Yoşiya'ya kadar bütün krallar, dinin merkezîleşmesi üzerinden değerlendirilirken, Yoşiya'dan sonra böyle bir uygulama görülmez; Yoşiya zamanına kadar Davut düzenli bir şekilde ve önemli bir kişi olarak hikâyelerde yer alırken, daha sonrasında kendisinden bahsedilmez; o halde bu, Yoşiya'yla ilişkilendirilebilecek bir kırılma noktasına ve konuya bakış açısındaki değişimi gösteren kanıtlara sahip olduğumuz anlamına gelir. Bu iki yeni kanıt, Yoşiya'da bir son ve kırılma olduğunu gösteren diğer kanıtlarla da uygunluk gösterir. Kanıtlar, Tesniyeci tarihin ilk edisyonunun yazar-editörünün, Yoşiya'nın hükümdarlığı döneminde yaşayan biri olduğunu gösterir. Bu yazar-editör aynı zamanda Yoşiya'yı destekleyen biriydi. ​Bunlar, Tesniye'yi ve ondan sonra gelen altı kitabı yazan kişiyi nerede ve hangi zaman diliminde arayacağımızı bilmek için, benden öncekilerin ve benim Kutsal Kitap'tan çıkardığımız ipuçlarıdır. Artık bu kişinin ne zaman yaşadığını biliyoruz: Yaklaşık olarak MÖ 622 civarında. Nerede yaşadığını da biliyoruz: Yahuda'da ve neredeyse kesin olarak biliyoruz ki Kudüs şehrinde. Ancak şu soru hâlâ cevap bekliyor: Kimdir bu yazar?
Sayfa 152
1000Kitap
İstanbul seyahatinden muzdarip olup olmadığını sordum.
Bana ızdırap veren, dedi, yalnız İslâm'ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi, onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basîret gözü böyle körleşirse iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate maruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa! (Tarihçe-i Hayat 622.sh - Risale-i Nur)
Din
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
“FELEK BİR GÜN SALAKKEN” 61. oyunu oynamak üzere, temmuz sıcağında gene geliyorum Kuşadası’na. Otele iniyorum. Gene kapılarda karşılanıyorum. Odama çıkarılıyorum. Artık 622 yazmıyor odamın kapısında, bir plaket var: “O. FERHAN ŞENSOY DAİRESİ” Göbek adım da göz önünde bulundurulmuş. Güzel!
Johann Wolfgang Von Goethe
Doğayı kavramak ve doğrudan kullanmak az insana nasiptir. Onlar idrak ile kullanım arasında kolayca bir hayal uydurur, bu hayal kolayca yerleşir ve asıl konu ve kullanım sebebi unutulur. 621 Aynı şekilde büyük doğada, en küçük çemberin içerisinde yaşananların aynısının gerçekleştiği, kolayca idrak edilemez. Tecrübeyle bunu öğrenmeye zorlandığımızda nihayetinde razı geliriz. Sürtünen kehribar tarafından çekime uğrayan saman en muhteşem gök gürültüsüyle akrabalık içerisindedir, hatta bire bir kendidir. Bu mikromegik durum birkaç başka durum için de geçerlidir. Ancak bu saf doğa aklı bizi hemen terk eder ve yapaylığın kötü ruhları bizi zapt ederek her yerde geçerliliğini sağlamaya çalışır. 622 Yaşadıkça, aslında doğaya hükmetmek için en yüksek haliyle var olan insanı gördükçe, aslında kendisini ve kendisinden olanları şiddetli ihtiyaçlardan kurtarması gereken insanı gördükçe, içim fenalaşıyor. Önceden hatalı olarak yerleştirmiş olduğu bir kavramdan yola çıkarak, bütün bunların tam aksini yapışını, kendi istediğini yapışını izledikçe ve nihayetinde temelin geneli talan olduğundan, bireyi de acınası biçimde berbat ettiğini görmek gitgide içimi acıtıyor. 623 Seyre açık olan hep aynı dünyadır, daima izlenen veya sessizleşen. Daima aynı insanlardır doğru veya yanlışta yaşayan, ilkinde ikincisinden daha rahat olarak. 624 Batılı komşularımızın en yeni felsefesi, insanın ve de ulusların ne kadar böbürlenirse böbürlensinler ve aynı şekilde, daima doğuştan gelene geri döneceklerini kanıtlamıştır. Doğası ve yaşam tarzının belirleyicisi o olduğuna göre, başka türlü olması mümkün müdür ki? 625 Fransızlar materyalizme yüz çevirdiler ve ezeli özün açıklamasında ruh ve cana daha fazla yer verdiler. Duyumculuktan koptular ve insanın doğasının derinliklerinde kendiliğinden bir gelişim
