Native Content Manager @ Demirören Medya
“Her okur oturduğu koltukta birer Crusoe’dur.” (Alberto Manguel)
"Ben cenneti hep bir çeşit kütüphane olarak düşlemişimdir." (Jorge Luis Borges)
Son 10 gündür bu kitapla yatıp kalkıyorum desem yalan olmaz... Okuma serüvenimde bu kitap bir kilometre taşı oldu benim için. Nedenlerini dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Çünkü anlatacak gerçekten çok şey var bu kitapla ilgili. Hepsini bir incelemeye sığdırmak mümkün olamayacağı için kendimce önemli gördüğüm bazı konuları masaya yatıracağım... Hazırsanız başlayalım o halde:)
----------------------
Ara sıra fırsat buldukça tekrar okumalar yapmaya çalışıyorum. Öyle ki, 15-20 yıl önce okuduğumuz bazı kitaplar zaman aşımına uğrayarak bugün hiç okumadığımız kitaplarla eşit seviyeye gelebiliyor. O yüzden kendinizce özel olduğunu düşündüğünüz bazı kitapları yıllar sonra tekrar elinize almanızda fayda var! Nereden nereye geldiğinizi ölçmek için de güzel bir test oluyor bu tekrar okumalar... Ben açıkçası kendi adıma çok katkısını görüyorum...
Uzun zamandır yeniden okumayı düşündüğüm iki kitap vardı kafamda; Albert Camus'nün Yabancı 'sı ve Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli ... İki kitabın da ilk okunmaları üzerinden en az 15-20 yıl geçti...
Çok bilinçli bir tercih değildi benimki ama iki eseri de okuduktan sonra anladım ki, ard arda okumak için bundan daha güzel bir ikili az bulunurmuş gerçekten de :)
Zaten akademik çevrelerde ve benzeri araştırma gruplarında, özellikle 'karşılaştırmalı edebiyat' denildiğinde en çok okunan ve incelenen kitapların başında geliyormuş bu ikili... Gerek yazarlarının hayata bakış açısı, gerek karakterlerin orijinalliği, farklı bir iç dünyaya sahip olmaları ve yaşamlarında kesişen pek çok benzerlik, karşılaştırmalı okumalar için harika malzemeler sunuyor size... Meursault ve Zebercet için evrensel edebiyatın iki kardeşi veya iki sırdaşı tabirini kullanabiliriz:)
Diğer
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Son zamanlarda 'tarihçi' adı altında ortaya çıkıp Atatürk'e, onun aile fertlerine, Türkiye'nin kurucu kadrosuna ve daha pek çok manevi değerimize olmadık iftira ve hakaretler savuran bir grup şarlatanın, çeşitli basın ve medya kanallarında bir tarım böceği gibi, bir kımıl gibi her geçen gün çoğalması karşısında, İlber Ortaylı gibi değerli bir tarihçinin Atatürk hakkında bir kitap kaleme alması, açıkçası beklediğim ve çok da şaşırmadığım bir durumdu.
İnternette, İlber Ortaylı'nın bu kitabı bazı ticari kaygılarla yazdığını ileri süren yorumlara da rastladım. Ben kitabı okurken kesinlikle bir ticari kaygı izine rastlamadım açıkçası. Kaldı ki, kitap yazılırken böyle maddi bir kaygı da güdülmüş olabilir. Eğer böyle bir durum varsa ve ülkenin yetiştirdiği en değerli tarihçilerinden biri olan İlber Ortaylı'nın 70 küsür yaşında böyle kaygıları varsa, bu onun değil bizim, yani Türk toplunun ayıbıdır diyerek giriş faslını kapatıyorum...
Kitap genel olarak Atatürk hakkında bildiğimiz, yanlış bildiğimiz ya da hiç bilmediğimiz pek çok detayı içinde barındırıyor. Ortaylı, tarihe ve tarih yazımına bir popüler kültür öğesi ya da bir siyasi yaranma aracı olarak değil, tamamıyla bir bilim olarak bakıyor. Eserini kaleme alırken tarih biliminin gerektirdiği tüm kaideleri tek tek uygulamış. Bunu yaparken de ayrıca sınıfta ders verir gibi öğretici bir üslupla tarih okumanın ve tarih yazmanın inceliklerini okur ile paylaşmış. Günümüzde tarih adı altında nasıl çizgiden çıkıldığını, bir şekilde ele geçirilen ve resmi olmayan belgeler ya da şahsi anılar üzerinden birilerinin bu işi nasıl sulandırdığını o naif çizgisini bozmadan kendi üslubunca anlatıyor ve dikkatimizi bu yöne çekiyor.
