• "Hayat biz planlar yaparken basimiza gelenlerdir." Demişti Rüzgar Mira hocam.. ne kadar da hakliymis,bana komik gelirdi; herşeyi kontrol edebiliyordum, edebildiğimi zannediyordum ...
    J.J.Rousseau nun yalnızlığını ilke edinmiştim.Bir ideale,bir melodiye ve doğaya aşık olmak gerektiginden bahsederdi .... Benim için de öyleydi son birkaç güne kadar.
    O beyaz atlı prensini bekleyen 'gerçek aşk' masallarındaki karakterlerden değildim bilen bilir ;) ama hayat öyle güzel bir plan hazırlamış ki benim için roman değil belki ama çok güzel bir öykü olur diye düşünüyorum...
    Erken yaşta kolay olmayan,bir yetişkine uygun hayat yaşadım ama yetişkin degildim..bu da beni kısmi olarak olgunlastirdi kısmi diyorum çünkü içimdeki çocuk asla durmadı hep kıpır kıpır, enerji dolu ... Susturamadim... İyiki de yapmamisim...
    Bir arkadaşım demişti: "Didem bir an 50 yaşındaki bir kadın gibisin,bir an 20 yaşında bir genç kız.Bu geçişler seni zorlamıyor mu? "
    Zorlamaz olur mu? Dedim ya kalp ritmi gibi duygularım önceki yazimi okuyanlar anlayacaktır.Bu zor fakat biri kadar da eğlenceli bir durum. Hatta sırf bu değişken halimden ötürü çeşitli komik sıfatlarda bulunuluyor:
    Deli,Cins,Enteresan,Garip hatta Ürkütücüsun diyen oldu gerçekten😄 ben mi? eli kesilse 4 gün eline bakıp ağlayan ben :))
    Osho diyordu ki: önünüze çıkan kapıları acmazsaniz arkasında ne olduğunu bilemezsiniz .Öyle yaptım.Yeni bir kapıdan girdim; AŞK.... 😇 Gerçekten ben ! Ben! Hala inanamıyorum .. tarif ettikleri gibiymiş; baktığın her yerde bir güzellik görüyormuşsun ağaçlar çiçekler rüzgar yağmur insanlara bile olması gerekenden daha büyük bir tebessümle yaklaşma halleri ... Geçen teyzenin biri dedi durakta sohbet ederken ;"aşık mısın kızım 32 dişin görünüyor konuşurken" 😅😅 hadi canım o kadar belli oluyor mu ? Ediyormuşum ... Ah bu ben ! Duygularını saklayamayan ben ...
    Asla pes etmeyin hayata karşı, hep mutlu olun enerjik olun, sevgi dolu olun evren hediyesini veriyor. İnsanüstü bir enerji ile geçiyor benim tüm günlerim bazı arkadaşlar biliyor tempo tempo ama ona rağmen her gün yeni bir şarkı keşfetme hedefi koymuştum kendime burada sizinle paylasiyordum o şarkıları...yaptığınız o kalpleri gördükçe mutlu oluyordum kalp aldım diye değil dinlendi o şarkı diye ... Gizliden dinleyip kalp yapmayanlar da var onlara da selamlar :) söyleyeceğim tek şey asla vazgeçmeyi gülümsemekten ✌️✌️🌺

    Ah bu arada tanışma hikayemizin ana temasınida söyleyeyim size,tabii ki ; MÜZİK ✌️🎶 sasirmadiniz biliyorum :))
    (Yakında görürsünüz profilde resmini kızlar biliyorum merak ediyorsunuz :) )

    Bir 'hayırlı olsun'unuzu, Maasallahınızı alırım artık ... 😉
  • Aklıma o muhteşem Fâzıl Hocam geldi. "Nerede?" diye sordum. Yanma götürdüler. Şükran hisleriyle elini öptüm. "Bize nazaran şimdiki kimya öğrencileriniz nasıl?" diye sordum. "Ah evlâdım, bana kimya dersi vermiyorlar ki! ben Fransızca bilirim ama İngilizce bilmem." "İşte bu odada oturuyor, öğrenci sayıtımları (istatistikleri) ile uğraşıyorum." dedi. İçim burkuldu. "Şu memleketin hâline bak; Türk gençleri en iyi hocalarından, hem de kendi dillerinden mahrum ediliyor. Sadece ve haysiyetsizce bir tarzanca öğrenmek uğruna düşünme yetenekleri yok ettiriliyor, üstelik feleğini şaşırmış veliler de bu toplu intihar kervanına katılabilmek için varlarını yoklarını harcama yarışına girişiyorlar." diye düşünekaldım.
    Oktay Sinanoğlu
    Sayfa 140 - otopsi yayınevi
  • Ah hocam ah karadir kaslarim ferman dinlemez senin actigin bu yara da derman dindirmez
  • Sınav kaygısı ne menem şeydir?
  • 398 syf.
    Bir yıldan fazla zaman geçti. Bir dostum, “hocam, şöyle bir roman var, senin yazdığın ve ilgini çeken tarzda. Tavsiye ederim.” demişti. Elbette çok fazla kitap tavsiyesi alıyoruz ve hepsini okuma imkânımız olmuyor. Ancak sevdiğim biriydi ve o güne dek ne adını ne yazarını duyduğum bu romanı bir kenara not ettim. Bütün o zaman zarfında hep aklımın bir köşesindeydi lakin okumak şimdi kısmet oldu.

