• İkbal günlerinde:
    "Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur" mısraını okuyanlardan birçoğunun, cenaze namazında Baki'nin:
    "Kadrini seng-i musallada bilip ey Baki,
    Durup el bağlayanlar karşına yaran saf saf" beytini akla getirmeleri güzel bir neticeye işaret eden garip mukadderatdandır"
    (Abdurrahman Şeref Bey)
  • ' 'Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ' dedikten sonra , kime sorarsaniz sorun bu cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır . Ama bu ad, bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin. "
    -Abdurrahman Şeref Bey
  • Kongreye çağrı genelgesi sivil ve askeri makamlara şifre olarak verildi. Bundan başka İstanbul'da bulunan bazı kimselere de gönderildi. Fakat bu kimselere ayrıca bir de genel birer mektup yazdım. Kendilerine mektup yazdığım kimseler şunlardı. Abdurrahman Şeref Bey, Halide Edip Hanım, Kara Vasıf Bey, Ferit Bey (Nafia Nazırı idi), Sulh ve Selamet Fırkası Başkanı Ferit Paşa (daha sonra Harbiye Nazırı oldu), Cami Bey, Ahmet Rıza Bey.
    Bu mektupta söylediğim noktaları özet olarak tekrar edeceğim.

    1. Yalnız mitingler ve gösteriler, büyük gayeleri hiçbir vakit gerçekleştirilemez.

    2. Bunlar, ancak milletin bağrından fiilen doğan ortak güce dayanırsa kurtarıcı olur.

    3. Zaten acı olan durumu tehlikeli şekle sokan en etkili sebep, İstanbul'daki muhalif akımlar ve milli davayı yaralı bir şekilde yüzüstü bırakan Siyasi ve gayri milli propagandalardır. Bunun cezasını, vatanımız aleyhinde fazlasıyla görmekteyiz.

    4. Artık İstanbul Anadolu'ya hakim değil bağlı
    olmak mecburiyetindedir.

    5. Size düşen fedakarlık pek büyüktür.
  • Avukat Abdurrahman Şeref Lâç'ın Müdafaası

    Müteakiben, diğer mümtaz avukat arkadaşları gibi Üstadın müdafaasını fahrî olarak deruhte eden imanlı ve kudretli meşhur ve mümtaz avukat Abdurrahman Şeref Lâç müdafaaya başladı. Evvela bir mukaddime yaptı. Dedi ki:

    Sanık olarak huzurunuza gelen seksen yaşını mütecaviz bu mübarek zatın suçla hiçbir münasebet ve taalluku olmadığı tamamıyla tezahür etmiştir. Yüksek mahkemece de buna tam kanaat hasıl olduğunu, beraetine karar verileceğini de kuvvetle ümit ederim. Ancak aleyhimizde bir karar verilmesine binde bir ihtimal olsa da üzerime aldığım bir masumun müdafaasını ihmal etmeyi bir vazifesizlik sayarım. Yüksek Temyiz Mahkemesinin kanaat ve nokta-i nazarını da hesaba katmak icab eder. Burada bahsedilmedi diye usûl noktasından bir eksiklikte bulunmuş olmamalıyım. Onun için müdafaamı yapmama yüksek mahkemenin müsaadelerini rica ederim.

    — Peki Abdurrahman Bey, son müdafaanızı dinleyeceğiz. Buyurun.



    Gençlik Rehberi isimli eser, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın emir ve tefsirlerinden ibaret bulunmasına, İslâm dininin ve bu dinin emir ve nasihatlerini ihtiva eylemesine ve Anayasa'nın 70'inci maddesine göre: Şahsî masûniyet, vicdan, tefekkür, söz ve neşir hak ve hürriyeti Türklerin tabiî haklarından olduğu; Anayasa'nın 75'inci maddesine göre de hiçbir kimse mensup olduğu din ve mezhepten dolayı muaheze edilemeyeceğinden; müvekkilimin Anayasa ile kendisine bahşedilmiş bulunan bu din ve neşir hürriyetinden mahrum edilerek cezaî takibe maruz bırakılması Anayasa hükümlerine mugayirdir.



