Sevin Okyay

Sevin Okyay

YazarÇevirmen
9.2/10
7.591 Kişi
·
24.802
Okunma
·
0
Beğeni
·
466
Gösterim
Adı:
Sevin Okyay
Unvan:
Türk yazar, çevirmen, radyo programcısı.
Doğum:
Kasım 1942
Arnavutköy Amerikan Kız Koleji'ni bitirdi. 1964 yılından beri çeviri, 1975’ten beri gazetecilik, 1984 yılından beri de sinema eleştirmenliği yapıyor. İlk sinema yazısısı 1984 Film Festivali’nde ’Ve Gemi Gidiyor’ (Fellini) adlı bir film içindi. O yaziyi da işten atılma tehdidiyle, Enis Batur’un zorlamasıyla yazdı.

Türkiye'nin ilk kadın sinema eleştirmeni olan Okyay'ın yeri, “Bilge Olgaç Başarı Ödülü” aldığı Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali tarafından "1984 yılından beri sinema üzerine yazan, bu alanda pek çok kadın yazara da öncülük eden içten kalemiyle sinema yazarlığına yeni bir soluk getiren Sevin Okyay" olarak tanımlandı.

Politika muhabiri olarak başladığı gazeteciliği köşe yazarı olarak sürdüren Okyay geniş eleştirmenlik yelpazesiyle de ilgi çekti "sinema", "edebiyat", "caz" ve "spor". Okyay ayrıca gündelik hayat kültürü üzerine denemeler de yazmaktadır. Pek çok gazete ve dergide yazan Okyay halen Milliyet Sanat ve Peyniraltı Edebiyatı dergilerinde yazmaktadır.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Evet öncelikle bu kitabı okumama vesile olan Necip G. abime teşekkür ediyorum. Başlattığı bu #28167510 etkinlik ile uzun zamandır aklımda olan ama bir türlü cesaret edemediğim bu kitabı okumaya başladım.
Aslında ben pek uzun inceleme yapamam beceremiyorum yani ama okuduktan sonra inceleme bekleyen hemşerim Tubarsln için ve etkinlik için dilim döndüğünce bişiler yazdım...

Öncelikle kitabın konusu gereği Tasavvuf nedir onu inceleyelim...

Tasavvuf tamamen  kalp ile alakalı bir ilimdir helal ve haramdan ziyade çok daha ince mübahlardan düşüncelerden kaçınılan bir ilim. Tabiri caizse "Kılı kırk yarmaktır" yani islam dinini edeple yaşamaktır ölmeden önce kendini ölü bilmektir. Hani insan anlata bildiği kadarını bilir derler ya anlamak için yaşamak lazım. (Anladığım kadarıyla:))

Kitabın konusuna gelince Muhyiddin ŞEKUR bu kitapta kendisinin nasıl müslüman olduğunu ve bu gün ki dervişliğe nasıl geldiğini anlatıyor.
Yazar Amerika da doğmuş orda yetişmiş bir piskolojik danışmandır, Arkadaşlarının baskısı üzerine bir toplantıya gözlemci olarak gider orda duvarda gördüğü bir yazı dikkatini çeker ve ne olduğunu yanındaki mecid bacıya sorar aldığı cevap Muhyiddin için dönüm noktası oldu...
Satır satır hidayete nasıl erdiğini aşkla anlatmış .
Bazı yerlerde göz yaşımı tutamadım doğrusu.

Ve tevafuk dediğimiz "Allah istediği için oldu" kelimesi yazar için öyle durumlarda ceryan etti ki şayet anlattıklarına ben inandım ve şunuda anladım ki Allah dilediği kulunu hidayete erdirmek için bir olay zincirlemesi olşturur öyle ki bütün insanlar canlı cansız tüm varlıklar o olay olsun o kişi onu yaşasın die hep bir elden bunun için çabalar.

Yine kitapta kişinin bu yola girdikten sonra kendisine yolu gösterecek ve bu yolda nasıl ilerleyeceğini anlatacak birinin olması gerektiğini ifade eder ve yazar bir süre arayıştan sonra o kişiyi yani mürşidini bulur. Buda aklıma Yunus Emrenin şu sözünü getirdi;

"Gel ey kardeş, Hakkı bulayım dersen,
Bir kamil mürşide varmasan olmaz,
Resul’ün cemalini göreyim dersen,
Bir kamil mûrşide varmasan olmaz."

Ha bir de teslimiyet vardı inandığın şeye teslim olmak ki tam teslimiyet ile gideceğin yolda kendinden emin bir duruş sergileyebilesin.

