• Rabbimiz! Günahlarımızı ve taşkınlıklarımızı bağışla, ayaklarımızı sağlam bastır ve inkarcılar topluluğuna karşı bize yardım et./Ali İmran suresi,147
  • Son zamanlarda bazı insanlar Kur'an-ı Kerim'in bizIer tarafından anlaşılamayacağını, Kur'an'la ilgili meseleleri büyüklerimize sormamız gerekliğini, hatta tefsircilerin dahi bunu anlamadığını, tefsirlerin yakılması gerektiğini, meallerin hiç okunamayacağını söylüyorlar, ne dersiniz?

    Allah ve Resulü doğru söylüyor, onların dediğinin aksini söyleyen yalan söylüyor, deriz ve Allah'ın yardımı ile meseleyi şöyle açıklarız:
    1.Öncelikle böyle söyleyen ve bunu savunan insanların hepsinde art niyet aramamak gerekir. Bir kısmı Kur'an'ın yanlış anlaşılacağı endişesinden, bir kısmı meseleyi bilmediğinden, bir kısmı da İslam'ın anlaşılacağı endişesinden bu hataya düşmektedirler. Son ikisini bir grup sayarsak bir büyüğümüzün şu beyanlarıyla aynı şeyi söylemiş oluruz:
    "Kur'anı Hakîmin esrarı bilinmiyor, müfessirler hakikatini anlamamışlar diye açıklanan fikrin iki yüzü vardır ve onu söyleyenler iki taifedirler:
    1.Birincisi hak ve tedkik ehlidir, derler ki; Kur'an bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Binaenaleyh, anlaşıldığı nasıl iddia edilebilir. Bundan maksadın ne olduğunu ileride âçıklayacağız.
    İkinci taife ya akılsız bir dosttur, kaş yapayım derken göz çıkarıyor veya şeytan akıllı bir düşmandır ki, İslamî, hükümlere ve imanî hakikatlere karşı gelmek istiyor.
    2.Meselenin özüne geçmezden önce ikinci olarak şu noktanında iyi bilinmesi gerekir ki, işin esası kavranabilsin:
    Tarih boyunca ifratlar tefritleri, tefritler ifratları ya da ifratlar başka ifratları doğura gelmişlerdir. Eğer herhangi bir fikrin iki ucu isabetle tespit edilebilirse, orta noktasının Islam olduğuna hükmedilebilir. Buna göre rahatlıkla denilebilir ki, tarihte ya da günümüzde bir takım insanlar Kur'anı Kerim'i adeta bir beşer kelamı derecesine indirmiş ve "Anlaşılmayacak nesi var? Işte şu, şu ayetlerin bütün demek istedikleri şundan ibarettir..." gibi bir ifrat göstermişlerdir. Oysa Allah'ın sonsuzlugu gibi O'nun kelamının manaları da sonsuzdur. Her geçen gün o manaları bizlere sürekli açıklayacağını yine kendisi haber vermektedir. (Bk.Fussilet (41 ) 53; Kıyame (75) 19) İlimler geliştikçe Kur'anın manaları da sürekli açılacak, ama hiç bitmeyecektir. İşte bu ifratı gösterenler bunu kavrayamamış ve bir tefritin doğmasına zemin hazırlamışlardır. Bunun doğru olamaıyacağını ve insanı tehlikeli noktalara götürdüğünü gören tefritçiler de bu tehlikeli noktadan öyle bir kaçıs kaçmışlarlar ki, saatin rakkası gibi orta yerde duramamış ve orta noktaya aynı uzaklıktaki öbür uca kadar gitmişlerdir. Kelamıyla da kâmil ve mükemmel olan Allah'ın, yani O'nun sözlerinin, nakış olan insan tarafından hiç anlaşılamayacağını söyleyerek İslâmi anlamsız ve anlaşılmaz göstermişlerdir. Tefsircilerin dahi anlamadığı Kur'anı "büyüklerimiz" denen zatlar nasıl anlayacaklardır? Ya da müfessirler de büyüklerimiz değiller midir? Biz gönderilen gazete küpürlerinde bir meslektaşımız meseleyi böyle vaz'ediyor ve Türkçe bir tercümeden alınan ayet mealini, "Gazali'den naklen, Allah Kur'anı Kerîm'de buyuruyor ki" gibi bir ifade garabetiyle veriyor. Ne gariptir ki, aynı yazıda verilen fikri delillendirmek için yine Türkçe bir tercümeden alınan pek çok ayet meali zikrediliyor. İfrat ve tefrit rakkası haline sokulan meselenin orta noktasını bulmaya çalışacağız.
    3.Bizlerin Kur'anı Kerimi anlayamayacağımız iddiasını bizzat Kur'anı Kerim reddetmektedir: "Kur'anı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?" (Muhammed (47) 24) Bu hitap sadece alimlere ve "büyüklerimize" yönlendirilmemiştir. Herkesedir, hatta müşriklere ve kâfirleredir. Akıl ve zekâ ayrı ayrı şeyler kabul edilirse "çoğu akılsız" (Hucurat (49) 4) olan müşrik ve kâfirler Kur'an'a çağrılır ve onu düşünüp anlayamayacağı nasıl, söylenebilir?
    "Andolsun biz Kur'anı zikir (öğüt, düşünme ve hatırlama) için çok kolay kıldık. Hiç düşünen yok mudur?" (Kamer (54) 17, 22, 32, 40.) ayeti kerimesi, her halde bir hikmetten ötürü Kur'anda dört defa tekrar edilir. Usulu fıkıh okumuş olanlar bunun da umuma hitap ettiğini anlayacaklardır.
    "Bak onlara âyetleri nasıl apaçık açıklıyoruz, sonra da nasıl çevriliyorlar." (Mâide (5), 75) Allah'ın ayetlerini apaçık kıldığı konusunda Kur'an-ı Kerim'de otuzdan fazla ayet-i kerime vardır. (Bk. M.Fuad Abdülbaki, el-Mu'cemul-Mufehres 141-147. )
    4.Kur'anın en büyük muallimi ve tatbikatçisi olan Resulullah Efendimiz de hem sözleriyle, hem fiili ile Kur'an'dan (teb'îz için olan -dan ekine dikkat buyurulsun) herkesin anlaya bileceğini beyan buyurmuştur. Veda Hutbesinde öyle ya da böyle, her mü'mine şu duyuruyu yapmışlardır:
