“Açık bir hakikati yadsımak ne kadar gülünçse, böyle bir hakikati savunmak için büyük sıkıntılara girmek de o kadar gülünçtür ve bana kalırsa hiçbir hakikat hayvanların da insanlar gibi düşünce ve us ile donatılmış olduklarından daha açık değildir.”
“Tarih kitapları, tarihsel süreci bölümler, sonra elde ettikleri parçaları peşpeşe sıralayarak tarihsel süreci kendilerince yeniden kurarlar.
Tarihe daha rahat baktığımızda, doğası gereği bölümlenmeyen, sürekli bir devinimle karşılaşırız. Orada tarihi görünür kılan tarihsel olay çok yönlü nedensellikle devinerek tarihsel gerçekliği ortaya çıkarmaktadır. Tarih çalışmalarının amacı, bu tarihsel gerçekliği kavrayıp anlaşılır kılmaktır. Tarihi öğrenmek, olayların ardında, onlarla kendisini göstermeye çalışan tarihsel gerçekliği öğrenmektir. Burada tarihi kendi süreci içinde kavramak önem kazanır.
Bölümlemeci tarih anlayışının göz ardı ettiği bu durum, kimi zaman gerçekliği çok kuşkulu yargılara da varır. Örneğin şu tür saptamalarla karşılaşırız: ‘İnsanlar önceleri mitoslara inanıyorlardı. Bütün bilgileri mitosları oluşturan öykülerle sınırlıydı. Sonra felsefe başladı ve mitoslar dönemi bitti. İnsanlar artık sorgulayan bir anlayışla hareket etmekteydiler. Daha sonra bilimsel yaşama geldi, pozitif dönem başladı ve felsefenin yerini bilim aldı...’
Ne felsefenin başlamasıyla mitoslar sona erdi ne de bilimin başlamasıyla felsefe sona erdi. Bunlar her zaman birbirlerinin içindedirler ve hep etkileşmektedirler. Bunları birbirinin ardına yerleştirmek, bir sıra düzenine sokmak, aralarındaki gerçek ilişkiyi, etkileşimi göz ardı etmektir.”
“İnsan doğasının hiçbir zayıflığı genel olarak SAFDİLLİK dediğimiz şeyden, yani başkalarının tanıklığına çok kolay bir şekilde inanmaktan daha evrensel ve dikkat çekici değildir.”
“Dini inancı olmayan insan, vicdanını [salt] psikolojik olgu olarak kavrayan insandır; bu olgu karşısında duraksar, çünkü vicdanını hesap vermesi gereken son nokta olarak görür. Ama vicdan hesap vereceğimiz son nokta değil, sondan önceki bir noktadır. Dini inancı olmayan insan anlam arayışı yolunda vicdanın ötesine geçmezse, vicdanın ötesini sorgulamazsa, erken bir noktada durmuş olur. Zirveden önceki noktada durmuş diyebiliriz. Ama neden ilerlememektedir? Bastığı ‘sağlam zemin’den ayrılmak istemediği için; çünkü esas zirve görüş alanı dışındadır, bir sis perdesinin arkasında kalmaktadır ve sisin içine girmeye, bilinmeze dalmaya cesaret edememektedir. Bu cesareti yalnız, dindar insan gösterir. Bir insanın durduğu, diğerinin ise yolun son bölümünü kat etmek üzere yoluna devam ettiği noktada her ikisinin de birbirlerine kin duymadan vedalaşmaları neden mümkün olmasın?”
''Dinsel deneyim mutlaktır. Tartışılmazdır. Tek söyleyebileceğiniz, hiç böyle deneyim yaşamadığınızdır, karşınızdaki de şöyle söyler: 'Ama ben, yaşadım'. ve tartışmanız burada sona erer. Tüm dünya din konusunda ne düşünürse düşünsün, dinsel deneyim yaşamış biri, kendisine hayat, anlam ve güzellik kaynağı olan ve dünyaya ve insanlığa yeni bir parlaklık veren büyük bir hazineye sahip olmuştur. Barışa kavuşmuştur.
Böyle bir hayatın yasal olmadığını ve böyle bir 'pistis'in [iman] sadece sanrı (illüzyon) olduğunu hangi ölçüte dayanarak söyleyebileceksiniz?
...
Peki, gerçek bir sanrıyla iyileştirici bir dinsel deneyim arasındaki fark nedir? Fark, sadece kullanılan kelimelerdir. Örneğin şöyle söyleyebilirsiniz: Hayat, çok kötü sonuçları olan bir hastalıktır, ölümle sonuçlanıncaya kadar uzun yıllar ayak sürüyüp durur; veya, sıradanlık, genelleşmiş bir yapısal hatadır; veya insan, ölümcül derecede aşırı büyük bir beyne sahip bir hayvandır. Belirtilen bu düşünce tarzı, hazımsızlık çeken ve sürekli homurdanan kişilere özgü bir ayrıcalıktır.
...
Bu tür deneyimler, sizin ve sevdiklerinizin yaşamını daha sağlıklı kılıyor, daha çok güzelleştirip, daha tam ve doyurucu hale sokuyorsa, güvenle şunu söyleyebilirsiniz: 'Bu, bana Tanrı'nın bir lütfudur.”