Kitabın benim için en can alıcı yeri ise şuydu;
" Dizlerimin üzerine çöktüm ve alnımı Kâinatın Rabbi karşısında yere koydum. Gözümden yaşlar boşanır ve bedenim bilinmeyen derinliklerden gelen bir haşyetle titrerken, kendimi neredeyse kaybetmiştim. Ağzımdan o zamanlar bana hayli yabancı gelen, fakat artık evim gibi sıcak hissettiğim bir kelime döküldü: Sübhane Rabbiyel âlâ."

Rabbim cümlemize hidayet etsin ve Muhyiddin ŞEKUR'ün ilk secdesinde hissettiklerini hissetmeyi nasip etsin...
Her şey nasıl Felsefe Taşı ile başladıysa, Ölüm Yadigarları ile de bitti. En ağlamaklı olarak düşündüğüm Melez Prens kitabını geçti. Artık her şeyin sona erdiği, her şeyin aydınlığa kavuştuğu bir kitap olarak kalacak. Bundan sonra her şey güzel olacak lakin, asla sevdiklerimizi geri getiremeyeceğiz. Ama bazılarımızın dediği gibi: Bedeller, ödenmek içindir. Tek kelimeyle: ''MÜKEMMMELDİ''...
Su Üstüne Yazı Yazmak ...Amerika'da doğan ,Amerika'da yaşayan Muhyiddin Şekur'un tasavvufla tanismasini ve bu tanisiklik sırasında Mursid'inden aldığı derslerle dönüşümünü ve manevi gelişimini konu alır .

Öncelikle ilk defa "tasavvuf" türünde bir kitapla tanışmış oldum.Şeyh-murid kavramları bana her ne kadar uzak kavramlar olsa da kitabın ruhundan ,Ramazan'ı da vesile kılarak istifade etmeye çalıştım.Sertlikten hoşlanmayan birisi olduğum için yazarın büyük büyük laflar etmeden ,ümidi soluklamasi ,şefkatle her şeye rağmen kucaklayici olması açısından ,kalbi yumuşaklık vermesi açısından değerli buldum bu eseri.Ancak bu kitabın da okunması için manevi bakımdan belli bir olgunluğa ulaşılması gerektiği kanaatini taşıyorum.Hedonist yaşam şeklinden birazcik olsun uzaklaşarak kalbimizin farkına vardigimiz,kalbilestigimiz şu günlerde, kitabın olay orgusunun de Ramazan'a denk gelmesi müthiş bir tevafuk oldu benim açımdan.Sufizm ile yazarın kendi marifet ufkuna göre kulluk derinliğine ,arayışına ,pismanliklarina şahit olacaksınız.Kitapta altını çizdiğim ,hayatta motto olabilecek o kadar yer oldu ki zaman zaman bu kaynağa basvurup yudumlamak istiyorum .


Nasıl ki yaşamın içinde her şeyin bir hikmeti ,kalbi hatirati var ise başımıza gelen musibetlerin ,gelişmelerin de enfusi dairemizde bir karşılığı vardır.Ancak dünyayı tamamen kalbimizde taht kurdurdugumuz için biz bunu yorumlamaktan veya bir hikmetinin olduğunu yormaktan çekiniriz .Bağlı olduklarimizla ayrılmak, bagliligimizin şiddeti nispetinde acı verdiği için gerçeklerle yüzleşmek de nefsimize ağır gelebiliyor.Oysaki gözümüzü perdeleyen dünyayı terk etmeyi basarabilirsek,"dünyalı " olmaktan bir nebze vazgecebilirsek şayet "Mahlukatin soluklari sayisinca Allah'a giden yollar var!" dusturunca her durakta nefes alıp kalbimize dönüş yapabilir ,bakışlarımızı O'na odaklayabiliriz .


Kitaptaki beni çok etkileyen hazinedar Ayaz'in satılacak bir köle durumundayken hazinedarliga yukselisinin kalbinde makes bulmamasi için eskiden sahip olduğu fakirlik kıyafetini giyerek aynaya bakıp öz kimliğini kendisine hatırlatması ,bir hiç olduğunu ,acziyetini kabul etmesi; hayatı kral gibi yaşayıp kendi iktidarimizi sürdürmeye çalışan bizlere kendi Sultan'imizin huzurunda nasıl durmamiz gerektigiyle ,kalbimizin hazinedarina karşı nasıl bir duruş sergilememizle alakalı kulaklara küpe olması gereken ders niteligindeydi.