    Yukarıda izah ettiğimiz kanunî taraflarımız farz-ı muhal nazar-ı dikkate alınmaz, Türk Ceza Kanunu'nun antidemokratik 163'üncü maddesine göre müvekkilimin takibi mümkün farz edilirse isnad edilen suçun tahliline geçer ve şöyle deriz:

    Bir Müslüman, ak saçlı, yaşlı bir Müslüman. Saçını başını ve yaşını bütün ömrü boyunca nurla ağartmış bir Müslüman. Saçı, başı, yaşı ve bütün vücudu Allah'ın nuruyla yıkanmış tertemiz ve bembeyaz bir Müslüman. Bütün ömrü boyunca in'am-ı Hak olan hayatını, Türk milletinin salah ve hakiki saadeti için vakfetmiş; emr-i İlahî olan ruhunu feleğin hakiki mâliki Allah'a teslim edinceye kadar aynı yolda yürümeye azmetmiş; bina-yı sübhanî olan bedenini, yalnız Allah yolunda yıpratmış olan büyük bir Müslüman, bugün "Demokrasi vardır." denilen bir gün kalkıyor, yalnız "Allah" diyor "Kitap" diyor "Resul" diyor ve gençliğe "Dikkat!" diyor. Der demez arkasından savcı –davayı açan savcı– yapışıyor.

    — Gel buraya. Suç işledin! Diyor.

    Ve âfakı kapkara bir zulmet kaplamıştır.

    Fakat bakın şu asil ve necip ihtiyar Müslüman'a! Ne kadar sakin ve ne kadar rahattır. Zira kesrette değil, vahdettedir. Gecenin zulmetinden ve gündüzün rengârenginden bîfüturdur. Bela zindanında safayı seyretmektedir. Cefa sofrasında vefa bulan, mazhar-ı tecelli olandır. Zira eşya hakikatlerinden haberdardır. Kesafeti letafete kalbetmiştir. Kanı çekilmiş, damarlarında kan yerine, feyz-i Hak ve nur cereyan etmektedir ve savcı –davayı açan savcı– bu Müslüman'ı kolundan yakalamış, hapse sürüklemektedir.

    Niçin? Neden? Ne yaptı bu pîr-i fâni? Nedir kabahati bu ihtiyar Müslüman'ın?

    Ne mi yaptı? Bakın savcıya –davayı açana– göre neler ve neler yaptı?

    "Gençlik Rehberi" adıyla bir kitap çıkardı.

    A- Laikliğe aykırı hareket etti.

    Allah, din, iman laikliğe aykırı olur mu? Olur. Peki başka?

    B- Devletin içtimaî, iktisadî, siyasî ve hukukî temel nizamlarını dinî esaslara uydurmak istedi.

    Nasıl, niçin ve ne maksatla yaptı bunları?

    C- Şahsî nüfuz temin ve tesis etmek maksadıyla.

    Peki, ya siyasî menfaat kasdı var mı acaba? Hayır bu yok. Ehl-i vukuf da bu maksadı görmemiş. Savcı da bunu diyemiyor. Peki amma, mademki siyasî menfaat kasdı yokmuş, bu pîr-i fâninin şahsı, cüssesi, bedeni ne ki dünyadan ne bekliyor ki nüfuz temin etmek istesin?

    Savcı "Ben orasını bilmem." diyor. İstiyor işte. Hem bunu böylece bilirkişiler de söylüyorlar.

    Peki, nasıl yaptı bu işleri bu Müslüman?

    A- Dini, dinî hissiyatı ve dince mukaddes tanılan şeyleri âlet etmek suretiyle.

    Nedir bu mukaddes tanılan şeyler? İslâm dini, Müslümanlık hisleri, Allah kelimesinin kalpteki haşyeti, Kur'an, tefsir… Demek savcı bunları biliyor. Bunların mukaddesat olduğuna inanıyor.
    Peki amma, bunları bilmek, inanmak ve sonra söylemek âlet etmek midir? Evet, davayı açan savcıya göre âlet etmektir. Öyle ise savcı da bunları âlet ediyor hem de siyasî bir kanuna âlet ediyor hem de bir Müslüman'ı mahkûm ettirmek için âlet ediyor. Şu halde o da 163'üncü maddeye göre suç işlemiyor mu?

    "Hayır!" der savcı, ben propaganda yapmıyorum? O, propaganda ve telkin yaptı.

