Gecenin bir yarısı... Kedim Güneş masanın bir köşesinde kıvrılmış derin bir uykudayken, ben Emil Michel Cioran'ın o zifiri karanlık dünyasına dalmış durumdayım. Gündüzleri okulda, o cıvıl cıvıl öğrencilerin arasında koştururken hissettiğim yaşam enerjisinin tam zıddı bir evren bu. Sınıftaki o bitmek bilmeyen hareketlilikten sonra Cioran okumak, insanın kendi içine doğru yaptığı sessiz ve bir o kadar da sarsıcı bir çöküş gibi.
Cioran'la tanışmam da bazı kitaplarda olduğu gibi hep bir ertelemeyle oldu. Çürümenin Kıtabı’nı 5 sene önce okuduktan sonra sırada: Umutsuzluğun Doruklarında... Adı bile insanın üzerine ağır, ıslak bir hırka gibi çöküyor. Bazen okuduğum kitapların sadece edebi bir metin olmadığını, yazarın ruhunun kâğıda dökülmüş kanı, irini olduğunu düşünürüm. Bu kitap tam olarak böyle. Yazarımız bu satırları 20'li yaşlarının başında, intiharın eşiğinde gezinirken ve ağır uykusuzluk hastalıklarıyla boğuşurken yazmış. Ölüm, hiçlik, anlamsızlık, acı...
Şimdi dediklerinizi duyar gibiyim: "Neden bu kadar karanlık, umutsuz bir kitabı okuyup da içimizi karartalım ki? Hayat zaten yeterince yorucu değil mi?"
Bunu ben de kendime sordum okurken. Ama cevabım çok basit: Çünkü Cioran "mış" gibi yapmıyor. Bize sahte umutlar dağıtmıyor, "her şey güzel olacak" yalanlarına sığınmıyor. İnsanın içindeki o en karanlık dehlizlere elinde cılız bir mumla bile inmiyor; doğrudan karanlığın kendisine teslim oluyor. Bazen birilerinin çıkıp acının ve umutsuzluğun ne kadar gerçek ne kadar insani olduğunu yüzümüze vurmasına ihtiyaç duyuyoruz. Cioran sizin sırtınızı sıvazlamıyor, sizinle o büyük boşlukta oturup susuyor. Ve yalandan bir tesellidense, acınıza eşlik eden bu dürüstlük çok daha kıymetli.
Bu kitabı okurken arka planda hep bir şeyler çaldı. Son iki senedir popüler kültür gibi