En çok aslında kendimizi ihmal ediyoruz.Kendimizden vazgeciyoruz.Kulluktan yana yorgunluk yaşıyoruz.Muslumanliga çok avamca yaklaşıp ,kendi kalbimizde siglastiriyoruz.Ibadetlerimizde bile bıkkınlık var maalesef. Kırılacak cam parçalarına elmas fiyatı vererek "ebed" için yaratilisimizi çok ucuza satıyoruz.Ibadetler şeker şerbet yudumlar gibi zevk vermiyor bizlere.Neden duymuyoruz ?Neden heyecan yok ?Oysaki gülücükler saçan,gözümüzü boyayan makyajlı dünya kime ait olmuş ki ? Gerçekten kalbimizin ve ruhumuzun bakıma ihtiyacı var.Seklimizi semalimizi varlık aynasında seyretmeye ,yaralarimizin,kiriklarimizin Kudret eliyle nasıl sarıldığını gozlemlemeye ihtiyacımız var.Hayatımızda rahmetin tecellerinin izini sürüp kitaptaki gibi teslimiyet zor da olsa Sanatkarimizin bize bicmis olduğu değeri biçmek için kendi sigligimizdan kurtulmamiz gerekiyor.Her şeyden ziyade kalbimize karşı saygılı olmak mecburiyetindeyiz.


Hallaci Mansur'un "Aramızda tek bir perde var Ya Rabbi .O da benim.N'olur benden ben'imi al" dediği gibi içimizde köpürüp duran ,bitmek bilmeyen arzu kuyularimizda bogulmamak için "terk" şart .Neyi terk peki ? Rabbimizle muhabbetimize mani olan her ne ise ...Makam mi,evlat mı,para mı,villa mi ? Herkes bagimliliklarini ve zaafını çok iyi bilir emin olun.Neleri gözümüz kapalı ağrısız sancisiz bir şekilde,gölgesine kanıp aslına,faniligine aldanıp ebedi bir dünyaya karşılık,nimet icre nimetleri oburca sadece burada tuketip feda ettik ?!!!

Oysaki sürekli suçu isnat ettiğimiz,hatalarımızı yukledigimiz içimizde ayrı bir varlık varmis gibi düşündüğümüz nefsimiz ,nefes anlamına gelen nefsimiz, yerine göre sinirlarimizi astigimizda "el freni" misali hayra teşvik edip kötülükten de alikoyarak nurani bir helozonla hayat ufleyebiliyordu bizlere !!!

Yine yazar en güzel saflastiricinin "ateş" olduğuna dikkatleri çekip ,iç derinligimizde yaşayacağımız varoluş sancimizin ,izdirabimizin kim bilir pismanliklarimizin bizi Vadedilen Yer'e goturebileceginin söylüyor.Hz.Meryem validemizi bir hurma ağacına yaslanmaya sevk eden doğum sancısı,Hazreti Yakub’un gözlerine perde indiren hasret,Hz.Eyyub'a(as)“Ya Rabbi, zarar bana dokundu, Sen Erhamü’r Rahimim’sin.” dedirten hastalık ne ise bizlere de derinlik
kazandıracak,yakinlastiracak hüzün ağrısı da odur .Yeter ki bizler de Hz.Musa(as)'daki gibi "Ateş elde etmek için gitti öyle bir ateş gördü ki ateşten vazgeçti " teslimiyetinin zerresi bile olsa eşyanın bağrında saklı hikmetlerin hadiseler calkalandikca açığa çıktığına canı gönülden tereddüt etmeden inanalım.O zaman sancilarimiz bizde bir manevi doğuma,amudi yükselişe dönüşebilir belki.Rabbimiz sabrettiklerimize mukabil bize burada tattirdigi leziz nimetleri ilahi ikram olarak ahirette de tattirir İnş.


Ve işte o zaman tüm kırık ve yıkık yüreğimizle saraylara bile degisemeyecegimiz hüzün kulubemizle bizi birakmayan ,hatirimizi gören Rabbimiz bizlere ne harikuladelikler sunacaktir.Hatta bir adım daha yukarı çıkıp tüm bu harikuladeliklere “Değildir bu bana lâyık, bu bende; bana bu lütf ile ihsan nedendir! sırrıyla "Ben istenmesi gerekli olan şeylerin en büyüğünü istemiştim. Ben Seni istemiştim. Sen benim ol, başka hiçbir şeyim olmasa da olur. Çünkü ancak Seni bulursam her şeyi bulmuş, Seni kaybedersem işte o zaman her şeyi kaybetmiş olurum kulluk suuruyla dopdolu yasayabilsek.Ahh ...Uyuklamaya ve uyusukluga sürekli meyyal nefsim, ahh nefsimi yanlis yonlerde kullanan gayretsiz heyecansiz iradem !!! Rabbim emanetini kabzetmek zamanına kadar bizleri emanetinde emin eylesin.Aklı midesine,kalbi nefsine,ruhu cesedine hakim olan kullarından eylesin .

