İnsanlar doğar, yaşar ve ölür. Arkasında dürüstlük, doğal dostluk ve sıcaklık bırakırsa her zaman yaşar ve de anılır.
Bazen böyle oluyor; en sevdikleri, insanın hayatından tak diye çıkıyor, diyor Johann Wolfgang Von Goethe bir kitabında. Oysa, "Hayat bizi yavaş yavaş ölüme alıştırır," diyordu Orhan KemalEl Kızı'nda... #305423857 Ölümler mi hızlanmaya başladı biz mi giderek yavaşlıyoruz? Necip Fazıl Kısakürek misali, "Kefenimizden evvel çürüyoruz."Y - A - V - A - Ş - L - A - Y - I - N . . .
Koştukça geç kalıyorsunuz çünkü.
Acele ettikçe yetişemiyorsunuz.
Oysa bir şehri tanımanın en iyi yolu yürümekten geçer: "Yürüyeceksiniz. Gençseniz ve bir şehirde gönlünüzce yürümüyorsanız orayı gezdiğinizi söyleyemezsiniz." Hızla akıp gidiyor çağ ve o çağın akıntıya kapılıp giden insanlarıyız. Ufacık tatillere kocaman geziler sığdırmaya çalışıyor, gittiğimiz yere en hızlı ulaşım araçlarıyla gidiyor, nereler popülerse orayı gezmeye çalışıyoruz. Ne gezdiğimiz yerleri kendimiz seçiyor ne de oraya dair bilgileri araştırıyoruz. Oysa, "... şehri gezerken bile okuyacaksınız. Yirmi saat geziyorsanız mesela, iki saat okuyacaksınız," diyor İlber Hoca, keşif ancak böyle mümkün, o ruhu koklamak... youtube.com/shorts/2_pLX7mX..."Öğrenmek kolay; fakat hiçbir şey yapmadan sızlanmak daha da kolay."Gel Dünyayı Keşfedelim,
Dünyadan Türkiye'ye uzanan bir yolculuk,
Asya'nın bozkırlarından yola çıkıyor, Avrupa'yı aşıyor, Balkanları geçiyor, Ortadoğu'dan Türkiye'ye uzanıyorsunuz. Bütün yolculuklar gibi bu yolculuk da kahramanın evine dönmesi ile son buluyor: İzmir'den Ayvalık'a uzanıyor, Eskişehir'i tadıyor, Ani Harabelerinden Kars'a sesleniyorsunuz. Her yol gibi bu yol da muhakkak Aksaray'dan geçiyor, Türkiye'nin İtalya'sı Safranbolu'nun atmosferini soluyor, Kapadokya'yı
Herkese kendini anlatmak zorunda değilsin.Her ilişkiyi sürdürmek zorunda değilsin.Her yükü taşımak zorunda hiç değilsin.
Şşş…
Rahatla…
Dünyanın bütün ağırlığını sırtlamana gerek yok! “Ben yapmazsam kimse yapmayacak,” “Ben olmazsam yürümeyecek,” diye her şeyin peşinde koşturmayı bırak! Yorgunsun biliyorum. Ruhun hayattan tiksinmiş durumda. Bir gün ölüp gittiğinde “yürümez,” dediğin her iş sensiz yürüyecek! Kırmaktan korkup, nazik yaklaştığın herkes seni yanlışlarınla anacak… Kendini tüketme bu kadar. Kimse seni anlamayacak. Aksine nasıl olsa taşıyabiliyor diye bütün yükleri senin sırtına yüklemeye başlayacaklar.
“Sürekli yorgun hissediyorsan, sürekli içinde bir kasvet varsa, sürekli neşeli olamıyorsan belki de bunu kendi kişiliğine yüklemeden önce çevrene bakman gerekiyor. Çünkü bazen üzgün, yetersiz ya da yorgun değilsindir; sadece yanlış insanların etrafındasındır.”
Biliyor musun, hoyratlık değil de incelik yakıyor canımı, diyor Şükrü Erbaş ve devam ediyor, “İncelik... sensin bütün zamanların açık yarası.” Cahit Zarifoğlu, “Bir incelik gösterin, incinmesin yüreğim.” Oysa dünyada en çok ince insanlar kırılıyor. “Ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya,” diyerek son sözü söylüyor Gülten Akın ve Dünya hassas kalpler için gerçek bir cehennem! derken ne kadar haklı Alman yazar Johann Wolfgang Von Goethe…
“Ne olacağını bilmiyorum ama ne olursa olsun, bir şekilde yola devam edebileceğimi biliyorum.”