    "Size iki şey bırakıyorum. Onlara tutunduğunuz sürece sapmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve O'nun Resulünün sünneti." (İbnü'l-esîr, Câmiu'1-Usûl, I/186-Muvatta'dan)
    "İleride kapkaranlık geceler gibi fitneler zuhur edecektir. (Ravi diyor ki) Dedim ki: Ey Allah'ın Resulü, onlardan kurtuluşun yolu nedir? Buyurdular ki: Allahu Teala'nın Kitabına sarılmakdır..." (Darimî, Fedâilûl-Kur'an,1; Tirmizi, Sevâbul-Kur'an l4)
    Allah Resulünün elçileri gittikleri yerlerde muhatap oldukları her türlü insana İslamı Kur'an ile anlattılar. Mesela Habeşistana hicret eden Cafer b.Ebi Talib, oradakilerin "İslam Nedir?" sorusunu Meryem Suresinin ilk ayetlerini okuyarak cevapladı. Müslüman olacaklar ilk önce hep Kur'anla tanıştırıldı. Ebu Zer, Kur'anı dinleyerek müslüman oldu, Tufeyl ed-Devsî, Kur'anla tanışarak doğruyu buldu, Ömer'in kini ve buğzları Kur'anla eridi... Hatta anlayışsız, hoyrat ve ilkel insanlar olan bedeviler (arabîler) dahi Kur'anla muhatap kılınıyorlardı. Oysa Kur'anı Kerimde onlar için şöyle buyuruluyordu: "Bedeviler (çöl arapları) küfür ve münafıklıkta daha katı, Allah'ın Resûlüne indirdiklerinin sınırını tanımamaya daha müsaittirler...." (Tevbe (9) 97) Allah'ın böyle vasıflandırdığı insanlar Kur'anı Kerimden anlayabiliyor ve onunla yumuşuyorlarsa, diğer bütün insanlar evveliyetle anlar ve etkilenebilirler.
    5.Kur'an, bazı insanların kendisini anlamayacağını söylemediği, Resûlullah'tan bu yönde bir şey sadır olmadığı gibi, sahabe, tabiin, müctehit imamlarımız ve müfessirler de böyle bir şey söylememişlerdir. Onların söylemediği bir şeyi söylemek, eğer onlara muhalif değilse, bir ictihattır ve ancak ehlinden kabul ediIir, hele içtihat yapılamaz diyenlerin buna hiç hakkı yoktur. Onlara muhalif ise ki konumuz öyledir, hiç dinlemez ve nazar-ı itibara alınmaz. "Eskiden yok idi iş bu rivayet yeni çıktı". Binaenaleyh, böyle bir fikir akımı Kur'ana karşı gaflet ya da ihanet anlamı taşıyan tehlikeli bir akımdır. Bu konuda haram ve mahzurlu olan şey "Kur'anı kendi re'yine göre tefsir etmek" ve "Kur'an hakkında mirâ, mesnetsiz tartışma" yapmaktır ki, onun sınırlarını da açıklamaya çalışacağız. Binaenaleyh, eşya ve hadislere müslümanca bakış Kur'anla sağlanır, İslâmı şumüllü bir kavrayıs, Kur'anla elde edilebilir.
    6.Kur'an, Ezelî, Ebedî hakîm olan Allah'ın kelâmı olması itibariyle o derecede eksiksiz ve o derece hakimânedir. Kendi beyanı ile "apaçık, çok kolay" olması ile birlikte, kolaylığı "sehli mümteni" türünden bir kolaylıktır ve kelimelerin seçimi ve dizilişi, hatta harflerinin dizilişi ile, matematikteki ihtimal hesapları andırır tarzda namütenahi ve sonsuz manalara işaret eder. Her harfin, her kelimenin ve her ayetin yeri itibariyle baktığı o kadar çok yön, gözettiği o kadar çok itibar olur ki, bunların bütününü beşer aklının kavraması mümkün değildir. Ancak Kur'anın bu özelliği, insanların o yönlerden birini ya da bir kaçını kavramalarına mani de değildir. Usulüne uygun olarak anlaşılan manalar doğrudur, Kur'andandır. Yanlış olan, bu ayetin manası bundan ibarettir, diye düşünmek ve söylemektir. "Kur'anı Hakim her asırdaki beşer tabakalarının her birine, sanki sırf o tabakaya bakıyor gibi hitap eder... Esas hedefi marifetullah olan Kur'anın her cinse, her guruba uygun bir ders vermesi lâzımdır. Oysa ders birdir. Öyle ise aynı derste tabakaların bulunması gerekir. Derecelere göre her biri Kur'anın perdelerinden bir perdeden ders payını alır.
    Mesala: İhlâs Sûresi'ni düşünelim. Pek çok tabaka olan avamın bundan anlayabileceği şey, Cenab-ı Hak'kın; baba, oğul, akran ve zevceden münezzeh olduğudur. Daha orta bir seviye bundan, İsa (a.s)'ın, meleklerin ve doğan varlıkların ilâh olamayacaklarını da anlar... Daha ileri bir seviye ise bundan Allah'ın varlıklara karşı doğma ve doğurmayı akla getirecek bütün ilişkilerden beri bulunduğunu, ortak ve yardımcıdan uzak olduğunu çıkarır... Daha yüksek bir seviye bu süreden Cenab-ı Hak'kın, ezelî, ebedî, evvel ve âhir olduğunu, hiç bir yönden ne zatının, ne sıfatlarının, ne de fiillerinin benzeri, dengi, misli, misali olmadığını anlar...(Bedüizzaman, Sözler (Sözler Y. l987) 383 (Özetleyerek) İnsanların ilimde ve marifetullahda dereceleri yükseldikçe Kur'andan anladıkları manalar da artar.