Bu kitapla tanismama vesile olan ,sayelerinde ilk defa tasavvuf konusunda az çok bilgi sahibi olabildiğim Eylül Türk Hanım ve Derya (Bahir) Deniz'ya çok teşekkür ederim.

https://m.youtube.com/watch?v=iPYVcAmgfHI

Keyifli okumalar ...
Harry bu kitapta hiç beklenmedik olaylarla karşılaşıyor. On yedi yaşından küçük olmasına rağmen, gizemli bir şekilde adı, ateş kadehine giriyor...
Evvelâ yaptığım alıntıların neredeyse kitabın tamamına tekabül ettiğini biliyorum ve affınıza sığınıyorum. :)
1000 kitap, bütün kitapları değilse bile hiç değilse altını çizdiğimiz satırları yanımızda taşıyabilme ayrıcalığını bize veren, şahane bir oluşumdur bence...

Bazı Eserleri bitirmek istemezsiniz, sizinle düşünsün, sizinle hissetsin, sizinle nefes alsın istersiniz... Son cümleleri okurken aşinası olduğum vedaların birinde, bir dostu uğurlamanın hüznüyle ağladım... Sanki günlerdir sırtıma bir hırka geçirmiştim ve bana bambaşka bir hissiyatla bakmanın şevkini veriyordu...

Tevekkül sizi şeytanın vesveselerinden korur diyen mutasavvıfın içimde boyası akmış, tuğlası düşmüş bir yeri sehavetle onardığını duydum...

Kalbimizde görünenin ötesinde ki o sırlı hâkikâtleri, ziyâları ve hikmetleri durmadan aramak isteği ve istidadı yaratılmıştır, bu uğurda ilerledikçe edinilen nurlu hasletlere ve Mevlânın tarifsiz yakınlığına en büyük vesile taat ve zikirdir. İbâdet, Ruhun kendi cevherini bulması, zamansız ve mekânsız bir boyutta Rabb'ine kavuşmasıdır.

Bazı eserlerin, ruhun en hayati ihtiyacı olduğunu, tam zamanında havluyu terli sırtınıza sokuşturan bir annenin şefkatiyle sizi sarıp sarmaladığını hisseder, şükredersiniz...

Ayet-i Kerime'ler her anın ilhamı, her kabulün duası gibi eserde... Ne çok isterdim, bir hüzme gibi her soluğumda ayetlerin tefsirine mazhar olabilmeyi...

Meselleri okuyabilmek, zahir olanın derininde ki hakikate temas edebilmek... Basiretin de mertebeleri ve mesabeleri var şüphesiz...

İnsanoğlu nefsinin hevâ ve isteklerini bir ömür süresince doyurup,yokolmak için varedilmemiştir. Maksatsız ve ruhunu hâkikâtin nuruyla ve bekâsıylâ şereflendirmeden öylesine yaşayıp,ona verilen mühleti doldurması için vücuda getirilmemiştir. Kemâlât ehli, takva sahibi, iman neferi, hâkikât müdâvimi, gaye işçisi olabilmenin tek anahtarı bir emsâlin, bir örneğin izinden yürümekle kâbildir.

Eser, Muhyiddin Şekür 'ün ruhunu gösteren bir aynaya bakar gibi, Sufilikle tanıştığı,şeyhiyle buluştuğu, onunla senelerce geçirdiği benzersiz zamanları, en ince ayrıntısına varıncaya kadar kaleme aldığı ilmi bir başyapıt...

Nefeslerimizin zerrelerine, hayati uzuvlarımızın olağanüstü seyrine, aklımızın emsâlsiz maharetlerinden, sonsuzun içimizde ki numunesi olan ruhlarımıza varıncaya dek, varedilmiş herşey Rahman'ın emânetidir bize, O'nun eseridir, Onun mülküdür. Peki o istemedikçe bir nefes alabilir miyiz? O dilemedikçe bir yudum su içebilir miyiz? O murat etmedikçe düşüncemizi, hissiyatımızı harekete geçirebilir miyiz?

Herşey zıddıyla kâimdir, kesindir, belirgindir... Bizde ki bu acziyet, Rahman'ın sonsuz, kudretini, keremini, büyüklüğünü be azametini vurgulamak içindir. Acziyetimiz asıl delilimizdir...

