Selim Üstüner

Selim Üstüner
@SelimUstuner
Z <3 11.06.2026 Mâzi tarlasının hâsılâtının, mürûr-i zaman süzgecinde un ufak olup nisyân derelerinde inhilâle maruz kalmaktan, ehemmiyeti ve müessiriyeti sebebiyle kurtulması kanaatimce icab etmiş olan kısmıdır yazdıklarım.
Kur'an'ın modern muhatablarının, vahy-i ilahî'yi Kur'an çevirilerinin penceresinden seyretmeleri ve şâşâlı iddialarını yine bu çeviriler düzeyinde temellendirmeyi yeterli görmeleri, -içinde bulundukları zemin hesaba katıldığında- neredeyse kaçınılmaz bir sonuçtu. Çünkü sadece halk değil, aydınlar da çevirilere muhtaç olmuşlar, herhangibir fikri savunmak için herhangibir çeviriden alınmış birkaç ayet, meselelerin hall u faslında kâfi görülür olmuştu. Tefsirlerden söz etmek, klasik otoritelere başvurmak ve anlama/yorumlama faaliyetlerinin de ister istemez bir usûl ve erkânının bulunduğunu îmaya kalkışmak, artık “Kur'an’ın saflığını bozmak, bizi geri bıraktıran sebepleri diriltmeye çalışmak, en önemlisi Allah’ın Kitabı ile halk arasına girmek" anlamını kazanmıştı... ...Kur'an'ı herkesin anlayabileceği bir dile, Türkçe'ye çevirme teşebbüsleri, işbu çerçeve dolayımında mânâ ve ehemmiyetini kazanmış, tâbiri câizse antik hurafelerden kaçmak ve kaçınmak isteyenler, bu sefer modern hurafelerin eline esir düşmüşlerdi. Anlam'a ulaşmak için, anlam'a ulaşabilmenin en karmaşık yollarında yürümeyi marifet sanmak, metnin dilini ve bağlamını gözardı ederek, yeni bir dil ve yeni bağlamlar dolayımında anlam'a kavuşulabileceğini ümit etmek, daha da ilginç olanı, metin'le kendisi arasında ulemâ'nın durmasına tahammül edemezken, yetersiz çevirmenlerin yetersiz çevirilerine razı olup bu zaafı dile bile getirmemek... Türkçe Kur'an çevirileri tarihinin, anlam'ın tarihinin en trajik safhasını teşkil etmesi işte bu yüzdendir.
Sayfa 182
Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu'nun daha 1952'lerde sarfettiği şu sözler, Kur'an'ın Türkçe'ye çevrilmesi projesini tatbike koyanların ne yaptıklarının farkında olduklarını, çeviri hareketinin siyasî ve kültürel sonuçlarını ise önceden hesapladıklarını gayet açık bir surette gözler önüne sermektedir: “Kur'an'ı Türkçe'ye çevirmeğe bizi zorlayan sebep din kitabımızı anlama hakkından ibaret değildir. Bu işi zorlayan sebeplerden biri de uluslaşmadır. Tarihin gösterdiği gerçek şudur: her yerde 'uluslaşma' dediğimiz olay din kitabının ana dile çevrilmesiyle başlıyor; 'ulusallık olayı' ulusun din kitabını kendi diliyle düşünmesinden ayrılamıyor. Nitekim Rönesans devrimi uluslararası bir dinin ana dillere çevrilmesiyle karakterlenmektedir. İşte Avrupa uluslarının Rönesansında görüldüğü gibi eğer din kitabımız olan Kur'an'ı anadilimize çevirecek olursak şu sonuçlar meydana gelecektir: 1. Anadilimiz Arapçanın geleneklerine aşılanıp yozlaşmaktan kurtulacaktır. 2. Türkler kendi dillerini Arapça’dan aşağı görmekten kurtulacaklardır. (Baltacıoğlu, 1952: 33-61; krş. 1957a: 1-6; 1957b: 6-9) Baltacıoğlu'nun, Türkçe bir çeviriden beklenen faydaları sıralarken dinî denebilecek herhangibir neticenin istihsaline işaret etmeksizin, doğrudan 'uluslaşma' olgusuna atıfta bulunması boşuna değildir. Çünkü kendisi Kutsal Kitab çevirilerinin 'siyasî' karakterini gayet müdrik olarak konuşmaktadır.
Sayfa 179
Cumhuriyet idarecilerinin, gerek dil’in gerekse din’in kendi tabii seyrinde değişmesini bekleyecek kadar zamanları yoktu.
Sayfa 177
“Siz de bilir ve takdir edersiniz ki Kur'an-ı Kerim, dünyanın hemen her lisanına terceme edilmiş olduğu halde Türkçe bir tercemesinin olmaması büyük bir noksan idi. Herkesin anlayabileceği sade bir lisanla, aslından (Fransızca'sından değil), lisan-ı Kur'an'a vakıf, tefsir dersi görmüş bir zat tarafından âyât-ı celilenin esbab-ı nüzulü nazar-ı dikkate alınarak mukadder suallere cevap ve mukadder cevaplara sual olan yerlerde, mebni alâ'l-hikaye bulunan mahallerde, hurafâttan ve Kur'an'a hiç münasebeti olmayan uzun uzadıya boş ve malayâni sözlerden âri ve kısa cümlelerle idrak-ı meâniyi teshil edecek izahatı hâvi bir tercümeye şiddetle ihtiyaç vardı. (Hüseynî, 1926: III)” Süleyman Tevfîk el Hüseynî
Sayfa 164
Dr. Abdullah Cevdet, daha XX. yüzyılın başında, ulemâ'nın öne geçmemesi halinde, tabiblerin, avukatların, iktisatçıların, kısaca modern eğitim almış olan yeni aydın sınıfının İslâm düşüncesine modern formunu kazandıracağını keskin bir dille ihtar ediyordu. Dr. Cevdet'in bu ihtarı, hiç kuşkusuz basit bir kehanet değildi ve kısa bir süre sonra da ilmî hiyerarşi içerisindeki karşılığını bulacaktı. Öyle ki bu süreç sonucunda ulemâ tasfiye olacak, din, kendilerine aydın denilen yeni bir sınıfın elinde, modernleşme çabalarına meşrûiyyet temin edici bir araç haline dönüşecekti.
Sayfa 163