Friedrich Schlegel: Lucinde ve Fragmanlar
FİKİRLER 1. Felsefenin pratik kısmından daha fazlası olabilecek bir ahlakın gerekliliği ve hatta başlangıçları giderek daha açık hâle geliyor. Artık dinden bile söz ediliyor. İsis’in peçesini yırtıp gizemi açığa çıkarma zamanı geldi. Tanrıçanın görünüşüne dayanamayan kaçsın ya da yok olsun. 2. Rahip, yalnızca görünmez dünyada yaşayan ve onun için görünür olan her şeyin ancak bir alegori doğruluğu taşıdığı kimsedir. 3. Ancak sonsuzla ilişki içinde anlam ve amaç vardır; böyle bir ilişkiden yoksun olan her şey bütünüyle anlamsız ve amaçsızdır. 4. Din, kültürün her şeyi canlandıran dünya-ruhudur; felsefe, ahlak ve şiirin yanında dördüncü görünmez öğedir. Ocakta korunan ateş gibi çevresine yumuşak bir sıcaklık yayar ve ancak dışarıdan zorla müdahale edildiğinde korkunç bir yıkıma dönüşür. 5. Zihin bir şeyi ancak onu bir tohum gibi içine alıp beslediği ve çiçek ile meyveye dönüştürmesine izin verdiği ölçüde anlar. Bu nedenle ruhun toprağına, hiçbir yapaylık ve gereksiz eklemeler olmaksızın kutsal tohumlar saçın. 6. Ebedi yaşam ve görünmez dünya yalnızca Tanrı’da bulunur. Tüm ruhlar onda yaşar. O, bireyselliğin bir uçurumudur; yalnızca o sonsuzca doludur. 7. Dini özgürleştirin ve yeni bir insan ırkı doğacaktır. 8. “Din Üzerine Konuşmalar”ın yazarı şöyle der: Zihin yalnızca evreni anlayabilir. Hayal gücünü devreye sokarsanız bir Tanrı’ya ulaşırsınız. Tam da böyledir; çünkü hayal gücü insanın ilahi olanı algılama yetisidir. 9. Gerçek bir rahip her zaman sempatiyi aşan bir şey hisseder. 10. Fikirler sonsuz, bağımsız, durmaksızın hareket eden, tanrısal düşüncelerdir. 11. Mantık ancak din aracılığıyla felsefeye dönüşür; felsefeyi bilimden daha büyük kılan her şey ondan gelir. Ve sonsuz zenginlikte bir şiir yerine, dinin yokluğu bize yalnızca romanları ya da bugün sanat denilen
Felsefe
Yazı uzun gibi okumadan geçme
Alıntır… kim yazmıştır, Kime yazılmıştır Onu da bilmiyorum Biraz uzun gibi ama Ben ince ince okudum, Cümleler çok kısaydı Bir alt cümleye geçmek bu kadar mı zordu Okudum Boğazıma dizildi kelimler Direkt kopya aldım, Burada paylaşmak istedim …🖋️ biR’ münZ’evî üstâd… Dün işimden istifa ettim. Ne iki hafta önceden haber verdim,ne “biraz daha dayanayım” dedim. Sadece bir dilim pastayı masada bıraktım, çantamı aldım ve kızımın evinden çıktım. İşverenim kızım Zeynep’ti. Maaşım neydi biliyor musunuz? Altı yıldır “sevgi” sandım. Ama dün anladım ki, bizim aile ekonomisinde benim sevgimin piyasası yokmuş. Yeni alınmış bir tabletin yanında hiç yokmuş. Benim adım Emine. 64 yaşındayım. Devlete göre emekli hemşireyim. Emekli maaşı olarak yatan kısıtli para ile İstanbul’un kenar semtlerinden birinde yaşıyorum.
Alıntı
Reklam
KEMALİSTLER NİÇİN ARAPÇAYA DÜŞMAN...