Kişisel gelişim zırvalıklarına inanmıyorum! Samimiyetsiz, uydurma, çokça kalıp ifadeler kullanan, kâğıt israfı diyebileceğim çalışmalar birçoğu… Lakin Beyhan hoca başka! İçimizden biri gibi sanki… Kitabı okurken, seninle aynı yollardan geçtiğini, aynı hatalara düştüğünü görüyor ve okuduğun kitap hayatını değiştirmese bile yaralarına iyi geldiğini hissediyorsun. “Bana iyi
Ne okudu benim zeytin karası gözlerim böyle…
Oldu mu be kadın Nermin Yıldırım yapılır mı bu bana? :(
“Rüyalar anlatılmaz.” diyerek avutulmuş bir çocuğun, gerçek hayatta yaşadığı kâbusları yetişkin olduğunda, yıllarca içine hapsettiği rüyalarından çıkarıp yeniden yaşaması… Ah, o yıkım… Gerçekten mahvetti beni.
Kitaptaki birçok karakterin hikâyesi o kadar tanıdıktı ki satırları okurken hiç yabancılık çekmedim. Birbirlerinden kaçarak yaşadıkları bütün kâbusları unutabileceklerini sanan parçalanmış bir aile… Oysa içlerinde taşıdıkları özlem ve sevgi o kadar gerçekti ki. Birbirlerine söylemek isteyip de söyleyemedikleri sözler, sıkı sıkı sarılmak isteyip de sarılamadıkları anlar, verdikleri kayıplar ve yaşadıkları acılar… Okudukça her kelime yüreğime saplandı.
Belki de başkahraman şanslıydı; onu anlayan ve her daim yanında olan bir eşe sahipti. Peki ya Müesser? Ya göçüp giden Veysel? Geçmişinin acısını sanki eşi Perihan’dan çıkarırcasına onun kalbini bin parçaya ayıran, gözyaşları içinde bırakan Veysel…
Hayatın zorluklarıyla daha küçücük yaşta tanışan, babasız kalan ve kurtuluşu bir erkeğin karısı olmakta arayan Perihan… İnanın okurken hangisine daha çok üzüleceğimi şaşırdım.
Bu, Nermin Yıldırım’dan okuduğum dördüncü kitaptı. Fakat içlerinde en çok sarsıldığım, en çok etkilendiğim kitap bu oldu. Benim için tam anlamıyla efsaneydi.
Bu kitabı yoldaşım Sadecemoonlight ile birlikte okumak bana ayrı bir mutluluk verdi. Her defasında farklı bir kitapta, farklı satırlarda ama aynı duygularda buluşabilmek benim için tarifsiz bir güzellik. Kitaplar sayesinde kurulan bu dostluğun kıymeti bambaşka. Şimdi sıra onda… Bakalım bu hikâye onun kalbinde nasıl bir iz bıraktı, karakterlerle nasıl bir bağ kurdu? Kitap hakkındaki düşüncelerini merak edenler için inceleme linkini buraya
Rüyalar AnlatılmazNermin Yıldırım · Everest Yayınları · 20254,416 okunma
Cehennem başkalarıdır, der Jean-Paul Sartre, cevap verir adeta Nermin Yıldırım, “Sadece cehennem değil, cennet de mi başkalarıydı yoksa?” Acı bir şekilde gülümser Fyodor Dostoyevski, cehennem, “Daha sevememekten doğan acıdır.” Daha sevememek, toplumun, senin sevme yetin yok olana dek ruh ve beden sağlığınla oynaması ve yok oluşunun ardından sanki hiç var olmamışsın gibi kayıtsız kalması. “Şu kadın da intihar edecek başka zaman bulamamış mıydı?””Allah insanı kötü kişilere akraba değil, komşu bile etmesin!”
Her şeyin bittiği yerde başlıyor kitap. Sahil kayalıklarında bir kadın cesedi. “Kadın”, “ceset”. Yaşayan kadınlar var kitapta, ailesine ve topluma rağmen ayakta kalmaya çalışan, nefes alışına yaşamak denilen kadınlar. Ölü bedenlerini sürükleyen, toplumun yüklediği tüm görevleri eksiksiz yapmalarına rağmen tutunamayan, bedenleri “et” olarak görülen, doğuran, tecavüz edilen ve en büyük zararı yine hemcinslerinden gören kadınlar. Ölü kadınlar var kitapta. Bireyin kötülüğünü okuduğunu sanıyorsun okurken, öyle usta portreler çizmiş ki yazar, başlı başına “tip” olmuş, kötüyüm diye haykırıyorlar yüzüne! Lakin hayır diyor Orhan Kemal, onlar kötü değil, kötü olan bir çark ve onlar yalnızca o çarkın dişlileri. Onlar kötü olmasalardı yerine gelecek kişiler kötü olacaktı. “Cehennem toplumdur.”“Kadın, erkeğin arzularına nedensiz, niçinsiz boyun eğmekle yükümlüydü. Çünkü erkek, kadının küçük tanrısıydı.”
