtaza Ağa- 404 not found
    Molla Duran- Feridun Çölgeçen
    Anacık Sultan- Aliye Rona
    Battal- Halil Ergün
    Kasım-Tanju Gürsu
    Hatçe- Zeynep Çamcı
    Seyran- 404 not found
    Tazı Tahsin- 404 not found
    Zeynullah Efendi- Ali Şen
  • Yüce allah beni Atalarımın ocağına padişah yapınca Şeri iki ve benzeri olmayan halk Teala hazretlerine tazarru ve niyaz ile münacatlar eyledim ey asuman u zeminin yaratıcısı ve ey insü cinin ve ve hayvanların rızık vericisi kerim ve rahim olan Rabbim haremi hassın olan beytullahın ki o kabe i saadet penahdır bulunduğu Mekke i mükerreme ile iki cihan fahri Habibin Muhammed Mustafa’nın mezarları saadetlü Merkad i Hümayunlarının olduğu Medine’yi Münevver’e’nin Süpürgeciliğini bana nasip eyle. Yavuz Sultan Selim Kayı 3: Haremeyn Hizmetinde Mehmet MAÇ