    "İkinci bir misal: "Muhammed sizin erkeklerinizden birinin Babası değildir." (Ahzâb (33) 40) ayeti kerimesi ile ilgili olarak ilk seviyedeki insanlar bundan; Resulullah'ın, ona peygamberliği yönünden "çocuğum" dediğini, binaenaleyh, Zeyd'in kendine denk görmediği için boşadığı zevcesini Allah'ın emriyle almakla çocuğunun karısını almış olmayacağını anlarlar... İkinci seviyedeki insanlar, bundan; Bir büyük amir raiyyesine bir baba şefkati ile bakar. Bu amir bir de bir zahir ve batın nihanî lider olursa o zaman babadan yüz defa daha şefkatli olur. Böylece a raiyyenin ana-baba olarak bakması O'nu koca olarak görmelerine, kadınlara da onun kızı olarak bakmaları, zevce olarak bakmalarına kolayca dönüşemediğinden, Kur'an der ki; Peygamber (a.s) siz ilahi rahmetin tecellesi olarak, peygamberlik adına baba şefkati gösterir ama şahsı itibariyle babanız değildir ki, sizden olan kadınlara zevce olması münasip düşmesin... diye bir mana çıkarırlar. Üçüncü seviyedeki insanlar ise şunu anlayabilirler: Peygambere intisap edip, onun kemâlatına dayanarak, onun pederane şefkâtine güvenle kusur ve hata yapmamalıyız... Hatta bir kısım insanlar bundan peygamberimizin (ricâl) denecek yaşta erkek çocuğunun kalmayacağını ve neslinin bir hikmet binaen kızından devam edeceğini de çıkarabilirler..." (agk. (özetleyerek)
    Bunu şöyle bir misâlle de açıklayabiliriz: Deniz suyu almak isteyen insanlar düşünelim. Bunlardan denize kadar ulaşabilen her biri beraberindeki kabın hacmi kadar su alabilecektir. Fincanı olan fincan kadar, kazanı olan kazan kadar, tankeri olan da tanker kadar su alacaktır ve bütün bu suları aynı özelliği taşıyacaktır. Fark sadece miktârlarındadır. Ama kimse, kabı küçük olana, senin aldığın su deniz suyu değildir diyemez.
    7."Arapçaya dair ilimlerin kaidelerine uygun, belağatın prensiplerin ve usul ilmine muvafik ve mutabık olmak şartıyla" Arapça bilen herkes Kur'an'dan ilmi seviyesine göre bir şeyler anlar. Ancak, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Kur'an bu anlaşılanlardan ibarettir denemez. "Malûmdur ki, Kur'anı Azimuşşan yalnız bir asra değil, bütün asırlara nazil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsus değil, beşerin bütün tabaka ve sınıflarına şamildir..." (Bediûzaman, İşarâtül-icâz 39) Bu yüzden "Zeki, gabî, takî, şakî, zâhid, gayrı zahid bütün insan tabakaları bu ilahi hitaba muhataptır ve Rahmaniyyet eczanesinden ilaç almaya hakları vardır..." Binaenaleyh, Kur'anı Kerimden anlaşılan "manalar Arapça kaidelere, nahiv esaslarına ve dinin bilinen usûlüne muhalif olmamak şartıyla o manalar o kelâmdan bizzat muraddır, maksuttur..." (age. 7)
    8.Meâllere gelince: "Kur'anın Arapça olduğunu bildiren ayeti kerimeler buna "Ta ki, akledesiniz, iyi anlayasınız" diye sebep gösterirler. Demek ki, İlahî maksat Kur'anın anlaşılmasıdır. Bu da Arapça bilmeyenlere kendi dilleriyle mümkün olduğunca anlatmakla, yani onu diğer dillere çevirmekle olur. Ancak bu meâl ve tercümelerin Kur'an olması mümkün değildir ve "Türkçe Kur'an" "Farsça Kur'an" gibi ifadeler onun "Arapça" oluşunu inkâr anlamı taşır" (Gazali, İhyâ I/285-86 (özetleyerek) (Mısır 1936); (Mısır, Daru Nehru'n-Nil I/25l ); (Türkçe terc. Bedir I/804)) Ancak mealler ayetin sonsuz manalarından sadece birini verebileceği için sağlam bir mealden okuyanlar, sadece meali yapanın yakaladığı bir manaya muttali olabileceklerdir. Oysa ayette kelimelerin dizimi, seçimi, karakteri, etimolojisi ve semantiğine bağlı olarak belki sonsuz ihtimaller vardır. "Ta ki muhtelif anlayış ve istidatlar zevklerine göre hisselerini alabilsinler." Müfessirlerin farklı anlayış ve tespitleri de buradan kaynaklanır. Her şeye rağmen Arapça bilmeyenler için meal de bir kolaylaştırıcıdır, faydadan hali değildir. Aslını anlayamıyanlar sağlam bir mealden bu yolla istifade etmeli ve aslını da öğrenmeye çalışmalıdırlar. Meallerin de Kur'an olmadığını bilmelidirler.
    9.Bu konuda Gazalî'nin tespitleri bize ışık tutabilir:
    "Kur'an'ın anlaşılmasını engelleyen hususlar dörttür: 1-Harfleri mahreçlerinden çıkarma kanununa lûzumundan fazla önem vermek ve tüm gayreti bu yönde harcamak... 2-Herhangi bir mezhebi (görüşü) taklid yoluyla benimsemek ve taklit ettiği konuda katı olmak... Bu adam öyle birisidir ki, inandıgi görüş ile bağlı kalır ve başka türlü de olabileceği aklına bile gelmez... Eğer Kur'an okurken bir ışık parıldar ve Kur'anın manalarından bir mana, bildiğinin aksine ona zahir olursa şeytan onu hemen taklide zorlar ve "sen nasıl olur da bunu böyle anlarsın, oysa babaların, (büyüklerin) bunun aksi kanaattedirler" diye onu aldatmaya çalışır... 3-Günahlarda israr etmek, kibirle muttasıf bulunmak, dünya konusunda hevasına uymak... 4-Kelime anlamı ile bir tefsir okumuş olup, Kur'an kelimelerinin İbn Abbas, Mücahid ve başkalarından nakledilen anlamlarının dışında bir manalarının olmadığına itikad etmek. Onlardan nakledilenlerin dışındakilerin "Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir etmek" bunu yapanların ise Cehennemde yerlerini hazırlamaları istenenlerden olduğunu sanmak. İşte bu da Kur'anın anlaşılması önündeki büyük perdelerdendir. Oysa "Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir etmek" ayrı bir şeydir.
    10."Kur'anı kendi görüşü ile tefsir eden Cehennemdeki yerine hazırlansın" (Tirmizî, tefsir 1 (Müslim, münafikûn 40; Darimî, mukaddime 20; Müsned V/1 l5 benzer hadisler)) mealindeki hadisi şerif, Gazali'nin de dediği gibi bazılarınca yanlış anlaşılmaktadır:
    Hadisin ne demek olduğunu anlamaya çalışalım. Zira, eğer bunu -sahih olduğu taktirde- genel anlamı ile alacak olursak, sahabe dahil, bütün tefsircilerin bu durumda olduğunu görürüz. Bunu ise hiç kimse söylememiştir. Görebildiğim kadarıyla bu konuyu en güzel açıklayan İmam Gazali ile İmam Birgivî olmuştur. Biz de onların söylediklerini özetleyerek toparlamaya çalışacağız. Gazali diyor ki: "Bilmiş ol ki, Kur'anın zahir (kelime anlamı) açıklamasından başka manası yoktur, ama bütün insanları kendi derecesine indirmekle de hata ediyor... Gerçek şu ki, anlayabilenler için Kur'anın manaları çok geniştir... Hz.Ali de bu konuda Allah'ın kendisine bir anlayış verdiği kimseleri sınırlı manalar anlamaktan istisna etmiştir... Söz konusu hadis ve Hz.Ebu Bekr'in; "Kur'anı kendi görüşüme göre tefsire kalkışırsam beni hangi yer taşır, hangi gök gölgeler?" sözüne gelince: Bunların manası; ya Kur'anı akılla anlamaya çalışmayı ve manalar çıkarmayı bırakıp sadece menkul açıklamalarla yetinmektir, ya da başka bir şeydir. Şimdi Birincisinin olması mümkün değildir, çünkü: Kur'anın açıklaması hakkında duyduklarından başka hiç bir şey söylememenin batıl olduğu pek çok sebepten dolayı açıktır:
    1.Eğer böyle olacak olsa Kur'anın açıklaması ile ilgili olarak bizzat Resulullah'tan duyulan şeyler onun ancak bir kısmını açıklamış olur, kalan anlaşılmamış kalır.
    2.Sahabe ve tefsirciler bazı ayetleri anlamada ihtilaflar etmiş ve pek çok görüş ileri sürmüşlerdir. Bunların hepsi Resulullah'tan nakledilmiş olamayacağına göre onları bu hadisin tehdidine dahil edebilir miyiz?
    3.Resulullah Efendimiz (s.a) İbn Abbas için "Allahım onu dinde anlayışlı (fakih) kıl ve ona (Kur'an'ın) tevilini öğret. (Buharî, vudû 10; Müslim, fedailüssahabe 138; Müsned I/266 ) buyurmuşlardır. Eğer zahiri manasından öte bir de tevili (muhtemel manaları) olmasaydı bu sözün ne anlamı olurdu?
    4.Kur'anın kendisi de: "Onların sonuç çıkara bilenleri (İstinbat gücü olanları) onu bilebilirlerdi..." (Nisâ (4) 83) buyurmuştur. Binaenaleyh, tevilde muhtemel manalarda çıkarmada) sadece duyulanlarla (menkule dayanma iddiası batıldır ve herkesin Kur'andan, anlayışının gücüne ve aklının kapasitesine göre manalar çıkarması (istinbatı) caizdir. (Yeter ki, yukarıda işaret edilen usûle muhalif olmasın). Öyleyse bir tehdidin anlamı nedir? Bu, iki şekilde anlaşılmalıdır:
    * Ya kişinin (dinden olmayan) kendine has bir görüşü (felsefesi, inancı) vardır ve Kur'anı o görüşü takviye etmek için, zahirine muhalif olarak yorumlar, zorlar. Bu da ayetin manasının o olmadığını bile bile olabileceği gibi bilmeden de yapılmış olabilir.?
    * Ya da Kur'anı, sırf Arapçaya dayanarak, bazı mücmel meselelerdeki hadis ve nakillere bakmaksızın açıklamaya kalkışır. Çünkü nüzûl sebebi vb. bazı nakiler bilinmeden bazı ayetleri anlamak mümkün değildir. (Gazalî, İhya (Dâr Nehrun-Nîl ) I/255-256 (Terc. I/825-826))
    Konumuzu İmam Birgivî de özetle şöyle açıklar: "Bilmiş ol ki, Kur'anın "görüş"le tefsir edilmesinin yasaklanması, bu konuda sadece Resulullah'tan (s.a) duyulanlar (nakiller)le yetinilmesi anlamında değildir. Çünkü bu çok çok azdır. Öyle olsaydı kimse Kur'anla delil getiremezdi ve ictihat kapısı kapanırdı. Bu ise icma ile batıldir. Fakih Ebulleys'in E1-Bustan adlı eserinde dediğine göre bu yasak, Kur'anın bütününe değil, sadece "müteşabih" ayetlere yöneliktir. Nitekim Kur'anda: "Kalplerinde sapma olanlar onun müteşabih olanına uyarlar..." (Ali-İmrân (3) 7) buyurulur. Durum böyle olunca Arapçayı ve Kur'anın nüzûlü ile ilgili bilgileri bilenlerin Kur'anı tefsir yetkileri vardır ve bu tefsirleri, "kendi görüşlerine göre açıklama" sayılmaz. Baksanıza, müctehitler nice ayetlerin tefsirinde ihtilaf etmişler ve kendi anlayışlarına binaen "Veya kadınlara dokunursanız (mülemese)" (Maide (5) 6) ifadesini İmam Şafii, elle dokunma (ten teması) anlamış ve bunun abdesti bozduğuna hükmetmiştir. Oysa Ebu Hanife bunu cinsel ilişkiye (cima) yormuş ve ten temasının abdesti bozmayacağına hükmetmiştir. Bunun örnekleri pek çoktur." (Birgivî, er-Tarikatü'l-Muhammediyye, (Mısır, Mustafa el-Babil-Halebî,1379-1960) l57)
    Mezkür hadiste geçen "El-Kur'an" ifadesinin umumundan (istiğrak) hareketle bu yasağın, Kur'anın tamamını kendi görüşü ile tefsir etmeye yönelik olması da düşünülebilir ki, bu da iki imamı destekler. Yani müteşabih ayetleri ya da nakilsiz anlaşılamayacak ayetleri kendi görüşüne göre tefsir etmeyenler, Kur'anı, yani tamamını, kendi görüşleriyle tefsir etmemiş sayılırlar ve bu tehdidin dışında kalırlar.
  • * “O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.
    * Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz!” (Hud 112-113)
    * “İşte bunun için, durma tevhid üzerinde anlaşmaya davet et. Ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların nefsani heveslerine sakın uyma! …”(Şûrâ 15)