Kitapta sadece belge ve bulgulara dayanan tarihi gerçekler bulunmuyor. Ortaylı, kendi birikimi ve karşılıklı
Her ne kadar geç kalmış bir buluşma olsa da öncelikle Mehmed Uzun'la ve kitabıyla beni buluşturan #30997659 etkinliğinde Esra Kurt hanım başta olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ederim...
En baştan vurgulamak isterim ki; konu olarak çok farklı, dil ve anlatım yönünden çok zengin, zihnimde bıraktıkları açısından çok değerli bir kitap okudum arkadaşlar... Bunca karmaşa ve ayrıştırmanın içinde; insanlar sürekli birbirinden uzaklaştırılmaya ve birbirine düşürülmeye çalışılırken, her şeye inat, bir Kürt yazarı tanımanın, Mehmed Uzun özelinde Kürt edebiyatına bir nebze olsun yaklaşmanın keyfini yaşadım...
Bu etkinlik bir yazar etkinliği olduğu için Mehmed Uzun'a birkaç satır değinmeden geçmek olmaz diye düşünüyorum. Hayatını ana dilini savunarak, dilinin, edebiyatının mazisini araştırarak, bir dilin neden yasak olduğunu sorgulayarak ve kendi dilinde edebiyatın tüm zenginliğini, tüm güzelliğini içinde taşıyan eserler vererek geçirmiş bir yazar Mehmed Uzun... Yıllarca sürgünde yaşamak zorunda kaldığı İsveç'te dahi bu sevda ve gayretinden asla ödün vermemiş; hem yurt içinde hem de yurt dışında çok geniş bir çevrenin saygısını kazanmayı başarmış bir aydın... Her ne kadar kendisi yaşarken yaptıklarının, yazdıklarının tam karşılığını alamamış olsa da, ben inanıyorum ki bugün var olan ve bundan sonra gelecek olan nesiller bu değerli aydına gecikmeli de olsa hak ettiği değeri verecek ve onun daha fazla kitap dostu tarafından tanınmasına katkıda bulunacaktır...
Uzun'la tanışma kitabım Yaşlı Rind'in Ölümü ise yazarın 1987'de yayınladığı bir kitap... Bana yazıldığı tarihten 30 yıl sonra okumak kısmet oldu nedense!
Kitabın iki baş karakterinden biri olan Serdar, kitabın yazarı Uzun'un yaşadığına
Emile Zola 'nın yirmi yılı aşkın bir sürede yazdığı , içlerinde ''Nana, Germinal, Bir Aşk Sayfası, Meyhane '' gibi ülkemizde çok tanınan eserlerin de bulunduğu, yirmi kitaplık ROUGON-MACQUART serisinin ilk kitabı.
Kitapta yazar, serinin ilk kitabı olması nedeniyle, öncelikle her iki ailenin de nasıl oluştuğunu, yani nasıl ortaya çıktıklarını bize anlatıyor. Bunu yaparken de esas itibariyle, Fransa'daki 1848 ve 1851 yıllarındaki devrim ve karşı devrim olayları sırasında yaşananları ön plana çıkarıyor. Bu sırada güzel ama dramatik bir aşk hikayesini de bize aktararak kitabın duygusal yönden de ağırlık kazanmasını sağlıyor.
Babaları farklı, anneleri bir olan Pierre Rougan ve Antonie Macquart , kişilik ve yaşam tarzı olarak ayrı yapılara sahip olsalar da, alçaklık, menfaatçilik, zenginlik hırsı ve bencillik yönünden aynı karaktere sahip iki üvey kardeştir. Kitapta birbirine düşman bu iki kardeşin hayatı ve çekişmeleri dönemin siyasi ve sosyal olaylarıyla birlikte özdeşleştirilerek bize aktarılmaktadır.
Kitap süper bir akıcılıkla yazılmış olup, Zola'nın mükemmel insan iç ve dış dünyası ve doğa tasvirleriyle süslenmiştir. Baştan sona kadar sürükleyiciliğini kaybetmeden okunmaktadır.
Ben, seriyi okumak isteyenlerin , öncelikle bu kitaptan başlamalarını tavsiye ederim. Çünkü bundan sonraki 19 kitap, bu kitabın bir devamı özelliği taşımaktadır. Ama yazarın ustalığı sayesinde her kitabın kendi başına bağımsız olarak okunma özelliği taşıdığını da bildirmek isterim.
Serinin tamamı henüz Türkçe'ye çevrilmemiş durumda. Halen iki kitabın( 6 ve 19 nolu kitaplar) Türkçe çevirisi bulunmamakta. Türkçe'ye çevrilenlerin bir kısmını ise çok önceleri yapılan baskılarının tükenmiş olması nedeniyle piyasada bulmak çok zor. Hele bunlardan bazılarını sahaflardan bile temin etmek