    Fırat Sunel’in Salkım Söğütlerin Gölgesinde adlı romanında bahsediyorum. Evet, az önce bitti ve ben çok beğendiğim bu romanı sindirmeye çalışıyorum. Bir gözyaşı molasının ardından ise bu satırları yazıyorum.

    Roman, Kasım 1944 Ahıska Türkleri sürgününden bahsediyor. Aslında ilk 300 sayfasında Ahıska’yı anlatıyor. Oradaki insanları… Ahıskalı Türk, Gürcü, Ermeni, Azerbaycanlı Türk, Rum, Oset, Çerkes, Çeçen, Karaçaylı hatta Rus… Kafkas halklarının bir arada yaşadığı o coğrafyayı anlatıyor. Sovyetler Birliği zamanıdır ve elbette acı yıllardır, karanlık yıllardır. Korkunun ve diktatörlüğün hüküm sürdüğü yıllardır. Dünya tarihinin en büyük katili Stalin’in insanları inim inim inlettiği yıllardır. Dahası II. Dünya Savaşı yıllarıdır. Erkekeler cephededir. Buna rağmen insan olanlar, insanca ve barış içinde yaşamaya devam etmektedirler o coğrafyada. Tabii bir de sayıca az olsalar bile hakim durumda olan insan olmayanlar vardır!

    Fi tarihte Kazakistan’ın Almatı şehrine gitmiştim. Orada bir restorana girdik. Restoran sahibi ile tanıştık. Ben onu Türkiye’den oraya gitmiş bir iş adamı zannettim. Çünkü bizim gibi konuşuyordu, hatta Karadeniz ağzıyla konuşuyordu. Tipi de bizim gibiydi. Açık tenli, kumral, ela gözlü… Kazakistan Türklerinden değildi yani. Ancak bana “Kazakistanlı olduğunu” söyledi ve ardından “Ahıska Türküyüm” diye de ekledi.

    Ahıska Türkleri… Benim gibi Türk tarihi ve coğrafyasına meraklı bir adam için bile içi dolu bir kavram değildi. Adlarını ilk defa Samsun’daki bir sokaktan duymuştum. Volga Türkleri Sokak ve yanında Ahıska Türkleri Sokağı… Gürcistan’da olduğunu biliyordum Ahıska’nın ve bir de Kırım Türkleri ve Karaçay/Malkar halkları gibi onların da 1944’te Stalin şerefsizi tarafından yurtlarından sürüldüğünü biliyordum.

    Gelgelelim bu roman bittiğinde Ahıskalılar hakkında çok şey öğrenmiş, dahası o acıyı yüreğimin en dibinde bile hissetmiş oldum.

    Roman tekniği bakımından hayli başarılı bir eser. Üstelik demogoji yapmadan, insanlığı ve evrenselliği elden bırakmadan, adilane bir anlatım yapmış yazar. Zaman zaman Cengiz Dağcı okuyormuşum gibi hissettim.

    Evet, burada mazlum olan taraf Türklerdi ancak yazar hiçbir milleti suçlamadan, karalamadan, Stalin ve Beria gibi zalimlerin ve totaliter SSCB zihniyetinin günahlarını sıralamış eser boyunca.

    Vitali Aramyan karakteri üzerinden Bolşevik ihtilalin muhasebesini yapmış ki, Aytmatov’un Gülsarı’sındaki Tanabay karakterine benziyor. Türklerle Gürcü komşuları arasındaki kardeşlik hukukunu yetişkin Ahmet Ağa ve Şota ile onların çocukları Mişa ile Mehmet; Nika ile Ömer ve ağabeyleri İbrahim ile Otar üzerinden gayet iyi bir şekilde vermiş.

