"Herkes Kur'an'ı okumalı, herkes Kur'an'ı anlamalı ve Kur'an'ı anlama/yorumlama faaliyeti aslâ bir kısım uzman’ın inhisârına terkedilmemelidir." Hiç kuşkusuz bu mâsum temenniler ilk bakışta insanı heyecanlandırmakta, bu söylemin hilafına olan bir görüşü seslendirmek ise, savunması güç olan bir mevziide konumlanmayı gerektirmektedir.
İncil'in ulus dillere çevrilmesi ve ruhbanlığın tasfiyesi, Protestanlığın yaygın olduğu ülkelerde yaşayan insanları daha iyi hristiyan yapmadı, böylelikle İncil'in mesajı daha çok insanı etkilemiş olmadı; tıpkı ulemâyı tasfiye edip medrese eğitimine son vermenin ve bu yüzden de piyasayı yüzlerce Kur'an çevirisiyle doldurmanın bizleri daha iyi müslümanlar haline getirmediği, Kur'an'ı daha iyi anlar bir duruma yükseltmediği gibi.
Peki o halde Kur'an’ı kendi ana dilimize çevirmekten vaz mi geçelim veya insanları Kur'an çevirilerini okumaktan men mi edelim ya da herkesin Arapça öğrenmesini, yüzlerce tefsirin içine gömülmesini mi şart koşalım?
Elbette hayır! Bu yaklaşım, en az diğeri kadar fâsid, fâsid olduğu kadar da vâkıaya muhaliftir. Biz kesinlikle böylesi birşeyden söz etmiyoruz. Bizim, üzerine dikkatleri çekmeye çalıştığımız zaaf, günümüz müslümanının, Kur'an'ı çeviri düzeyinde anlama çabalarını mutlaklaştırması, olan'ı 'olması gereken' halinde algılamak hatasına düşmesi, metin'le kendi arasındaki mesafeyi görmezlikten gelmesi ve en önemlisi bu mesafeyi Kur'an'a çeviri düzeyinde yaklaşmakla aşabileceğini zannetmesidir.
Bu iyi niyetli teşebbüsler yıllarca denendi ve fakat anlama/yorumlama sorunları azalacağına daha da arttı. Kur'an'ın modern muhatabları, tefsirlerden, israiliyâttan, hurafelerden, sakîm, zayıf, uydurma rivayetlerden, müfessirlerin indî görüşlerinden kurtulup, Kur'an’ın mesajını tüm saflığıyla anlayalım diye yola çıktığı