Yakup Coşkunoğlu

Nice insan vardır ki fıtrî olarak çabuk öfkelenmeye yatkındır. Hatta sanki yaratılışta onun sureti, öfkeli insanın sureti gibidir. Kalp mizacının harareti de buna yardımcı olur. Çünkü öfke ateştendir. Nitekim Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا بُرُودَةُ الْمِزَاجِ تُطْفِئُهُ وَتَكْسِرُ سَوْرَتَهُ “Ancak mizacın serinliği onu (öfkeyi) söndürür ve duvarlarını yıkar.”
Özetle, öfke kuvvetinin mahalli kalptir. Bu kuvvetin manası ise intikam alma hırsı ile kalp kanının kaynamasıdır. Bu kuvvet galeyana geldiğinde eziyet verici durumlara düşmeden, o durumları defetmeye yönelir. Eziyet verici durumlara düştükten sonra ise intikam almaya yönelir. İntikam alma düşüncesi öfke kuvvetinin gıdası ve şehvetidir. İntikam almakta onun için lezzet vardır ve intikam almadan bu kuvvet teskin olmaz.
Osmanlı hilafetinin tahkim edilmesi, nüfuzunun artırılması, buna bağlı olarak Osmanlı Devleti’nin siyasî manevra kabiliyetinin güçlendirilmesi ve müslümanlar arasında bir “efkâr-ı umumiye”nin oluşturulması için uygun bir araç olarak hac ibadeti üzerinde çok durulduğu görülmektedir. Özellikle Rusya topraklarında ve Afganistan’da, Hindistan’da yaşayan müslüman hacıların gidiş veya dönüşlerinde İstanbul’a uğramayı ve devlet ricaliyle görüşmeyi bir adet haline getirmeleri, Eyüp Sultan başta olmak üzere ziyaret yerlerini dolaşmaları, “Özbekler, Hindîler” gibi adlar taşıyan dergâhlarda kalmaları uygun fırsatlar doğurmaktadır.¹⁴⁷ İstanbul’da bunlarla sürdürülebilecek temaslardan ayrı olarak hac mevsiminde doğrudan Mekke ve Medine’de bütün müslümanlara hitap eder tarzda teşebbüslerde bulunulmalıdır. Ayrıca burada seçilecek bir heyeti İstanbul’a getirerek bazı kararlar alınmalı ve bunlar şeyhülislâm vasıtasıyla halifeye iletilmelidir.¹⁴⁸ Hicaz’da bu maksatla bir “medrese-i İslâmiye-i umumiye” açmak teklif bile vardır.
Bununla beraber Osmanlı hilafeti, makam-ı hilafet ve merkez olarak İstanbul İslâm dünyası için birliğin simgesi ve ümididir. Osmanlı vatandaşlarının “Osmanlılık münhedim olsa bile diğer bir hükümet-i İslâmiyenin taht-ı idaresine geçeriz” diyecek halleri yoktur. Çünkü Osmanlı Devleti dışında istiklâlini muhafaza eden İran, Afganistan ve Fas her an istila, işgal ve harp tehdidi altındadır.¹³ Osmanlı sınırları dışında kalan müslümanların da makam-ı hilafet dışında baş vurabilecekleri veya gözlerini çevirebilecekleri bir merci bulunmamaktadır.¹⁴ Netice olarak bütün zayıflığına rağmen “ümmid-i İslâm ve İslâmiyân Osmanlılığın, hilafet-i İslâmiyenin kuvvet ve i‘tilasındadır.”
31 Mart hadisesi bu engelleri aşmak ve hilafet kurumunu iktidardan uzaklaştırmak için çok yönlü imkânlar hazırladı. Bu olayı planlamak ve teşvik etmekle suçlanan II. Abdülhamid hal’ edilmekle “kâbus-ı istibdat” ortadan kalkmış oldu. Onun yerine halife nasb edilen Mehmed Reşad’ın ise herhangi bir problem teşkil etmeyeceği herkesin malumu idi. 1293 (1876) Kanun-ı Esasî’sine ciddi tadiller getiren ve ulemanın, İslâmcıların da hazırlıklarına katıldığı, şer‘îliğini savunduğu 5 Şaban 1327/8 Ağustos 1325 (1909) tarihli kanunla da hilafet kurumu hak ve yetkilerinin önemli bir kısmını kaybetti, güç ve itibar kaybına uğradı.