Her anı ölüdür. Şimdi sen de bir anısın. Sen de ölüsün. Her zaman benimle birlikte olan, birlikte taşıdığım, yaşadığım sözcüklerime dönmem gerek. Sözcüklerim olmadan o gökyüzüne nasıl dayanabilirdim .
Varoluşun bir amacı olabilecekse bu acı çekmektir, insan en çok kendine ağırdır ve düşünmenin laneti üzerimize olmuştur...(fakat bunu yol'a dönüştürmek eriyen zamanda mümkün değil midir?)
En güçlü olduğumuzu sandığımız,dünyalar yarattığımız, odacıklarında kaybolduğumuz zihin sarayımızı yıkan yine tam olarak hissedilen o güç değil mi? Zırhlar bürünsekte en başında elmanın kurdu içinden yaratılmıyor mu? Yani o en güvenilen tek kalemiz sonunda tuzla buz olmuyor mu?..
Kurtuluşumuz, aydınlığımız sandığımız; aklımız, düşüncelerimiz, fikirlerimiz bizim tam olarak çıkmaz sokaklara düşmemize neden olan, gps'imizi saptıran o çıkmaz yollar değil mi?
Peki hâl böyleyken bu alacakaranlıkta bir yol bulunur mu? Ya da varsa nasıl bulunur?
Düşünmek acı çekmekse, çekilen acılarla keskinleşen sirkemizin (düşüncelerimizin) küpüne zarar verme ihtimali de yok mudur? Bu zarar en güçlü gördüğümüz yerde bizi en savunmasız bırakan bir yara olmaz mı?
Hiçbir şey kesin değilken ve tüm mutlaklar muğlaklaşmışken içine süzüldüğümüz, bizi daha da derinlere çeken boşluğumuzla nasıl yüzleşiriz?
Emil Michel Cioran bizi kitabıyla hem bu karanlığa kendi çapında olabileceği en şairane şekilde çağırmış hem de dört bir yandan kuşatan cevapsız sorularla ruhumuzu daha da sancılı bir boşluğa bırakmamıza neden olmuştur. Çünkü ona göre düşünmek bir kurtuluş, bir çıkış kapısı, insanı yücelten bir sıçrama noktası değil aksine yaşanan belki de en estetik yenilgidir...
Düşmeye, dağılmaya, yenilmeye... Düşüncelerin Günbatımı