Tasavvuf, ölmeden evvel ölünüz kaidesince, dünyevi olanı Allah için infak etmenin çetin ve ruhani lezzetlerle dolu yürüyüşüdür.
İnsanoğlunun kulluk yolunda önüne açılan iki yol vardır ;
Bu iki yoldan birisi Şükür ve İman yolu,diğeri küfür ve fısk yoludur.Bu iki yolun bir numunesi olarak günah işlemeyi ve hayırlı âmel ve hasenat işlemeyi tahâyyül ve tefekkür edecek olursak.Günâhın kabuğu tatlı,içi zehirdir,çünkü insanın ruhuna kasteder ve günahta ısrar edilirse ruhun bütün ışığa bakan, nefes alan pencerelerini süngüleyerek, onu kendi karanlığına mahkûm eder, eleme, ızdıraba sürükler, kâbusu bir rüyâ olmaktan çıkarır, hayatın ta kendisine çevirir.

Zariyat Suresi,56.Ayet-i Kerime'de Rahman;

"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." buyuruyor.

Kulluk Rabbimizin verdiği,uhrevi ve dünyevi nimetlere ve sınavlara şükretmektir, ibâdete sabır ve huşu ile kıymet verip severek edâ etmektir, O'nun emirlerini yerine getirip, yaklaşmayın dediklerine tenezzül ve teşebbüs etmemektir. Ve kulluk O'nun verdiklerinden memnun ve razı olmaktır, Allah'ın rızası, kulun ona olan sevgisi ve memnuniyetinde gizlidir.Mevlâ'nın memnuniyeti, bizim ona şükrümüzdür. Şükür menbağı, vasıtası, rabıtası ise evvelâ namaz olmak üzere,bütün ibâdetlerimizdir.

Mürid ve Mürşid olabilmek... Muhyiddin Şekür, yaşadığı olayların içinden kendi hakikatinin sırlarına, Şeyhi vesilesiyle, uzun acılar neticesinde vasıl oluyor ve cümle cümle inkişafını yüreklere ikram ediyor. Sayısız tevafuğun ne denli hayati olduğunun farkına varıyorsunuz. Ve ne kadar kör olduğunuzun.

Yılgınım Ey!
Tarumarıma himmetiyle ruh veren!
Yılgınım, hevesime düçar oldu semazen, elimden düştü nakış
Yılgınım Ey! Bizarım...
İçim nagehan, içim alaimi hicran..

Rabbim 'in rahmeti üzerinize olsun.
Feyizli okumalar.
Bir Hogwarts macerasının daha, hatta bir Harry Potter’ın başını belaya sokup kurtulduğu bir romanın daha sonuna geldim. Güzel miydi? Evet çok güzeldi. Peki sıktı mı? Evet önceki 3 kitaba göre sayfa sayısının çokluğundan da olsa gerek daha çok sıktı. Nelerdi mesela sıktığı konular dersem 4 kitapta da olan, Hogwarts’daki her sene okula yeni gelen Karanlık Sanatlara Karşı Savunma hocasının altından her bir kitapta bir şeylerin çıkması bana gereksiz bir tekrarlar zinciri olarak geliyor. Bilemiyorum her kitapta bu durumun olması gerekiyor mu gerçekten ya da kalan kitaplarda da bu durum tekrar edecek mi ve J. K. Rowling yine kitabın sonlarında bu durumu bize beklenen ve sıkan bir sürpriz olacak sunacak mı merak ediyorum. Ateş Kadehi ise ilk üç kitaba göre sayfa sayısı olarak daha uzun dedim ama maalesef ki bu sayfa sayısının fazlalığı da Hogwarts içindeki gündelik olaylar üzerinden olmuş. Yanlış anlaşılma olmasın ama kitaba kötü kitap demiyorum, verdiğim puandan ve beğendiğim kitaplara eklememden de belli olacağı üzere kitabı çok sevdim, sadece bu saydıklarım kitabın ve serinin güzelliğine biraz gölge düşürüyor o kadar.

İkinci kitaptan beri seride beklediğim bir şey var ki o da ev cinlerinin maruz kaldıkları durumlar ve bunların düzelip düzelmeyeceği. Bu kitapta ise sağ olsun Hermione bir şeyler yapmaya çalıştı ama sonuç? Yok işte sonuç. Sayfalarca okudum, sayfalarca hak verdim hatta rozetini zihnimde ben de taktım ama maalesef sonuçlanan bir şey olmadı, işin kötü tarafı ise her şey havada kaldı, birden kesildi yani bu konuyla ilgili yazılanlar. Umarım devam kitaplarında güzel bir sonuca ulaşır ve ev cinleri rahatlarlar en azından. Ve keşke de Dobby’e çoraplar gönderebilme imkânım olsa.

