• #35334593 şu iletinin altında yorumlarda hikaye benzeri bir şeyler yazmıştım :)
    İleti olarak da paylaşmak istedim.
    https://i.hizliresim.com/LDByYj.jpg


    "Hasan seninle nasıl tanıştığımızı hatırlıyor musun?"

    Hatırlamaz olur muyum hayatım. Hiç aklımdan çıkmıyor ki. Hayatımın en mutlu anıydı o gün. Tabii o zamanlar ben bunu bilmiyordum.

    Tramvaydan inmiş okula doğru yürüyordum. Okula gitmeden okulun yanındaki sahafçılar çarşısına girip aradığım kitaba bakayım dedim. Çarşıda ölü sessizliği vardı. Kuşlar bile ötmüyordu. Sanki öğle tatiline çıkmışlardı.
    Bir bir dükkanları gezip aradığım kitaba bakıyordum ama yoktu. Sağ tarafta 7. dükkanın önüne doğru geldim. Görünürde kimse yoktu. Kapının önünde duran sepetin içindeki kitaplara bakmaya başladım. O anda içeriden bir ses duydum. "Buyurun beyefendi yardımcı olayım. Hangi kitabı arıyordunuz acaba?" Daha kafamı kaldıramamıştım, ses beni benden almıştı zaten. Sonra kafamı kaldırıp cevap vermek istedim ama sesim çıkmadı.
    Hatırlıyor musun Kemal Sunal'ın bir filmi vardı? Aşık olduğu kızı gördüğünde dili tutuluyordu, sesi soluğu kesiliyordu. Bir an o geldi aklıma. Hiç konuşamayacağım sandım. Sen bana" İyi misiniz, su getireyim mi?" diye sormuştun ve cevabı beklemeden içeriden su getirmiştin. O suyu nasıl içtim hatırlamıyorum. Sonra ben tekrar uğrarım deyip çıkmıştım oradan. Aklımda ne kitap vardı ne de başka bir şey. Okula da gitmedim zaten. Nasıl gidecektim ki? Ben o anda sanki yeniden doğmuştum annemin kucağında gibiydim.

    Birkaç gün evden de dışarı çıkamadım zaten. Sonra cesaretimi toplayıp yeniden geldim oraya. Bu sefer aradığım kitabı söyledim sen de bulup getirdin. Orhan Pamuk'un Yeni Hayat'ıydı o kitap. Ne diye başlıyordu "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti"
    İşte ben de bu çarşıya girdiğim zaman hayatımın değişeceğini bilmiyordum elbet ama seni gördüğümde hissettim. İnsan hisseder ya bilirsin.

    Sen hem okuyor hem de boş vakitlerinde çalışıyordun. Daha okulun bitmesine de çok vardı. Ben seni sürekli görecektim. Okul hiç bitmese de olurdu zaten. Artık her gün görüşüyoduk. Bazen okulda, bazen sahafta, bazen de Gülhane parkına giderdik. Hani parkın en sonunda bir çay bahçesi vardı. En üst tarafa çıkardık, iki kişilik demlik söylerdik. İstanbul'u dinlerdik. Güzel geçiyordu günlerimiz. Aşıktık ama söyleyemiyorduk. İkimizde biliyorduk bunu.

    Sonra sen bir gün elinde bir kitapla geldin bana. İçinde de bir not yazıyordu. "Gelecekte olacağına inandığım güzel günler için... Seni seviyorum"
    Sen benden daha cesaretliymişsin. Ben de kendimi cesaretli sanırdım oysa. Gerçi bunun cesaretle bir ilgisi var mıydı pek emin değildim. Seviyorduk işte birbirimize illa dile gelmesi mi gerekirdi? Sözler yerine gözler konuşuyordu zaten.