    Roman çok iyi planlanmış, olay örgüsü iyi kurgulanmış bir halde. Yazarın dili akıcı ve Türkçesi duru. Konuya fzlasıyla hakim. Yüreğinin derinlerinde hissediyor o insanları. Dünyaya bakışı ise kuru bir milliyetçilikle değil insani pencerede. Sürgün öncesi bölgenin hayatı çok başarılı bir şekilde verilmiş. Karakterler derli toplu ve gerçekçi. Sürgün sahneleri ise elbette gerçekçi ve yürek dağlayıcı cinsten…

    Bazı kitapları bitirdiğinizde, siz de ruhen bitmiş oluyorsunuz. Etkisinden sıyrılmak kolay olmuyor. Kitaptaki o harfler uçuşup havaya karışıyor ve sonra birleşip, bir kılıç darbesi gibi sizin kalbinize batıyorlar. Yazarın sözcüklerle anlattığı şeyleri, siz sanki bir film seyretmiş hatta o hadiselere bizzat şahit olmuş gibi hissediyorsunuz. Bu roman da benim için onlardan birisi oldu.

    Daha önce Halimat Bayramuk’un İki Kasım Bin Dokuz Yüz Kırk Üç adlı romanını okumuştum, benzer bir durumu anlatıyordu. Yine mesela Refik Özdek’in Ocağımız Sönmesin Balkanlar üzerinden bir Türk göçünü anlatıyordu. Cengiz Dağcı demek İkinci Dünya Savaşı ve Kırım sürgünü demek zaten.

    Bu arada, olur da, “İyi ama onlar da bir şey yapmışlardır. Durup dururken kimse, kimseyi sürgüne yollamaz” diyen olursa ağır söverim! Durup dururken kimse kimseyi hapse atmaz, kimse kimseyi işinden atmaz, kimse kimseyi idam ettirmez… Bunlar hukukun olduğu ülkelerde, normal insanlar için geçerli şeyler. Eğer ülkenin başında ruh hastası bir diktatör varsa durup dururken beşikteki bebeden, 90 yaşındaki nineye kadar insanlar ölüme gönderilir. İnsanlar hapislere atılır.

    Stalin’in Kırım ve Kafkas sürgünlerindeki gerekçesi savaş yıllarında buranın halklarının Nemçugalılar dedikleri Almanlarla işbirliği yaptığı iddiasıydı. Tabii bu durum külliyen yalandı. Kırım’da belki azınlık bir kesim işgal döneminde Alman tarafına katılmıştı ancak Partizan saflarında da çok insan vardı. Onu ayrıca tartışırım lakin Karaçay hele de Ahıska bölgesi işgale uğramamış yerlerdi. Hiç Alman gelmedi oralara. Üstelik sürgün sırasında 16-17 yaşından 40'lı yaşlarına kadar olan bütün erkekler cephede Sovyet Ordusu için savaşıyordu. Yani onlar savaşırken anaları, babaları, bebeleri, eşleri, çocukları, dedeleri hayvan vagonlarına konulup ölüm yollarına atılıyordu. Zaten çoğu ölen o askerlerin geri dönenleri boş köylere gelmişler ve akabinde Kazakistan, Özbekistan hattına sürülmüşlerdir. Yani sürgünün haksız bir gerekçesi bile olamazdı!

    Demem o ki, yüreğimi tuz buz etmiş bir romanı yorumladım bu yazıyla...

    Ah Ahıska Ahh!
  • Evlat, ne hallerdesiniz?

    -Hocam, hala  bıraktığınız son noktadayız.

    -Nasıl yani? Tanrı' nın merhametten öldüğü, insanların hala giydirilmiş kimlikleri kuşandığı,putların çağında mısınız hala?

    -...

    -Neden susuyorsun evlat? İnsanlar hala karar verme sorumluluğunu başkalarına mı bırakıyor?

    -Evet hocam.Kültür yutanlarda(metropollerde) hepsi tek tipleşme makinelerine kurban oluyorlar.

    -Peki durumunuz nasıl?

    -Hocam, kültür yutanlarda ben ve birkaç şövalye kaldık, ne yazık ki.

    -Diğer şövalyelere neler oldu?

    -Kimisinin ruhu ahlaksızlık çukuruna düştü, kimisi insanlardan uzak yer altı zindanlarına atıldı,kimisi aşık oldu, kimisinin de ruhları kelepçelendi.Şey bi de...

    -Evet, başka?

    -Sizin eserlerinizin en çok okunduğu ve söz edildiği çağdayız.

    -Ah evlat, benim eserlerimi okumak ile anlamak arasındaki farkı unutuyorsun.Eserlerimi okuyanlar sadece güzel bir çiçeği fark eder eğer anlayan ise..

    -Yeni bir çiçek var eder.

    -Evet evlat, evet... Onlara benden bir mesaj iletir misin?

    -Siz kendiniz eserler de iletmediniz mi, hocam?

    -Ben bu kulaklara göre ağız değilim evlat...Onlara Zerdüşt'ün selamını söyle.

    (KÜLTÜR YUTAN DA BIR ŞÖVALYE adlı kitabımdan bir kesit)
  • Maalesef bizim ülkemizde,seçkin geniş bir kadro oluşturacak sayıda büyük dil bilginleri yoktur.Herkes bilir ki Türkolojinin büyük ustaları daha çok yabancılardır.