Felsefe
BİZANS Altıncı asırda Bizans şarktan İran'la, Kafkas'larda Hazer Türkleriyle, Balkanlarda ise Bulgar Türkleriyle komşu idi. Bizans bir sükût hâlinde idi. Kumar masaları, hamam eğlenceleri, zevk ve safâ almış yürümüştü. Taht kavgalan bu sükûtu kolaylaştırıyordu. Bundan faydalanan Afrika Umum Valisi Herakliyūs, kuvvetli bir donanma ile İstanbul'a geldi ve tahta geçti. Bundan önce İran Şahı Nüşirevân Kadıköy havâlîsine kadar ilerlemişti. İran ve Yunan mücadeleleri pek eskidir. Her ikisi de dünyaya hâkim olmak sevdasında idiler. Bu mücadelelere en fazla Sûriye topraklanı sahne oluyordu. Milâdî 616 yılına kadar Sûriye'de katliamlar devam etmişti. Acemlerin istilälanı sırasında burada Hristiyanlardan 90 binden fazla insan öldürülmüş- Herakliyüs, Hazret-i Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicret yılı olan Milâdî 622 tarihinde kuvvetli bir ordu ile yürüyerek İranlıları Nineva civarında dehşetli bir mağlubiyete uğrattı. Herakliyüs İranlıları yenip tekrar ele geçirdiği Kudüs'e girdiği zaman, İslâm Peygamberi Hazret-i Muhammed'den kendini İslâm dinine davet mektubu aldı. Bu nâmelerden ileride ayrıca bahsedeceğiz. Herakliyüs o zaman hiç hatırına getirmiyordu ki, on sene sonra bu İslâm Peygamber'inin orduları, onun ordusunu Ecnadin maharebesinde mağlub edecekler, kendisi de ağlaya ağlaya Suriye'yi terk edecektir. Bu asırda Rumlar Avrupa'da Gotlar'ın hücumuna uğramışlardı. Hunlar da Şarktan Roma'yı tehdit ediyorlardı. Gerek İran ve gerekse Bizans'ta din ve mezhep kavgaları oluyordu. Bu din mücadelelerine Yahûdîler de karışıyor, onu körüklüyorlardı. Yahudiler Hristiyanları, Hristiyanlar da Yahudileri fırsat buldukça öldürüyorlardı. Yalnız devlet adamları değil, din adamları da ellerini kana bulamaktan çekinmiyorlardı. Her taraf kan içinde idi. "Yahudiler o devirde Rumlardan intikam
Sayfa 9
Müslüman siyaset teorisinin kökenleri Hz. Muhammed tarafından 622 yılında Medine’de kurulan devlete uzanıyordu. (..) Peygamber devletin başındaydı ama bu rolde dini olmaktan çok siyasi bir lider olarak algılandı. Müslümanlar onun peygamberliğini ve siyaseti harmanlayan liderlik modelinin Kuran’da bahsi geçen Yahudi peygamberler Musa, Davud ve Süleyman’dan geldiğini düşündüler. Her üçü de, hem siyasi liderlerdi hem de vahiy alabiliyorlardı. Hz. Muhammed 632 yılında aniden öldüğünde, belli bir varisi yoktu ve müminler topluluğu ilk Müslümanlardan biri olan Hz. Muhammed’in eşi Ayşe’nin babası Ebu Bekir’in liderliği konusunda uzlaştı. Müslümanlar Hz. Muhammed’in ölümüyle vahyin sona erdiğine ancak onun tarafından kurulan siyasi devletin sona ermediğine inandılar. Ebu Bekir’in rolü ümmetin siyasi liderliğini üstlenmekti ancak dini rehber olamazdı. Söz konusu rolü için uygun bir terim sunan bir söz dağarcığı olmadan, Ebu Bekir sözlük anlamıyla “Allah’ın resulünün halefi” anlamına gelen Arapça Halifetü’l Resulullah unvanından hareketle halife unvanını aldı.
Sayfa 65·Kitabı okudu