Harry Potter kitaplarında sevdiğim bir nokta var ki o da kitapların bazı bölümlerinde gerçekten de keyifli ve kaliteli esprilerin olması. Tebessüm ettirebilmeyi ve güldürmeyi gerçekten de başarabiliyor. Mesela kitabın başındaki Harry’nin Dumbledore’un yaz tatillerini nasıl geçirdiği hakkında düşüncesi çok iyiydi, insan gerçekten de Harry’nin düşünecesini okuyunca Harry gibi gülebiliyor ve kitabın ortalarında kehanet dersi için Ron ve Harry’nin sallamasyon bir çalışması vardı ki mizahın kalitesinin gerçek manada konuşturulduğu kısımlardı ya da yine bir bu kadar kaliteli olan Ron’un muggle çözümleri diyebilirim, yani büyüde çözemediği olayları mugglelar gibi bir çözüm getiriyor ki hoşlanmamak elde değil. Ama bunların yanında Rita’nın yaptığı bir aşk haberi var ki maalesef bu güzel romanı ergen romanı havasına sokmuş.

Rowling sanki bu sefer bu kitabında edebiyatçıların, romancıların sürekli kullandığı bir yöntemi kullanarak Doğu-Batı kıyaslamasına girmiş gibi geldi. Batı’nın uçan süpürgesi ile Doğu’nun uçan halısını sanki kıyaslamış gibi. Uçan süpürgelerin olduğu ve sihir dünyasının hâkim olduğu bir seride zaten uçan halıların olmaması, adının geçmemesi düşünülemezdi. Rownling de Ateş Kadehi’nde uçan halılara yer vererek ve karakter ismini de Ali Beşir yaparak istemsiz bir şekilde güzel bir sürpriz yapıyor. Ama halıların yasaklanmış sihirli bir nesne olarak gösterilmesi de uçan süpürgelere karşı uçan bir halıyı ezmek midir o da haklı olarak düşündürtüyor. Yanılmıyorsam uçan halı figürü ilk olarak edebiyatta Binbir Gece Masalları’nda kullanıldı, Yahudilik inancında da Süleyman’ın uçan halısının olduğu bilgisi geçiyor diye biliyorum. Uçan süpürge de bu tarihlerden eski midir bilemiyorum ama sanki halıya karşılık tarihte de uçan süpürge kullanılmaya başlanmış gibi geliyor. Zaten halıya karşılık süpürgenin de olması bana fazlasıyla da manidar geliyor, sonuçta süpürge ile o halı süpürülür ve halıya göre daha hızlanan ve daha çok manevra yeteneği olan eşyadır.

Ateş Kadehi Harry Potter’ın esas konusuna biraz geç giriyor, bekletiyor fazlasıyla okuru ama mükemmel bir finalle de son buluyor. Bekliyorum devam kitaplarında artık daha fazla hareketlilik olacak gibi.
Şimdiye kadar okuduğum tüm kitapları/serileri bir köşeye çekiyorum. Çünkü Harry Potter ve Ölüm Yadigârları, zirvede! Yalnızca fantastik kitaplarda değil bence tüm kurgu kitapları arasında böyle. Çünkü Harry Potter bir fantastik seriden çok daha fazlası.
Yıllarca bir spoiler bile yemeden büyüdüğüm için kendimi tebrik ederim. Çocuk kitabı bu diyerek seriyi okutmayan, izletmeyen arkadaşlarıma da sevgilerimi yolluyorum. Küçükken okusam herhalde bu kadar derinlere inemezdim.
Tahmin ettiğim çoğu şey gerçekleşti ama beni çok şaşırtan şeyler de oldu. Ağladım, çok da güldüm. İçim acıdı bazen, kimi zaman da sımsıcak hissettim. Harry Potter serisi benim için her zaman çok özel bir yere sahip olacak. Defalarca okuyacağımı da biliyorum. Kaldı ki ben normalde bir kitabı ikinci kez okumam.
Yaklaşık 3 paket post-it bitirdim yalnızca bu kitap için. İşaretlediğim alıntıları siz düşünün.
Sayfalarca yazsam da seri veya son kitap hakkındaki duygularımı aktarabileceğimi sanmıyorum. Okuyan arkadaşlarım ile saatler, günler süren sohbetler ancak beni doyurabilir. Bütün taşlar o kadar güzel yerine oturdu ki. Hani derler ya 'içimin yağları eridi' tam da öyle.
Ayrıca bir yazar ile tanışıp sohbet etme şansınız olacak denseydi bir dakika bile düşünmeden J. K. Rowling derdim. Bir yazarın kitabı nasıl kurgulayıp - özellikle seriyse- yazdığını çok iyi bildiğim için gerçekten hayran kaldım.
Sırada, kendime geldikten ve filmleri izledikten sonra her şeyi bilerek seriyi baştan okumak var.
Son olarak, sadece filmini izleyen kişiler varsa mutlaka kitapları da okuyun. Henüz Harry Potter ile, Sağ Kalan Çocuk'la tanışmamış olanlarınız varsa çok şey kaçırdığınızı söylemek isterim.
Expecto Patronum