    ** Müminler için ağır sorumluluklar yükleyen bu kavram, bizler için çok büyük bir öneme haizdir.

    Bu hitaplar, doğrudan Peygambere olmasına rağmen, O’nun (sav) şahsında bütün müminlere de yöneliktir. Vahye ilk teslim olan ve takvada daha üstünü de bulunmayan Hz. Muhammed’e (sav) sanki bir “uyarı” şeklinde yönelen “emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” hitabı, uyulması gereken hususun ciddiyetini yeterince göstermektedir. Bu nedenledir ki, Resulullah (sav)’ın “bu hitabın karşısında saçlarım ağardı.” dediği naklolunmuştur.

    Bu ayetin nüzul gerekçesine ilişkin olarak Hud Suresi 12. ayette gerekli izahatı bulmamız mümkündür. Müşriklerin Allah’ın Resulünü yolundan döndürmek için çeşitli yollar denedikleri bilinmektedir. Bunlardan biri de O’nun psikolojisini tahribe yönelik çabalarıdır. Nitekim bu nedenle “O Allah’ın elçisi ise üzerine gökten bir hazine indiriliverse ya” veya “Yanında melekler gelip O’nun peygamberliğine şahitlik ediverse ya” diyerek, O’nun halet-i ruhiyesini bozmak ve vahyi tebliğden vazgeçirmek istemektedirler. Ayette bu hususa şöyle değinilmektedir:

    “Belki de sen (müşriklerin "Ona (gökten) bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek gelseydi!" demelerinden ötürü sana vahyolunan âyetlerin bir kısmını (duyurmayı) terk edeceksin ve bu yüzden ruhun daralacaktır. (İyi bil ki) sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekîldir.” (Hûd 12)

    İbn-i Abbas Kur’an’ın tamamı içinde Resulullah’a bundan daha şiddetli ve çetin bir ayet gelmediğini söyler. O Makam-ı Mahmud sahibi ve yüce bir ahlak üzere olmasına rağmen Rabbinin bu hitabına muhatap olmuştur. Bu ne kadar büyük bir ikazdır. Gerçektende istikamet üzere dosdoğru olmanın önemini bundan daha iyi anlatan başka bir örnek yoktur.

    O halde Resulullah (sav)’e ve müminlere emredilen bu ağır sorumluluk nedir? Bilinmelidir ki; Resulullah (sav) de bir insandır ve muhataplarının kimi sözleri O’nu etkilemektedir ve bu sözler O’nun kalbini daraltmaktadır. Rabbi vahiyleriyle O’nu zaman içinde eğitmekte ve bütün kulları için en güzel örnek haline getirmektedir. Ancak bu süreç, bizzat hayatın içinde cereyan etmektedir ve Resulullah de bu süreci bir beşer olarak yaşamaktadır. O’nun kalbini daraltacak müşriklerin sözlerinden mahzun olmakta, kimi zaman müşriklerin hevalarına uymaması konusunda sert uyarılar almakta ve “şah damarının koparılması” tehdidine dahi muhatap olmaktadır. Elbette Resulullah hiçbir zaman müşriklerin hevalarına tabii olmamıştır. Fakat bu iddialara cevap verirken beşer tabiatının gereği olarak, kimi zaman bazı zorluklar yaşamış olması da tabiidir.

    Gerçekten doğru yol üzerinde sebat etmek zorlu işlerdendir. Şeytan, her yerden yaklaşır ve türlü tuzaklar kurar. Bunlara karşı uyanık olunmalıdır.

    Müminler kimi zaman ağır musibetlerle imtihan olurlar, sabırları denenir; kimi zaman fetih, nasr ve nimet verilerek şükredip etmeyecekleri konusunda imtihan edilirler. Kimi zaman dünya hayatının süsü, yol üzerindeki engellerden biri olarak önlerine çıkar. İman ettik demekle Cennet’e gireceklerini ve imtihan edilmeyeceklerini sananlar, kimi zaman korku ve açlık ile, mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltme ile imtihan olunurlar. Kimi zaman Musa’nın Rabbi’ne teslim olduk dedikleri için ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi imtihanına muhatap olurlar ve içlerinde de peygamberleri olduğu halde; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek ölçüde ağır şekilde imtihan edilirler. Bu zorluklara göğüs geren müminlerin imtihanı bununla da bitmez. Zira eğitim süreci bir bütündür. Ve her yönde kemale ermedikçe, takvaya ulaşılmaz.

    Müminlerin karşılaşacakları diğer bir zorluk ise “geçici dünyanın süsü” ile imtihan edilmektir. Şeytan her yolun başına oturur ve dünya hayatının nefse hoş gelen ziynetlerine çağırır. Zorluk sınavından başarıyla çıkan kimseler ise, daha ziyade bu sınavla zorlanırlar ve yolda dökülenlerden olurlar. Kur’an, bu konuda Resulullah’ı, müşriklerin hevalarına uymaması konusunda defalarca uyarmıştır.

    “Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara 120)

    Bu uyarılardaki vurgu sadece Kuran’a ittiba ile sınırlı değildir; bilakis, yola çıktıktan sonra, yolun zorluk ve tüm tuzaklarına tabi olmamayı da ihtiva eder. Müminler Cennetin kolay elde edilemeyeceğini, canları ve malları karşılığında ona ulaşabileceklerini bilmelidirler. “İnandık” demekle bırakılmayacaklar ve imtihan edileceklerdir. Müminler “yoldan çıkmamak” konusunda hassas olmalıdırlar. Müminler kendilerine bir “hayır” dokunduğunda sevinip şımarmamak ve böbürlenmemekle emrolunmuşlardır. Nimetler sınanmak amacıyla verilir ve gereğinin yapılıp yapılmadığı sorulur. Müminler dünyanın geçici nimetlerine aldanmamalıdırlar.

    “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir…” (Enam 32)

    “Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” (Ankebut 64)

    “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (Hadid 20)

    Müminler fetih ve Allah’ın yardımı geldikten sonra bile istiğfar etmekle emrolunmuşlardır. Allah yolunda elde edilmiş olsa da fetih ve Nasr dahi insanı azdırabilir ve dalalete kapı aralayabilir.

    O halde her halükârda dosdoğru duruş sahibi olmak gerekir. Yani önce İlahı birlemek, sonra sadece O’nun emirlerine, kendi heva ve hevesimizden ilaveler yapmadan yine O’nun emrettiği şekliyle tabi olmak, bunu yaparken de yine O’nun bizlere “en güzel örnek olarak sunduğu” habibinin metoduyla yorulmak, sadece O’nun rızası için, O’nun adaletini dünyada geçerli kılacak çalışmayı yapmak lazımdır.

    İstikamet üzere olmak, mücadele sürecinde müşriklerin belirli dönemlerde denedikleri tuzaklara karşı da uyanık olmayı gerektirir. Müşrikler sahip oldukları zenginlik ve refahın niçin müminlere de verilmediğini sorarak onların zihinlerinde kuşkular oluşturmak isterler. Peygambere tabi olanların “en alt tabakadan” insanlar olduğu“ şayiasını yayarak Peygamberinin davetinin de en alt tabakadakilerin süfli işlerinden olduğu imasında bulunurlar. “Niçin yanınızda hazine yok?”, “Hani nerede melekten orduların?”, “Öncekilere verilen mucizelerden sen niye gösteremiyorsun?” türünde kuşkular üreterek, insanları "zayıf damarlarından" yakalamak ve yoldan çıkarmak isterler. Allah ise müşriklerin bu “saf bozucu” iddialarına karşı, ganiy olanın kendisi olduğunu, müşriklerin geçici olarak sahip olduğu ve böbürlendikleri dünya nimetlerinin, iktidarın ve zenginliğin onları kurtarmaya yetmeyeceğini beyan eder ve müminlere de bu ifsat edici (bozguncu) vesveseler karşısında, gevşemeden, sabır ve namazla kendisinden yardim istemelerini öğütler. Kafirlerin sahip olduğu bu geçici nimetler, bazen müminlerin aklında kimi soru işaretleri bırakabilir. Ve kendi kendilerine; “madem biz üstün olan Allah’ın hizbindeniz; o halde neden, onların sahip oldukları bizlerde yok” diye sorabilirler. Bu şeytanin vesvesesidir ve cevabını yine Kur’an vermektedir. Emredildiği şekliyle çalışan ve bu yolda sebat gösteren müminlere Yüce Allah (cc) şöyle vadeder:

    “…o günleri insanlar arasında çevirip durmaktadır...” (Ali İmran 140)

    “…zalimler nasıl bir inkilap ile devrildiklerini göreceklerdir.” (Şuara 227)

    “…(dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir; yapmakta oldukları şeyler (zaten) bâtıldır.” (Hud 16)

    “(Bunlar iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” (Kehf 104)

    “Allah “Yeryüzünde müminleri mirasçı kılacaktır.” (Kasas 5)

    “…Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır...” (Enbiya 105)

    Fakat bu vaadin gerçekleşmesi için de bazı şartları vardır. Bu şartların en önceliklilerinden biri de, tavizler karsısında uyanık olmaktır. Kafirler, müminleri yoldan çıkarmak için, verecekleri küçük bir taviz karşılığında onları “uzlaşmaya” davet ederler. Buna göre müminler “yönetime” katılmalıdırlar. Eğer böyle yapıp da Darul Nedve’ye girmeyi kabul ederlerse, Mekke şirk düzenini onaylamış olacaklardır. Müşrikler bunun bilincindedir ve “Biraz sizin Tanrınıza biraz da bizim tanrımıza tapalım” önerisini bunun için getirirler. Hatta “kadınsa kadın, paraysa para, krallıksa krallık” teklif ederler. Yani bir anlamda “İslamizasyon” politikası uygularlar. Ama vazgeçemeyecekleri bir şartları vardır; putlarına sövülmeyecektir. Yani şirk düzenlerinin temellerine ilişilmeyecektir. İşte bu apaçık bir tuzaktır. Müminler buna aldanmamalıdır. Her halükârda:

    “…Hüküm yalnız Allah’a aittir.” (Yusuf 40)

    Ayetinde olduğu gibi haykırmalıdırlar.

    Müminler asla; “bugüne kadar rejimin kaymağını hep başkaları yediler, bugün biraz da Müslümanlar yesinler” dememelidirler. Müminler asla “fundamentalizm para etmedi, o halde bir de tek parti iktidarında ülke yönetimini biz devralalım. Önce ekonomiyi vs. düzeltelim, sonra başörtüsü gibi meselelerle ilgileniriz” dememelidir. Müminler asla “ülke menfaatleri neyi gerektiriyorsa onu yapacağız” diyerek Müslüman kardeşinin canını, namusunu, kanını satmamalıdırlar. Müminler asla “sistemi içeriden fethetme” yöntemine tevessül etmemelidirler. Belki bu düşünce nefse hoş gelebilir; ama bu yol yol değildir. Yolcusunu perişan eder, zelil kılar, delalete sürükler. Bu bizzat Kur’an ifadesiyle Allah (cc)’nın Hud Süresinde bildirdiği üzere zulmedenlere meyletmektir. Akıbeti ise hüsrandır. “Yönetime katılma” dişlilerin parçası olmayı kabul etmektir. Müminler şirk düzeninin dişlisi olmak yerine o dişlilere tabiri caizse “çomak sokmalıdırlar”. Çünkü bu çarklar işledikçe arasına girenleri sistemin istediği ayarda öğütecektir. Bu nedenle Hz Peygamber Darul Nedve’nin başına geçmesi tekliflerini; “bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz, yolumdan dönmem” diyerek, kesin bir dille reddetmiştir. Yine O (sav) asla; “önce şu krallığa bir geçeyim, iktidarımı bir perçinliyiyim, ekonomiyi, ahlaki vs. düzelteyim, sonra tevhidi açıklar; insanları emredildiğim yola davet ederim, iktidarın imkanlarını da bunun için kullanırım” dememiştir. Zira O (sav) bilmektedir ki, daveti başta gizlediğinde, bir daha asla geri dönemeyecektir. Dönmek istese de müşrikler bu kez; “Seninle aramızda bir anlaşmamız vardı; anlaşmamızı niçin bozuyorsun, niçin sözünde durmuyorsun?” diyerek, kendisini sıkıştıracaklardı. Çünkü yanlış üzerinde ne kadar mesafe alınırsa, doğrudan o kadar uzaklaşılmış olur. Bu nedenle Hz. Peygamber, Rabbani yönetimin gereğine uymuş, onların bütün uzlaşma tekliflerini reddetmiş ve bu konuda en ufak bir gevşeme göstermemiştir. Evet bu reddiye, günümüz liderlerinin Müslümanlar adına, İslam adına kafire sunduğu uzlaşma ve yozlaşma tekliflerine hayır demektir!

    Yine bu reddiye, İslam adına, sisteme zararsız, tabiri caizse sistemin muhafızlığını yapacak kalifiye elemanlar yetiştirmeye hayır demektir.

    Yine bu reddiye, her ne amaçla olursa olsun, zalimin zulmünü meşrulaştıracak olan, ortaklık, başkanlık tekliflerine hayır demektir!

    İlahlaşan kişi veya kurumlar ne kadar dayatırlarsa dayatsınlar özel alanda farklı, kamusal alanda farklı düşünmek ve davranmak gibi bir lüksümüz yoktur bizim! İslam hayatın her alanını düzenleyen hükümler getirmiştir. Bugünkü uzlaşmacı, diyalogcu, tavizci liderlere sormak lazımdır. Sizler İslam adına kimi örnek aldınız da Müslümanları peşinizden sürüklüyorsunuz? Yine sormak lazımdır ki, (haşa) Allah (cc) ve Resulünden daha mi iyi siyasetçisiniz de; O’nun Resulüne emrettiği metodun dışına çıkarak, heva ve heveslerinizden alternatif yolar üretip Müslümanları selin sürüklediği çer-çöpler haline getiriyorsunuz.

    Ve dönüp müminlere sormak lazımdır: Allah Resulünün yolunda mı yoksa O’nun metodunu dahi bilmeyen insanların ürettiği yollarda mı yorulacaksınız?

    Ve yine sormak lazımdır müminlere: Bizim iradelerimizi kimler elimizden aldı? Kim bizim malımızı-mülkümüzü talan etti? Kimler bizi dilenciliğe mahkum etti? Kimler bizi bizim anlamadığımız birtakım tanımların, yaftaların içine hapsetti; kim tanımladı bizi? Kim ölü toprağı saçtı üzerimize? Kim toprağımızı, ekmeğimizi, denizimizi, ırmağımızı, otlağımızı, bahçemizi, ormanımızı kirlettikten gayri, zihnimizi de kirletti? Elimizdeki, dilimizdeki, kitabımızdaki kelime ve kavramlarımızı alıp da bize ‘yeni(!)’, ‘çağdaş(!)’, ‘muasır uygarlık seviyesini yakalamış(!)’ kelime ve kavramları kimler yutturdu? Kimler bizi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kapısında ‘hak’ aramaya yöneltti? Duamızı kim çaldı? Seherlerde tabiatla birlikte uyanıp, Rablerini zikreden bizleri, gece yarılarına kadar televizyon denen aygıtla halvet kılarak, leş gibi bir uykudan sonra sabahleyin ancak mesaiye geç kalmayacak biçimde kalkar vaziyete bizi kimler getirdi? Dua yerine, kadın bedeni pazarlayan reklamları kim ezberletti bizlere? Tekasür suresini unutturup, paralarımızı faize yatırmayı kim tavsiye etti bize? Rızkı Allah’tan bilen biz Müslümanları kim rızkın kulu yaptı? Hani Allah ekberdi? Hani Allah Kerimdi? Hani Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktu? hani nerede namusumuz? Hani Müslümanların hiçbir şekilde pazarlık konusu yapmadıkları şeylerin başında gelen kadın şerefi ve asaleti? Hani Müslüman kadının saçının bir teli bile haramdı? Hani kadın, yani namus yüzünden kan akar, savaş çıkardı, ne oldu da kadınlarımızı, kızlarımızı üç beş kuruş kazanç getirecek diye kapitalizmin kokuşmuş ofislerinde modernlik adına soyundurup hizmetçi yaptık? Kadınlarımızın köyde tarlada çalışmalarını bunun için mi eleştiriyorduk? Ne çabuk unuttuk aç yatan komşumuzu? Lükse ayırdığımız paraların izahını ne de kolay yapar olduk böyle?

    Hele de şu, peşinde sürüklendiğimiz liderlerin, daha düne kadar kara dediklerine bugün ak demeleri yok mu?

    Kimi Müslüman kimlikli insanlar, çok değil; bundan on sene öncesine kadar, şeytani düzen olarak açıklamakta beis görmedikleri demokrasiyi, bugün nasıl da bu çağda olabilecek en iyi ve en ideal tek rejim olarak görmektedirler? Ne değişti on yılda? Yoksa dünya yandı yıkıldı, yeniden kuruldu da, bütün kavramlar yeniden mi tanımlandı? Ülkeler, devletler, siyasi rejimler, ideolojiler yeniden mi kuruldu? Şu an İslam diye bir din yok mu yoksa?! Henüz İslam’ın irsal edilmediği, karanlık cahiliyye çağında mı yasıyoruz?

    Kimler üretti sorunları göğüsleyen Müslümanlar yerine, ehven-i şer taktikleriyle sıvışan bu kalabalıkları?

    Bütün bu tavizler ve zillet fotoğraflarına rağmen zorba ideoloji ve müntesipleri, durmadan daha fazlasını istemediler mi? Her geri adım atışımızda bir adım daha üzerimize gelmediler mi? Kadınlarımızı, hastasından, memurundan, öğrencisine kadar perukladıktan sonra, erkeklerimizin de sakalına, kalemine, duruşuna kadar peruklamadılar mi?

    Bizler adına kimler verdi bu tavizleri? Düşmanlarımız bize komplo kuruyorlarken bizler ne ile meşguldük? Onlar bizim başımıza çoraplar örüyorlarken bizim misyonumuz neydi? Elin adamı, kavgada hem vurup hem de ‘ah beni dövüyorlar’ kurnazlığını oynuyorken, bizler acaba hangi önemli meseleleri hallediyorduk?

    Sizlere Ebu Garip Hapishanesinden Nur bacımızın çığlığını hatırlatıyorum. Şöyle yazmıştı Ümmete hitabettiği mektubunda:

    “Bizi ve kendinizi birkaç dolar karşılığında pazarlardaki köleler gibi Amerikalılara ve Siyonistlere mi sattınız? Haysiyet ve şerefinizi ne çabuk kaybettiniz? Allah’ın bizleri sizlere emanet olarak verdiğini ne çabuk unuttunuz?

    Sizler sıcak evlerinizde, sevdiklerinizle beraber oturup, karınlarınızı doyuruyorken bizim maruz kaldığımız aşağılanmayı ve çektiğimiz açlığı; sizler su içiyorken bizim çektiğimiz susuzluğu, sizler derin uykularda iken Amerikalıların bizlere yaşattığı uykusuz geceleri, sizler giyinikken bizim yaşadığımız çıplaklığı, bizi soyup önlerine sıraya dizmelerini nasıl anlatabilir, nasıl kelimelere dökebilirim ???

    Amerikalılar, Ebu Garip’te namusunuzu her gün ayaklar altına alıyor. Mektubumu okuyanları Allah adına, buradaki vahşiliklere dur demeye çağırıyorum. Burada her gün ırzımıza geçiyorlar. Avazımız çıktığı kadar çığlıklar atıyoruz, ama kimsenin bizi duyduğu yok!

    Sizler, ey bizim dini liderlerimiz olarak ortada tozup gezenler!

    Müslüman’a yapılan bu cinsel ve hayvani eziyetler karsısında, hala nasıl oluyor da açık alınla ortalarda görünebiliyorsunuz?

    Eğer kalbinizde, ruhunuzda bir zerre miktarı insanlık, haysiyet, onur ve şeref varsa, birleşin, gelin ve bizi kurtarın…

    Sizlere yalvarıyoruz: Allah için birleşin, bizleri, Amerikalıları ve karnımızdaki onların piçlerini öldürün!

    Bizler çoktan ölüme razıyız, gelin ve burayı yerle bir edin!”

    Evet, yeniden soralım kendimize: Şu gün Allah Resulü (sav) getirmiş olduğu hükümler aramızdayken ve her birimizi ayrı ayrı Allah’ın dinine yardıma davet ederken bizlerin verdiği cevaplar neler, Allah için düşünelim bir kez!

    Acaba “seni tanıyorum, sen yalan söylemezsin, sen Muhammedul Eminsin; ama ben yine de, hocama, şeyhime, efendime bir danışayım, öyle gelirim” mi?

    Yoksa “senin davet ettiğin şeylere bizler de inanıyoruz, sen haklısın, ama; bizler de senin yapmak istediğini farklı metotlarla yapmak istiyoruz, hepimiz de senin, rızasına davet ettiğin Allah’ın rızasına talip kişileriz, sen o usulle, biz de bu usulle çalışalım” mi deriz?

    Yoksa “Rabbinin sana 1400 yıl önce verdiği, bizlere de herhangi birini yalanlamadan itaatimizi emrettiği ayetlerini ezberden biliyoruz. Hatta bu ayetleri anlamak için 20 ayrı ilim de öğrendik, ama şimdilik biz şu ayetleri tercih edelim ve bunlarla amel edelim, diğerleri bizleri fazlaca sıkıntıya sokacak” gibi bir yaklaşımla mürtetlerden mi oluruz?

    Yoksa Allah Resulünün hayatını, metodunu araştırıp “işittik ve itaat ettik” dedikten sonra, davasını hiç umursamayan gafillerden mi oluruz?

    Ve yine; O (sav); bizzat talep ettikleri ve hükümler ortadayken, O’nun bir Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı, Ali’si (r. anhum) olurdum diyebilecek kaç yiğit var, kaç talip var aramızda?

    Soralım kendimize; Allah’ın dini için modelini büyüteceğimiz arabamız kadar da olsa kaygılanıyor muyuz şu günlerde?

    Neyi bekliyoruz, Allah’ın ayı tekrardan ikiye bölmesini mi? Yoksa yeni bir peygamber mi?

    Bizler çok güçlüyüz aslında. Hayatımızın her alanında uymamız, uygulamamız gereken Allah’ın kelamı, Resulünün sünneti bütün diriliğiyle aramızda iken, gücümüzün, silahımızın paramızın veya adamımızın olmadığını ileri sürmek Kuran’ı hiç tanımamaktan başka bir şey değildir. Dikkat edelim, Kuran’a iman etmemek demiyorum, çünkü Kuran’ı tanımadan ona iman edilmez. Sadece Fatiha Süresi bile bizlere bütün dünya siyasetiyle başa çıkacak imkanı veren bir kaynaktır, bir rehberdir. Müslümanlar olarak hem Fatiha’yı okuyalım, hem de dünyanın yüzkarası, maskarası olalım! Bunu hangi akıl kabul eder?

    Müslüman olarak bizler dini yalnızca Allah’a has kılmakla emrolunmuşuz. Fatiha Suresinde bunu defalarca söylüyoruz. Yalnızca Allah’a ibadet edeceğimizi, O’ndan başka Rab tanımadığımızı, yalnızca Allah’tan yardım beklediğimizi itiraf ve beyan ediyoruz. Bu bir beyandır. Bir icap ve kabuldür. Bir senet imzalamaktır. Müslüman bu senede, namus sözleşmesine, en fazla sadık kalması gereken insan demek değil midir? Bizler bu sözleşmeye sadık kalmazsak kimden bekleyeceğiz sadakati? Biz Müslümanlar olarak ilk etapta yapmamız gereken, gerçek bir adam gibi verdiğimiz söze bağlı kalmak, ağzımızdan çıkan söze kulak vermektir. Allah’tan başka İlah kabul etmemek, sadece Allah’a ibadet etmek ve yalnızca O’ndan yardim beklemek…

    Bizler tıpkı Resuller gibi, Sünnetullah’a uygun tarzda, Kuran’ın ruhuna tam muvafık biçimde hareket edersek, başımıza hiçbir sıkıntının gelmeyeceğini, her şeyin toz pembe olacağını vadetmemiz mümkün müdür? Hayır! Bu durumda da peygamberlerin başlarına ne gelmişse, Müslümanların başlarına da benzerleri gelebilir. Ama önemli olan bizim kendi üzerimize düşeni yapmamızdır. Allah da kendisine ait olanı yapacaktır. Bizler kendi üzerimize düşeni hakkıyla yapmalıyız ki; dünyada işlediğimiz büyük küçük bütün amellerimizin serildiği ve Cehennemin dehşetinden sapsarı kesildiğimiz o gün, Rabbimize karşı mazeretimiz olsun.

    Hak üzerinde sebat etmek, yol alırken de ifrat ve tefritten uzak durmak zordur. Ve elbette tevhidin faturası çok ağırdır, ama ahiretteki mükafatını düşününce bu fatura son derece cazip olmaktadır. Bu dünyada kendimizi bütün risklerden berkenar etmek, tamamen risksiz, konforlu bir hayat özlemi, bizleri zillete götüren en önemli faktördür.

    Yaşadığımız dünyada, sahih İslam anlayışına sahip olduğumuzda ve bunda direndiğimizde suyun akışının tersine yüzdüğümüzü unutmayalım. Bu dünyada yaşarken öyle veya böyle, ne pahasına olursa olsun mutlaka bir sonuca ulaşmak diye de bir kaygımız olmamalı… Zaferle değil, seferle yükümlü olduğumuzu unutuyoruz çoğu zaman.

    Müslümanca yaşamanın tatili olmadığı gibi, bu yürüyüşün 3-5 km’lik değil uzun bir yürüyüş olduğunu, fani vücudumuz kara toprağa girinceye kadar sürecek bir maraton olduğunu hatırımızdan çıkarmayalım.

    Bu yol çetin ve zorluklarla dolu olduğundan, zaman zaman yorulup ağırlaşsak da durmadan, geriye dönmeyi, yan yollara sapmayı akıldan bile geçirmeden, ağır ve emin adımlarla “Akıbet muttakilerindir” emri ilahisini hatırdan uzak tutmadan yola devam edelim. Müminler olarak bu zorlu yolculukta:
    “…Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kafir kavme karşı bize yardım et...” (Bakara 250)
    “…Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl; kafirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!” (Ali imran 147)
  • Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibaretti: Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!(Ali İmran 147)