“ Abdülmecit kedileri hiç sevmez. Onları uğursuz sayar. Nahit Sırrı’nın Sultan Mecit’e mabeyin katipliği yapmış bir kişinin seksenlik torunundan öğrendiğine göre bu nefret gülünç bir korkudan ya da çocuksu bir tiksintiden kaynaklanıyor değildir. Bunun bir geçmişi vardır. Gecelerini, daha doğrusu gündüzlerinin çoğunu pek “ânidane ve âkılâne” geçirmemekle ün salmış bu padişah, sabahları bir süre Kur’an okumadan yapamıyordur. Bir sabah yine böyle Kur’an okuduğu bir sırada, sözünü ettiğimiz seksenli torunun bilmediği bir nedenle bir an için odadan ayrılır. Dönüşte sevgili kedisinin- o güne gelinceye değin kedilere büyük düşkünlüğü vardır- kutsal kitabın sayfalarını kirlettiğini hem de didiklediğini görür.
O susak ağızlılara bu saray odalarının kibarlığın da ne?
Padişah-ı Alempenah o saat kediceğize ağzının pehrizini verir. Bir daha da yanına kedileri uğratmaz.”
Payıma düşen toprak parçası
Senin de payına düşer:
Ayrılık ayrılık yok
Ölüm nefesinde nasıl olsa.
Ama henüz vakit erken
Daha gün
Karşı apartmanın balkonunda
Dur bakalım hele
Ben salata satayım
Şair Leyla Sokağı’nda
Sen yine koş
Bez fabrikasındaki
Tezgahının başına
Ölüm içimde
Ölüm dışımda
ölüm talihsiz aşımda
Ölüm kuru başımda
Teselli benim gözyaşımda.”
O gece Sabahattin ile Cahit, kırk yılın tanışığı imişler gibi söze girerler. Cahit genç ozanlara gösterdiği ilgiyi ondan da esirgememiştir. Cahit şiirde yoğun bir anlatımdan, dizeyi düzgün söylemekten yanadır. Sözü döndürüyor, dolaştırıyor hep bu kavramlara getiriyordur.
“Dize sözcüklerin sıkıştırılmış bir düzeni olmalı, bir solukta söylenmeli,” diyordur.
Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rıfat‘ın ölçüsüz, uyaksız, imgeden arınmış, yalın bir anlatıma yönelmiş şiirlerini ilginç buluyor ama bunların kendi birimlerine uymadığını açıklıyordur.”
“İlk dize Tanrı vergisidir, ondan sonra çalışma gelir,” diyen Valery’nin sanat anlayışına da pek yakın düşer bu matematik Sebahattin bir an bile matematiği gözden uzaklaştırmaz. Bu yüzden şiire de “Büyülü matematik,” der.
Ne ki, büyü, yüzdeyüzüyle ilk dizededir.