David Crystal'in Dillerin Katli isimli eserinden “Belki de bir gün öğrenilecek dil olarak sadece İngilizce kalır. (…) Eğer bu gerçekleşirse bu gezegenin yaşadığı en büyük entelektüel felaket olur.” Allah, meleklerine Âdem aleyhisselâmın, dolayısıyla insaniyetin kemâlini "tâlim-i esma" ile göstermişti. Yâni onların bilemedikleri isimleri Âdem efendimiz bilmişti. Maşaallah. Melekler de o kemâle insafla secde ettiler. Dille gösterilen büyüklüğü kabul ettiler. Fakat İblis etmedi. Ve İblis o günden beri kelimelerimizi unutturmaya çalışıyor. Prof. Dr. David Crystal'ın "Dillerin Katli" isminde bir kitabı var. Altbaşlığı da şöyle: "Bir dilin ölümü bir milletin ölümüdür." Yıllar önce okumak nasip olmuştu. İstifade etmiştim. Hatta, Kur'ân'da, "dillerin farklılığı'nın neden "âyet" olarak zikredildiğini de daha derin kavramamı sağlamıştı. Meselâ bir yerinde deniliyordu ki: “Her dil, belli bir evren modeli, dünyanın anlaşılmasına yarayan bir "gösterge sistemi" oluşturur. Dünyayı tanımlamak için 4000 farklı yolumuz varsa bu bizi zengin kılar. Ekoloji konusunda olduğu kadar dillerin korunması konusuna da eğilmeliyiz.” Dillerin korunması. Peki ne için? Çünkü "şahit olduklarımızı anlama" sürecini etkileyenlerden birisi de dillerimiz. Dilimiz varlığı nasıl tasnif ettiğimizi belirleyici bir rol oynuyor. Dilin yaşattığı mânâlar üzerinden varlık da anlam kazanıyor. Her insan bildiği diller üzerinden düşünebiliyor. İnsanlıksa bilinen bütün diller üzerinden... **“Dilinin yapısının insanın entelektüel başarısının önemli bir şahidi olduğu göz önüne alınırsa dilbilim dünyasındaki genetik çeşitliliğin kaybı […] muhtemelen biyolojik dünyadaki genetik çeşitliliğin kaybından bile önemlidir. [...] Biyolojik çeşitliliğe olan ihtiyacı destekleyen görüşler dil için de geçerlidir. […] Artan
Eskimemiş Eskiler
Derslerden nefes alıcak vaktim olsa okuyacağım kitaplar: Unutulmuş Büyüler ve Terk Edilmiş Öyküler (3 aydır okuma çabasındayım) Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar (okuyacağım güya geçen hafta filan başladım) Kitle Psikolojisi Sevme Kusurları Aforizmalar (Kafka'nın hayatını delip deşip herşeyini araştırdığım için şuan adamın tüm kitaplarını okumak istiyorum) Babaya Mektup (ağlayacağım) Milena’ya Mektuplar (ağlayacağımvol2) Ölüm Defteri 2 (seriyi bitirmek istiyorum animeyi bitirdim) Akhilleus’un Şarkısı (OKUMAYA KORKUYORUM) Cursed (meraktan gebereceğim) Scarlet (elimde var zaman YOK) R. U. R. – Rossum'un Evrensel Robotları (ÇOK MERAK EDİYORUM) Bir Yaz Gecesi Rüyası (SHAKESPEARE YANİ FAZLA SÖZE GEREK YOK OKUMAM GEREK) yarın 9'dan 18'e kadar dersim var yani gene zaman yok bu akşam kitabımı yazma çabasına gireceğim ki ödevlerim hala yetişmedi portal izlemek ve ödev yapmak dışında yaptıpım tek şey nefes almak (o da şüpheli) 👍🏿
Duygu ve Düşünce
50 Yaş Üstü Hayatta Kalmanın Nobel Ödüllü Versiyonu
Onlar sadece başka bir nesil değil; onlar gerçekten hayatta kalma sanatının kitabını yazmış, üzerine de bir fincan demli çay eşliğinde önsöz eklemiş eli öpülesi bir nesildir. Psikolojileri kaya gibi sert, refleksleri ve her işleri anne terliği gibi jet hızlı, hem de boomerang gibi isabetli ve özenliydi. Daha 4 yaşında annelerinin ruh halini Wi-Fi sinyali gibi okurlardı. 8 yaşında evin anahtarı teslim edilir ve tek talimat verilirdi:“Yemek buzdolabında. Isıt ama taş gibi otur” Taş gibi otur” kısmının bilimsel tanımı hala tartışmalı… Ama bir gerçek vardı; Taş gibi oturmayı denemeye kalkınca, önce sandalyede durur, sonra kanepeye kayar, bir bakmışsın yerde minderin üstünde,evde dikiş makinesine makara takıp parça kumaş bulup dikiş dikme denemeleri , en sonunda mutfakta buzdolabının kapağını açmışsın,yoğurda şeker ekleyip kendince tatlı yapmışsındır.Baktın olmuyor evdeki leblebiye şeker katıp havanda döver ,ağzında leblebi tozu varken konuşmaya çalışır komiklik yapardı. Ve o an fark edersin ki: Taş gibi oturmak, hiçbir çocukluk enerjisi teorisine uymayan imkansız ötesi bir görevdir. Bu enerji bir yerde patlak verirdi… Mesela evde otururken birden sahne sanatları furyası başlardı. Önce süslü püslü, rengarenk davetiye hazırlanırdı.Kalemler, pullar,simler hatta bazen anneden gizlice sıkılan kokulu parfüm bile devreye girerdi ki davetiye daha “özel” olsun. Sonra mahalledeki tüm çocuklara dağıtılırdı: “Şölenimize Hoşgeldiniz🎉🎈Yarın saat 15.00’da gösterimiz var🎁🎊Gelmeyen üzülür!” Bahçesi geniş olan bir arkadaşın evi seçilirdi. Ve orası bir anda açık hava tiyatrosuna dönüşürdü. Herkese bir görev dağılımı yapılırdı: Kimi skeç oynar, komik sahnelerde herkes gülmekten kırılır. Kimi şarkı söyler, yanık sesiyle bahçedeki tavuk bile dinlemeye dururdu. Kimi taklit yapar,bazen
Hayat ve İnsan
us | 2025 | 7/9 | tekâmül
emretimur.com/2025/07/us-2025... Us Emre Timur hangi çağda yaşamak isterdiniz? bu, bazıları için, bir parça kutsallık bir parça da romantiklik yükledikleri bir, eski yüzyıl seçimi oluyor. eskilerin iyi olduğuna şartlanmışlar vardır. veya hiç var olmamış olan asr-ı saadet, yani mutluluk dolu bir yüzyılı özleyen… dünya tarihi hep kan, ter, acı ve sömürü ile dolu oldu. bu hiç değişmedi. savaşlar ve yalanlar hiç bitmedi. hiçbir dönem de öyle masalsı filan değildi. sokrates iki bin dört yüz yıl önce şunu dedi; “gençler bozuluyor.” asurlular da var kıyametin çok yakın olduğu. hristiyanlar da 1000 yılında bekliyordu kıyameti çünkü dünya artık tahammül edilmez derecede bozulmuştu. biliyorsunuz, 2012 yılı da geçti kıyametsiz. ahlak, töre, toplum, hayat devamlı bozuluyor mu yoksa değişiyor mu? 40 doğumlular 60 doğumluları çocuksu ve asi buldu. 60 doğumlular 80 doğumluları çılgın, şımarık… 80 doğumlular 2000 doğumluların telefonuna kafayı taktı ve 2000 doğumlular da 2020 doğumluların robotlarla kurduğu dostluğu anlamsız bulacak belki. yani bu bakış yeni değil. hep oldu. ‘nerede’ imiş, ‘o eski bayramlar’? ‘şu gençlerin hâline bak’ imiş! ‘hepsinin elinde bir telefon var’ imiş… eski neslin z kuşağı’na duyduğu nefret ve kıskançlığın kökeni, kaybettikleri hormonlarına ve yaşamadıkları çocukluklarına duydukları hasretten geliyor. sanki kendileri uzaya çıktı da ayaklarına gençler asıldı. zamanlarında neler olup bitti, kitaplar yazıyor işte. menderes’i onlar asmadı mı? asılırken onlar susmadı mı? gençler şunu sormalı: siz ne halt ettiniz? kitap bulamadılar da mı okumadılar? okusaydılar. efendim sevdiklerini söyleyememişler; söyleseydiler. fakirlik varmış. gençlerin mi suçu bu? kahvelerde sigara dumanıyla kalan beyinlerini zehirlerken, gençlerin
Felsefe
Reklam
Reklam