Eylesün besmeleyi nakş-ı murâd-Mâh-ı zer levha-i zerrîne sevâd
Besmele altın bir taç, söz şehrine yol gösteren bir parmak, Hz. Muhammed (s.a.v)'in Livâü'l Hamd'ı ve Kur'ân hazinelerinin bekçisi olarak tavsif edilir.
Sayfa 17 - Acar Bilgi Merkezi Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
"Bütün bu yüzyıllar boyunca kadınlar, erkeği olduğundan iki kat büyük gösteren bir ayna görevi gördüler, büyülü bir aynaydı bu ve müthiş bir yansıtma gücü vardı. Böyle bir güç olmasaydı dünya hâlâ bataklık ve balta girmemiş ormanlardan ibaret olurdu. Savaşlarda zafer kazanıldığı duyulmazdı. Hâlâ geyiklerin iskeletleriyle kırık koyun kemiklerini birbirine sürter, çakmaktaşı verip koyun derisi ya da gelişmemiş zevkimizi hangi basit süs eşyası tatmin edecekse onu alırdık... Çar ve Kay zer ne taç giyerler ne de tahttan inerlerdi. Uygar toplumlarda hangi işe yararlarsa yarasınlar, bütün şiddet ya da kahramanlık eylemlerinde aynalar gereklidir. İşte bu yüzden Napoléon da Mussolini de kadınların erkeklerden aşağı olduğunda bu kadar ısrarcıdırlar, eğer onlar aşağıda olmasalardı kendileri büyüyemezlerdi. Bu da çoğunlukla kadınların erkeklere gerekli olduğunu kısmen de olsa açıklamaya yarıyor. Ayrıca erkeklerin, kadının eleştirisi karşısında ne kadar tedirgin olduklarını, aynı eleştiriyi yapan bir erkeğin verebileceğinden daha fazla acı vermeden, erkeği daha çok öfkelendirmeden kadının, bu kitap kötü, şu resim zayıf filan demesinin nasıl olanaksız olduğunu da açıklamaya yarıyor. Çünkü eğer kadın gerçeği söylemeye başlarsa aynadaki görüntü büzülür; erkek hayata uyum sağlayamaz olur. Kahvaltıda ve akşam yemeğinde kendini dan bir kat daha büyük görmezse hükümler vermeye, vahşileri uygarlaştırmaya, yasalar koymaya, kitaplar yazmaya, süslenip ziyafetlerde nutuk çekmeye nasıl devam eder?" Ekmeğimi didikleyip kahvemi karıştırırken, ara sıra da sokaktaki insanlara bakarken bunları düşündüm. Ayna görüntüsü çok önemli, çünkü zindeliği besler, sinir sistemini harekete geçirir. Kaldırın o görüntüyü, o zaman erkek ölebilir, tıpkı kokainsiz kalan kokainman gibi. O görüntünün büyüsü altında,
Sayfa 40 - 41 - İki
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Doktor, ateşe götürülürken Zer-Taç'ın söylediği şiiri düşünüyordu. Ona; tövbe et Şah seni affedecek demişler, genç ve güzel kadın da buna şöyle cevap vermişti: "Ben ne ateşin çektiği pervâne, ne de kurbanlık koyunum. Ben düşünen baş, inanan gönülüm!"
Sayfa 165 - Ötüken Neşriyat 2000 Baskısı·Kitabı okudu
AKS-İ SADÂ Gözümde vahşet-i hûnîn-i şems-i garibe bak, Sesimde ufku soran muhteriz, derin ve uzak Bu ra’şe… reng-i şeb-âlûd-ı zülf-i mağmûmum, Bu dişlerimde gülen kanlı rûh-ı mesmûmum, Bu cebhemin düşünen rengi, titreyen bu elim, Riyâh-ı leyle-i yeldâyla sönmeyen emelim, Hulâsa ben… Bana ey reh-neverd-i fâni, bak! Erîke-dâr-ı zer-iklîli olduğum âfâk, Ne oldu bilmiyorum, sorma, ey yabancı, bırak, Ve bil ki râhımı zulmette eyledim ta’kîb, Ne gölgeler, ne fusûl etti pâyımı terhîb, Mesâfeler bana sihr-i hayâli öğretti; Denizlerin ebedî gayz-ı târ ü mümtedi, Başımda her gece bî-hiss, bî-emel, bî-dâr, Nücûmu söndürerek yırtılan büyük rüzgâr Vuhûş-ı rûhumu zehriyle etti perverde; . Dolaştığım o derin uzlet-i mükedderde Sularda encümü her akşam eyleyip târâc Ölen güneşlere onlarla işledim bir tâc; Kopardığım o nücûmun kalırdı bende zeri, Zer-i nücûm ile nakş oldu pâyımın eseri, Ukûs-ı vahşeti ta’kîbe koştuğum gecede; Bütün semâ düşüyorken tahayyül ü vecde, Nücûm u hâba karışmış münevver ü muzlim Sükût-ı nâ-mütenâhîye mezc-i rûh ettim: Girerdi ruhuma âheste, katre katre semâ, Erirdi bende bütün şübhe-i beka vü fenâ
Sayfa 182
Doktor, ateşe götürülürken Zer-Taç'ın söylediği şiiri düşünüyordu. Ona; tövbe et Şah seni affedecek demişler, genç ve güzel kadın da buna şöyle cevap vermişti: "Ben ne ateşin çektiği pervâne, ne de kurbanlık koyunum. Ben düşünen baş, inanan gönülüm!" Ama Zer-Taç dövüşmesini öğrenmiş, ondan sonra dövüşmüştü. Ya bu gök ekine benzeyen çocuklar?.. Onlar daha dövüşmesini bilmiyorlar ki... Peki çare?.. Çaresizlik Doktor'un içini mıncıklıyor, didik didik ediyor, derisiz, cılk etlerine tırnak geçiriyordu. Kitabı mumun ışığına tuttu ve cümleyi gördü: "Gün akşamlıdır devletlim; dün doğduk, bugün ölürüz!.." Evliya Çelebi, sanki bu defa, vahşi yaylaların dev delikanlısının ağzından, bütün bir milletin adına, Allah'a sesleniyordu.
Sayfa 162·Kitabı okudu
Perî-i Hürriyet
Edip serâir-i eb’âdı câ-be-câ târâc, Göründü dest-i ümîdimde bir mükevkeb tâc. Zalâm-ı leylede mer’iydi râh-ı zer-kârî Ve oldu her şeye bir ra’şe-i ziyâ sarî. Kızıl ve gölgeli kıvrıntılarda gizlenmiş O hüsn-i müskiri sarmıştı lerze-i hâhiş. Gözünde katre-i zerrîn-i ihtisâs ü heves, O gizli sîneyi sarsardı bir menekşe nefes. Zer-i hayâl ile perverde nâşinîde, târî Şükûfelerle örülmüştü zülf-i leyl-eseri. Gülen dudakları zulmette kanlı bir güldü Ve gözlerim onu görmekle âşinâ buldu. Bilirsin, ey gülen âsûde-rûh u çehre kadın, Leyâl-i vahdet ü gurbetde beklenen sendin!
Sayfa 249·Kitabı okudu
Şiir