    Ne dedi peki? Şunları söyledi:

    "…Bu zamanda, zındıka dalaleti İslâmiyet'e karşı muharebesinde nefs-i emmarenin planıyla şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi yarım çıplak hanımlardır ki açık bacağıyla, dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya, fuhuş yolunu genişlettirmeye çalışarak çokların nefislerini birden esir edip kalp ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar belki o kalplerden bir kısmını öldürüyorlar."

    Peki yalan mı bunlar? Fuhşu teşvik ve nikâhı imha eden fahişeler güruhu inkâr mı ediliyor? Gizli ve aşikâr fuhuşla ve devlet eliyle mücadele yok mu? Ceza Kanunu, Fuhuşla Mücadele Nizamnamesi ve Ahlâk Zabıtası bunlarla geceli gündüzlü mücadele etmiyor mu?

    Var, var amma buna biz karışırız, Allah ne karışır? Diyor savcı. Peki böyle desin. Desin amma kanun, zabıta ve savcı, suç işlendikten sonra işleyeni ve işleteni yakalıyor. Yani iş olup bittikten sonra, namus pâyimal olup adam öldükten sonra. Daha evvel tedbir almaya kanunen imkân yok fakat dinen buna imkân var: Allah korkusu ve din. Bu korku sayesinde her türlü rezaletin önü alınabileceğini bildiriyor. İslâm dini bunu emrediyor. Tedbiri evvelden alın diyor.

    Nasıl? Nasihat edin, ikaz edin, Allah'ı tanıtın, insanın kalbinde Allah korkusu, Allah sevgisi, ateş, cehennem, ebedî azap, ebedî saadet yer etsin, bilsin, anlasın, sevsin ve korksun; korksun ki fenalıklardan kaçsın hem kendisi kurtulsun hem de cemiyet. Savcı da devlet de hükûmet de millet de rahat etsin. Bunun için Allah korkusunu ve sevgisini insanlara aşılayın.

    Nasıl yapalım bu işi? Söyleyin, yazın, okutun. Peki amma o zaman propaganda diyorlar. Ne olur? Bunlar Allah'ın emirleri, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hikmetleri değil mi? Din, sizin en tabiî hakkınız değil mi? Kim men'eder sizi bundan –Allah yolundan–? Suç diyorlar buna. Öyle mi? Allah'ın emrini okuyun:

    اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَ صَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَ شَٓاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدٰى لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْئًا وَ سَيُحْبِطُ اَعْمَالَهُمْ

    Meali: "Haberiniz olsun ki o küfür edip halkı Allah yolundan men'eyleyen ve hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra Peygamber'e karşı gelenler, hiçbir zaman Allah'a zerrece bir zarar edecek değiller. O, onların amellerini heder edecektir."

    Peki amma dinlemezlerse? Dinleyenlere, iman edenlere tekrar edin çünkü yaptığınız iş iyidir; insanlar için cemiyet için millet için hükûmet için devlet için hayırlıdır; şerden, beladan koruyucudur. İman edenlere deyin ki:

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَ اَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوٓا اَعْمَالَكُمْ

    Meali: "Ey bütün iman edenler! Allah'a ve Resulüne itaat edin de amellerinizi iptal eylemeyin."

    Buna da inanmazlarsa deyin ki: Tehlike, vatan ve milletiniz için tehlike; dinde, dinin propagandasında değil, dinsizliktedir. Bunu Başvekilimiz de söyledi: "Sağcılığın, memleket için tehlikeli olduğu görülmemiştir. Bugün din propagandasına mani bir hal yoktur, tedbir almaya da lüzum kalmamıştır."

    Muhterem hâkimler! Siz bilirsiniz fakat bir kere de davayı açan savcıya sorunuz, bakalım hayır diyebilecek mi? Allah'ın emirleri, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hikmetleri gençlere anlatılmaz, bildirilmezse propaganda suçtur diye men'edilirse ahlâksızlık, iffetsizlik, köksüzlük, fuhuş, zina, katl suçlarının önüne geçmek yalnız ceza kanunlarıyla kabil midir? "Komünizm" gibi bütün dünyayı tehdit eden erzel âfetin, gizli ve aşikâr, seri ve sinsi tahribatını tamamen ne ile önlemek mümkündür?

