Kızılay tarafından cayır cayır yanan koyu kırmızı bir rüzgâr eşliğinde, uzun mu uzun, körüklü bir otobüs geldi o sırada, bir iki kez yaylanıp etrafa keskin mazot kokuları saçarak kaldırımın kenarında durdu. Toz toprak içindeydi bu otobüs, camları el izleriyle kaplıydı ve içi de birbirine yapışmış, yüzleri görünmeyen bulanık gövdelerle doluydu.
Onlar böyle lâfı sakalından tutup derede tepede, dağda bayırda gezdirmeye başladı mı ortalıkta boşa dönen, kayışı kopmuş hayalî bir kasnak takırtısı yankılanıyordu sanki. O sırada her kafadan bir ses çıkıyordu hâliyle, cümleler amansızca birbirine giriyor, bazıları daha doğarken ölüyor, bazıları uzun süre can çekişiyor, bazıları da yaşasa bile o hengâmede mutlaka sakat kalıyordu. Dişe dokunur türden olanlar da evin içinde çalkalanıp duran gürültünün köpükleri arasında kaybolup gidiyordu zaten, işitilse bile ancak yakında oturan birkaç kişi tarafından işitiliyordu.