Serinin daha 3 tane kitabını okumuş olsam da okuduğum her bir kitabı bir öncekine göre daha güzel oluyor. Zaten genel olarak da serinin iki kitaptan sonra gerçek manasıyla güzelleştiğini savunanlar çok fazla olduğu için de bunu bilerek ve bu durumun beklentisiyle seriye başladım ve bu güzel seri bu güzel kitabıyla beklentimi tamamen karşıladı, genelde bu tarz beklentilerle başladığım sağ olsunlar kitaplar çoğunluk olarak beni üzerdi Azkaban Tutsağı ise beklentimin azlığının farkına vardırttı. Nasıl desem kitap bu sefer daha bir gerçekçi ve daha bir olgunlaşmış hissi verdi, birçok ipucu vermiş olmasına rağmen sonlarında ve final kısmında daha olgun daha güzel şekilde şaşırtabildi. Şaşırtmasıyla beraber duygulandırabildi de.

İlk iki kitapta olduğu gibi Rowling yine final zamanı olacak şeylerle ilgili kitabın başından beri okuyucuya ipuçları veriyor, bu sefer ise ilk 2 kitaba göre çok çok daha fazla ipuçları vererek daha doğrusu dikkatli okurun yakalamasını isteyerek final hakkında okuru hem düşünce sahibi yapıp tahminlerde bulunduruyor hem de bunlarla beraber yanıltabiliyor. Cümlemden de anlaşılacağı üzere kurgu bayağı bir katmanlı, yeni karakterler ve unsurların fazlasıyla etken olup detaylandırıldığı ve bunlarla beraber seri ile ilgili yeni birçok şeyi de öğrenebileceğimiz içerikte. Düşünün artık Malfoy’u bile fazla okumayıp yeni unsurların içinde geziniyoruz. Malfoy ve diğerleri kitabın içinde çok fazla aktif olmamasından dolayı sanırım Rowling sayfa sayısını kısa tutmak da istemiş olabilir. Zaten serinin bu kitabından sonra kalan kitaplarında Rownlig’ın sayfa sayısının fazlasıyla arttığını görüyoruz. Sihir dünyasından yeni karakterlerle de tanışıyoruz bu kitapta, hayal gücünün en kuvvetli olduğu tartışmasız benim için “Hızır Otobüs”, Ruh Emiciler ise Yüzüklerin Efendisi Dokuzlar’dan sonra fantastik kitapların artık olmazsa olmaz tür karakterlerinden. Yüzüktayflarına fazlasıyla benzeyip onları akla getiriyor ama bana daha çok Robert Jordan ‘ın Zaman Çarkı serisindeki “Soluk”ları hatırlattı, gerek karşılarındaki kişiye verdiği öpücükler olsun, gerek tayfların aksine sayılarının çokluğu olsun gerekse de göz ve yürüyüş hareketleri olsun birbirine daha çok benzer şekilde.

Bu kadar güzelliğinin ve barındırdığı yeniliklerinin yanında da aslında bir nebze de olsa kendini tekrarlayan ve az da olsa “Yine mi yani?” dedirten bir kitap. Klasik şekilde 4 Privet Drive’da Dursleyler’in yaptıkları ile başlayıp Harry’nin bir şekilde o evden çıkması, yine ufak ama farklı bir macera ile beraber Hogwarts’a gidilmesi, yeni Karanlık Sanatlara Karşı Savunma hocası ve bu hocadan kitap sonunda bir şeyler çıkması, Harry’nin başını belalara sokup bunlardan ucuz bir şekilde kurtulması gibi klişelerin olduğu bir kitap, aslında bu durumlardan sıkması gerekirken aksine hem bu durumları beklenti haline getirip hem de sevdirterek farkını ortaya koyan bir seri.
Bu güzel serinin bu güzel ikinci kitabına fantastik polisiye desem herhalde çok da yanlış bir şey söylemiş olmam. Zaten J. K. Rownling’in farklı mahlas ile yazdığı polisiye seriyi de göz önünde bulundurursak polisiyeye yakınlığını da görmüş oluruz. Hogwarts ise en ince ayrıntısına kadar kendi içinde apayrı bir fantastik dünya ve apayrı bir sihirli atmosfer ve bu güzel serinin en güzel tarafı da içinde barındırdığı polisiye esintiler.