    Muhterem vatansever, Allah'ına ve mukaddesatına bağlı necip Türk hâkimleri! Şu korkunç küfür propagandasına, körpe Müslüman Türk çocuklarının temiz ve saf dimağlarını senelerce tahrip ederek felce uğratan korkunç din düşmanlarının akıttığı zehirlere bakın.
    Ne korkunç hal ve tezatlar içindeyiz. Savcı bunu görmez, İslâm dinine ve bütün mukaddes dinlere yapılan bu korkunç taarruz ve hakareti takip etmez de bu taarruzdan gençliğe muhafaza tedbirleri tavsiye edeni mi yakalar?

    Pek muhterem Türk Müslüman hâkimler! Siz Kur'an-ı Mübin'in Allah'ın nurunun pırıltıları ile dolu olan ve yalnız o nur-u İlahîyi aksettiren Risale-i Nur Gençlik Rehberi'nden dolayı müvekkilimi mahkûm edemezsiniz!..

    Muhterem, asil ve Müslüman Türk hâkimleri! Pek iyi bilirsiniz ki hakiki irşad âlimleri enbiyanın vârisleridir. Bu mübarek zatlar da kendilerine miras kalan vaaz u nasihati, Kur'an-ı Mübin'in emirlerine göre yapmakla mükelleftirler. Vazifesini yaparken hiçbir ücret ve ivazın talibi değildirler. Vazifelerini fîsebilillah yaparlar. Ancak Allah ve Resulünün rızasına taliptirler. Son nefeslerine kadar bu mukaddes vazifeye devam ederler. Çünkü bu vazife onlara Allah ve Resulünün emanetidir. Müvekkilim, bu emaneti ehline tevdi ediyor diye nasıl takip ve tazip edilir? Nasıl bu ihtiyar yaşında zayıf ve nahif bünyesi, inanamayacağı ağır bir teklif ile mükellef tutulur?

    — Gel zindana gir!

    Bu, en korkunç bir zulüm olur. Bu zulme mani olmak vazifesi de sizlere emanet edilmiştir.

    Bütün fenalıkları, günahları, ahlâksızlığı, rezaleti, fesat ve fitneyi imha edecek nurdur…


    يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللّٰهِ ِباَفْوَاهِهِمْ وَ يَاْبَى اللّٰهُ اِلَّا ٓ اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

    Meali: "Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise –muhakkak– nurunu tamamlamak (tamamen parlatmak) istiyor, kâfirler hoşlanmasalar da."

    Avukat

    Abdurrahman Şeref Lâç
  • Sultan Abdülhamîd Han devrinin Maârif Nâzırı ve târihçi Abdurrahman Şeref Bey, Sultan Abdülhamîd Han hakkında şunları söylüyor:

    "Sultan Abdülhamîd'in sîmâ ve bünyesinde Osmanlı Hânedânı'na mahsûs olan alâmet iyice fark ve müşâhede olunur idi. Nitekim Gentille Bellini tarafından resmi yapılan Fâtih Sultan Mehmed'in resminde Sultan Abdülhamîd'in yüzünün hatları görülür. Kendisi zekî ve hassas ince düşünceyi sever, mu'tad muamelesi nâzik, kendisine mahsûs tatlı bir ses sahibi, efendiliğin, hilâfetin ve saltanatın izz ü vekârını takdir ile beraber tamamiyle yerine getirir, kendisine bağlı olanları taltif ve kendisiyle görüşen yabancıları tatlı dili ve nezaketinin cazibesiyle tesir altına almanın yolunu bilir, gerektiğinde şiddet gösterir veya hiddetini teskin ederdi..."
    Kolektif
    Sayfa 68 - Abdurrahman Şeref, Sultan Abdülhamîd-i Sânî'ye Dair, İstanbul 1918, s. 3-8.
  • Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir dendikten sonra kimse sorarsanız sorun bu Cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad bazılarına hos gelmezmiş varsın gelmesin
    Mustafa Kemal Atatürk
    Alfa yayınları
  • Abdurrahman Şeref Bey'in konuşmasından şu sözler vardı
    "Hükümet şekillerinin sayılmasına gerek yok. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" dedikten sonra "kime sorarsanız sorunuz bu cumhuriyettir. Doğan çoçuğun adıdır. Ama bu ad bazılarına hoş gelmemektedir varsın gelmesin"
    Mustafa Kemal Atatürk
    Sayfa 542 - İŞ BANKASI YAYINLARI