Olanca sıradanlığıyla devam ediyordu hayatlar.
Olanca güzelliğiyle hayalleri vardı insanların. Kimi evinde mutlu olmayı, kimi güler yüzle karşılanmayı istiyordu. “Ne oldum deme,” diyordu hayat, “Ne olacağım,” “Ne öleceğim,” de. Hiçbir kahraman bilemezdi sonunun böyle olacağını, tıpkı şu an sıradan hayatlarımızın içinde sonumuzun nasıl olacağını bilemememiz gibi. Kara gün kararıp gidiyordu.
El KızıOrhan Kemal · Everest Yayınları · 202615,3bin okunma
When in Rome Serisinin ikinci kitabı Aşkın Pratiği'de bitti. Aslında bitireli baya zaman oldu ama yorum yazmaya fırsat bulamamıştım şimdi yorumla geldim.
İlk kitaptan tanıdığımız Noah'ın kız kardeşi Annie ile Amelia'nın koruması Will'in aşkını anlatıyor. Arkadaşlık ve aile ilişkilerine değinen bir kurgunun yanı sıra tam bir küçük kasaba hikayesi.
When in Rome Serisi 4 kitaptan oluşuyor. Her kitap bir kardeşin hikayesini anlatıyor. Karakter serisi olması bir yana kurgusal bütünlük açısından sıralı okunmasını tavsiye ederim.
Ah bu arada yorumlarda biraz değişiklik yapıp, kitabın künyesini paylaşıp sonrasında yorum ve devamında alıntılar yaparak tek başlık yapacağım hepsine
Kitabın ana hatlarını yazdıktan sonra yorumuma geçiyorum. İlk kitabı çok severek okumuş biri olarak Aşkın Pratiği'ni de aynı şekilde severek okuyacağımı düşünmüştüm. Ama ortalama buldum kitabı. Ben mi çok yanlış zamanda okudum kitapta mı sorun vardı bilemiyorum. Belki de ben çok beklentimi yükselttim emin değilim.
Detaylı yorum için:illekitap.blogspot.com/2026/05/sarah-a...
...Dikkat! Tünelin ucu spoiler içerebilir, adımlarınızı dikkatli atın...
Murat Menteş'in heybesindekileri tükettiğini, kendini tekrara düştüğünü düşünenler varsa bu kez fena yanılacaklar. Karşımızda eski Menteş tadını sonuna kadar veren, edebiyatımızın en zarif, en "huzursuz" dehası Ahmet Hamdi Tanpınar’ı merkezine alan fantastik, mistik ve alabildiğine afili bir macera var!
Düşünün; bir yanda kendini durduk yere bir cinayetin faili olarak bulan Ahmet Hamdi Tanpınar, diğer yanda edebiyat ve sanat tarihimizin en efsanevi figürleri: Hayalet Oğuz (Oğuz Alplaçin), dublajın kraliçesi Adalet Cimcoz , Ferdi Tayfur(tiyatro ve seslendirme sanatçısı olan:), Sabahattin Eyüboğlu, Aliye Berger, Can Yücel ve hatta küçük bir anagramla selam durulan Sevin Okyay (Sevin Yokya)
Üstelik bu mistik kovalamacaya, romancılığımızı kıskanıp işin içine giren Ruslar ve Rus edebiyatının devleri de eşlik ediyor.
Ethem Onur Bilgiç’in kitaba renk katan çizimleri ise pastanın çileği olmuş.
Menteş bu kez elini Türk edebiyatının klasiklerine daldırmış; unutulmaya yüz tutmuş kadim kelimeleri alıp kendi matrak argo lügatiyle dantel gibi işlemiş. Ama yeise kapılmayın (üzülmeyin), yazarımız kelimelerin yanına hemen parantez içinde anlamlarını vererek okuru fırtınanın ortasında yalnız bırakmıyor.
Bölüm başlıkları yine bildiğimiz Menteş muzipliğinde, karakter isimleri ise tam onun tarzı: Favorim şimdiden belli: "Başuşak Siyavuş Yavaş"!
Kitabı okurken yazarın Tanpınar’a duyduğu o derin hayranlığı ve Türk romanına omuz verme gayretini hissediyorsunuz. Kitabın sonlarına doğru adeta bir Emine Sündüz Beder titizliğiyle verdiği "roman nasıl yazılır?" tarifi de bu