AKS-İ SADÂ
Gözümde vahşet-i hûnîn-i şems-i garibe bak,
Sesimde ufku soran muhteriz, derin ve uzak
Bu ra’şe… reng-i şeb-âlûd-ı zülf-i mağmûmum,
Bu dişlerimde gülen kanlı rûh-ı mesmûmum,
Bu cebhemin düşünen rengi, titreyen bu elim,
Riyâh-ı leyle-i yeldâyla sönmeyen emelim,
Hulâsa ben… Bana ey reh-neverd-i fâni, bak!
Erîke-dâr-ı zer-iklîli olduğum âfâk,
Ne oldu bilmiyorum, sorma, ey yabancı, bırak,
Ve bil ki râhımı zulmette eyledim ta’kîb,
Ne gölgeler, ne fusûl etti pâyımı terhîb,
Mesâfeler bana sihr-i hayâli öğretti;
Denizlerin ebedî gayz-ı târ ü mümtedi,
Başımda her gece bî-hiss, bî-emel, bî-dâr,
Nücûmu söndürerek yırtılan büyük rüzgâr
Vuhûş-ı rûhumu zehriyle etti perverde; .
Dolaştığım o derin uzlet-i mükedderde
Sularda encümü her akşam eyleyip târâc
Ölen güneşlere onlarla işledim bir tâc;
Kopardığım o nücûmun kalırdı bende zeri,
Zer-i nücûm ile nakş oldu pâyımın eseri,
Ukûs-ı vahşeti ta’kîbe koştuğum gecede;
Bütün semâ düşüyorken tahayyül ü vecde,
Nücûm u hâba karışmış münevver ü muzlim
Sükût-ı nâ-mütenâhîye mezc-i rûh ettim:
Girerdi ruhuma âheste, katre katre semâ,
Erirdi bende bütün şübhe-i beka vü fenâ