En yakın gördüğüm yaralanma kendim. Terk edilmiş bir köydeydik, eski bir terörist köyü. Yani teröristler yüzünden köy daha önce boşaltıl-mış. Dağlar, tepeler, vadi uzanıyor. Eruh taraflarında teröristleri kova-layan başka bir tabura yardıma gittik. Ağır silahları kurduk, mayın döşenmiş, o kadar kişi geçti, kısmet işte... Bir gürültü duydum, "ya timleri geçti ya da roket attılar" dedim. Hissetmiyorum, kulaklarım uğulduyor. Yere düşene kadar kendim olduğumu anlamadım. Mayın eşiğinin içine düştüm, çukuruna, taşlar falan, ayağımı yaktı. Mayın parçaları... Parçalar vücudumu oksijen kaynağı gibi yakıyor. Bir taraftan Allah Allah diye, bir taraftan da "anneme haber vermeyin" diye bağırıyorum. Helikopter falan çağrıldı. Herkes bağrışıyor, ama insanın kendi devresi daha çok tutar. Beraber yiyip içip beraber eğitim aldığın için. Ağlayanlar genelde onlardı. 15-20 dakika sonra helikopterler geldi. Tugay da dört tabur, dört helikopter. Kayalık bölge, inmesi zor oldu. Helikoptere altıncı kez böyle bindim. Mürettebat aynı, astsubay elimi tuttu, "tamam aslanım, koçum," diyor, "daha hızlı uçurun". Hızı belli, insan bir an önce gitmek istiyor... Acı, yanık acısı, sinir acısı. Taburdaki asteğmen doktor iki yerden turnike yaptı. Sonra Siirt ve Diyarbakır'da birer müdahale daha. Bayıldım, sonraki gün ayılmışım. Dördüncü gün Ankara'daydım... Yedi sekiz gün eve haber verdirtmedim. Haber verince, annem, babam, dayılarım Ankara'ya geldiler..