Kitap kendisine aşırı ama aşırı bir şekilde bağlıyor, okumaya ara verdiğinizde, uyumadan önce veya rüyanızda kesinlikle size kendini hatırlatıyor. Dediğim gibi, polisiye romanı okuyormuş gibi Harry, Ron ve Hermione ile Slytherin'in Varisi’ni ararken roman içinde birçok unsuru ve delili de takip edeceksiniz. Eminim ki birçok delilden faydalanıp doğru sonuca ulaşacak ve birçok delilde de Rownling tarafından ters köşeye yatırılacaksınız. Kitap boyunca şüphelendiğim bir şey vardı ki kitabın sonucunda da sadece göründüğü gibi olmasına çok şaşırdım. Rownling bu dediğim unsuru okura karşı çok güzel yem olarak kullanmış.

İlk kitapta geçen birkaç cümleyi hatırlayınca aslında ikinci kitabın ana konusunu verdiğini fark ettim. Üçüncü kitabın ana konusunu bildiğim için de Rownling’in bu kitabında da sıradaki gelecek kitabına gönderme yaptığını görmek çok kolay ama keşke bu güzel seriyi yazım zamanı okuma şerefine nail olabilseydim de yeni bir kitabı beklemenin heyecanını yaşayabilseydim, aralardan bu kısa göndermeleri fark edebilmekle uğraşsaydım. Neyse şimdi de bu yaşlarda okumanın zevkini yaşıyorum, Allah okumama imkân tanıyanlardan razı olsun 

Kitapta ise unutamayacağım, çok sevdiğim ve bir o kadar üzüldüğüm karakter Dobby, çok üzdün be Dobby ve çok da fazla sevimlisin.
Hayata farklı başlamış, din ile iç içe büyümüş bir çocuğun yaşadıkları ve aslında yaşamak istedikleri.
Kısıtlamaların, efendisi olarak gördüğü din adamlarının, yaptıkları ayinlerin kısaca çevresinde dini ile ilgili olup biten her olayın büyüdükçe anlamını sorgulamaya başlayan bir karakter. Fakat karakterdeki asıl ilgi çekici kısım: dinindeki en büyük, bağışlanamaz günahlardan olan hemcinsine ilgi duyma.
Dindeki kısıtlamaların - özellikle cinsiyetle ilgili olanların- insan üzerindeki psikolojik etkileriyle ilgili çok güzel bir roman olmuş.

Bu kitabı çaktırmadan poşetime atan tatlı ve aşırı ilgili Samsun Tuyap kitap fuarı görevlisi Sel yayıncılık çalışanına da çokçokçok teşekkür ediyorum. (olayın üstüne kendisini tüm sosyal medya hesaplarından taciz ettiğim doğrudur:)

Kısaca demem o ki; açın Hozier'den Take Me to Church'ü, o desin:

'We were born sick,' you heard them say it
My church offers no absolutes
She tells me 'worship in the bedroom
The only heaven I'll be sent to
Is when I'm alone with you
I was born sick, but I love it
Command me to be well
Amen. Amen. Amen

siz de din ve' hasta'ların kısa yolculuğuna çıkın.

Yazarın biyografisi

Adı:
Sevin Okyay
Unvan:
Türk yazar, çevirmen, radyo programcısı.
Doğum:
Kasım 1942
Arnavutköy Amerikan Kız Koleji'ni bitirdi. 1964 yılından beri çeviri, 1975’ten beri gazetecilik, 1984 yılından beri de sinema eleştirmenliği yapıyor. İlk sinema yazısısı 1984 Film Festivali’nde ’Ve Gemi Gidiyor’ (Fellini) adlı bir film içindi. O yaziyi da işten atılma tehdidiyle, Enis Batur’un zorlamasıyla yazdı.

Türkiye'nin ilk kadın sinema eleştirmeni olan Okyay'ın yeri, “Bilge Olgaç Başarı Ödülü” aldığı Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali tarafından "1984 yılından beri sinema üzerine yazan, bu alanda pek çok kadın yazara da öncülük eden içten kalemiyle sinema yazarlığına yeni bir soluk getiren Sevin Okyay" olarak tanımlandı.

Politika muhabiri olarak başladığı gazeteciliği köşe yazarı olarak sürdüren Okyay geniş eleştirmenlik yelpazesiyle de ilgi çekti "sinema", "edebiyat", "caz" ve "spor". Okyay ayrıca gündelik hayat kültürü üzerine denemeler de yazmaktadır. Pek çok gazete ve dergide yazan Okyay halen Milliyet Sanat ve Peyniraltı Edebiyatı dergilerinde yazmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 24.802 okur okudu.
  • 365 okur okuyor.
  • 6.709 okur okuyacak.
  • 115 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları