Onlar sadece başka bir nesil değil; onlar gerçekten hayatta kalma sanatının kitabını yazmış, üzerine de bir fincan demli çay eşliğinde önsöz eklemiş eli öpülesi bir nesildir.
Psikolojileri kaya gibi sert, refleksleri ve her işleri anne terliği gibi jet hızlı, hem de boomerang gibi isabetli ve özenliydi.
Daha 4 yaşında annelerinin ruh halini Wi-Fi sinyali gibi okurlardı.
8 yaşında evin anahtarı teslim edilir ve tek talimat verilirdi:“Yemek buzdolabında. Isıt ama taş gibi otur”
Taş gibi otur” kısmının bilimsel tanımı hala tartışmalı…
Ama bir gerçek vardı;
Taş gibi oturmayı denemeye kalkınca, önce sandalyede durur,
sonra kanepeye kayar,
bir bakmışsın yerde minderin üstünde,evde dikiş makinesine makara takıp parça kumaş bulup dikiş dikme denemeleri ,
en sonunda mutfakta buzdolabının kapağını açmışsın,yoğurda şeker ekleyip kendince tatlı yapmışsındır.Baktın olmuyor evdeki leblebiye şeker katıp havanda döver ,ağzında leblebi tozu varken konuşmaya çalışır komiklik yapardı.
Ve o an fark edersin ki:
Taş gibi oturmak, hiçbir çocukluk enerjisi teorisine uymayan imkansız ötesi bir görevdir.
Bu enerji bir yerde patlak verirdi…
Mesela evde otururken birden sahne sanatları furyası başlardı.
Önce süslü püslü, rengarenk davetiye hazırlanırdı.Kalemler, pullar,simler hatta bazen anneden gizlice sıkılan kokulu parfüm bile devreye girerdi ki davetiye daha “özel” olsun.
Sonra mahalledeki tüm çocuklara dağıtılırdı:
“Şölenimize Hoşgeldiniz🎉🎈Yarın saat 15.00’da gösterimiz var🎁🎊Gelmeyen üzülür!”
Bahçesi geniş olan bir arkadaşın evi seçilirdi.
Ve orası bir anda açık hava tiyatrosuna dönüşürdü.
Herkese bir görev dağılımı yapılırdı:
Kimi skeç oynar, komik sahnelerde herkes gülmekten kırılır.
Kimi şarkı söyler, yanık sesiyle bahçedeki tavuk bile dinlemeye dururdu.
Kimi taklit yapar,bazen