    Her şey güzel gidiyordu, biz mutluyduk.
    Bir akşam İstiklal'e çıktık seninle. Caddenin o kalabalığında kendimizi kaybettik, sabahlara kadar gezdik eğlendik. Gecenin sonunda keşke o sokağa girmeseydik Hasan. Karanlık bir sokak, kaldırımlar insan dolu. Alkol alanlar ayrı, tiner çekenler ayrı. Hasan geri dönelim dedim sana. Dönmedin, bir şey olmaz dedin. Erkeksin ya dönsen erkekliğin giderdi değil mi? Hasan özür dilerim böyle düşündüğüm için. Ben böyle olsun istemedim, gelecek güzel günlerimiz olacaktı. Hep mutlu olacaktık seninle.
    Kaldırımdakilerden biri laf attı bana. Ben boş ver Hasan uğraşma gidelim n'olur dedim, sen beni dinlemedin. Neden dinlemedin Hasan nedeeen? Şimdi duyuyor musun beni orada? Görüyor musun Hasan? Neden? Neden? Neden?
  • “La terre est une orange bleue”
    “Dünya mavi bir portakaldır.”
    Melih Cevdet Anday:
    “Mavi bir portakal olduğunu Eluard’dan duyduğum günden beri dünyamızı daha güzel buluyorum, daha seviyorum. Ama Aragon bakın ne yazdı da bu sevinci yarıda bıraktı. “Bu bir doğru sözdür” dedi. Çünkü portakal da yuvarlakmış, dünyamız da; sonra portakal hamken mavi olurmuş… Anlaşılmaz bir yanı yok diyordu Aragon bu dize için. Oysa bu dizenin doğru olup olmadığını araştırmak aklımın ucundan geçmemişti benim. Portakalın hamken mavi olduğunu bilmeden, düşünmeden de sevmiştim onu.”
    Anday, sonra bir yanlışlık yaptığından söz ediyor: Eluard’ın dizesi de çevirisi de farklıymış. Çevirinin doğrusu:
    “Yeryüzü mavidir portakal gibi.”
    Ben de bu çeviriyi biliyordum, ve bu bana daha şiirsel gelmişti -portakalın hamken mavi olduğunu bilmeden.
    Dünya mavi bir portakaldır, demek, şeklen portakala benzeyen, ama mavi renkte olan bir şeyi tasvir ediyordu ve bu da çok özel durmuyordu.
    Halbuki “Yeryüzü mavidir portakal gibi.” dendiğinde kafam alkol almışım sevişmişim çıplak yatıyormuşum ve bu ne yahu diye düşünüyormuşumdaki gibi oluyordu ve Eluard’ın -yani şair olarak kabul edilen birisinin- söylediği bir cümle olarak da kabul ettiğimden daha özel geliyordu bana.
    Portakalın hamken mavi olduğunu da Anday’ı okurken öğrendiğimde, güzelliğin biraz yana çekilmiş, başka bir özelliği davet etmiş olduğunu düşünüyordum: Anlam...
    Olmamıştır daha dünya, diyordu şair.
    Güzel diyordu; doğruyu da kapsayan gerçek güzelden söz ediyorum.
    Yani aslında Aragon’a katılıyordum, bu bir doğru sözdür diyen. Bazı şeylerin açıklanmasını sevmeyen şairlerin ve yazarların “kadınsılıklarını” düşünerek ve bunun da onların özelliği olduğunu unutmadan.
    Deniz kabuğunu kulağımıza dayadığımızda duyduğumuz dalga seslerinin bedenimizdeki kan dolaşımının sesi olduğunu öğrendiğimde, dalgaları duyma mucizesinden birkaç kat daha müthiş bir mucizeyle karşılaştığımı düşündüğümü de asla unutamam. (Bedenimizin de doğa olduğunu ne çok unuturuz!)
    Mantık, duyguların yokluğu değildir. Ne yazık ki bu ikisinin -mantığın ve duyguların- bir arada bulunmasına mucize olarak bakmaya “geriliyoruz” çoğu kez. Dünya mavi gerçekten de portakal gibi.
  • 'Her şey çok güzel olacak' masalı yerine, 'kötü şeyler de olacak ama yanında olacağım' samimiyetini seviyorum."

    M. Keyes
  • 448 syf.
    ·3 günde·10/10
    Kitap ilk sayfalarda insanı içine alıp ayrı dünyalara götürüyor.İnsan seviyorum demekte veya çok istediği bir şeyi yapmakta fazla erteleme yapmamalı.Sonra geç kalmış olabilir.Birilerini kırarken hele de yakınlarını kırarken çok düşünmeli.Bir gün yaptıkları karşısına çıkabilir.Kitap İpek ile Demirin aşk hikayesini anlatıyor.Akıcı bir dille yazılmış.Zeynep Saraç'ın okuduğum ilk kitabı.Başka kitaplarını da okumayı istiyorum.Yazar hakkında biraz bilgi edinmek istedim.Ben İnternet den okumayı sevmiyorum ama Watt Pat'ın iyi bir yazar daha keşfetmiş olduğunu öğreniyorum.
  • Bu eksik sana değil, bana ait. Bende inanmak noksanmış. Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum. Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar. Ama şimdi inanıyorum. Sen beni inandırdın. Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.
  • Sevgili Şeyhim;
    Ben Allah'ı çok seviyorum.
    Onu düşününce içim titriyor; elim - ayağım - soluğum, her şeyim kesiliyor.
    Ama O'na bir türlü açılamıyorum.
    Ne yapmalıyım?
    Ah Muhsin Ünlü
    Sayfa 54 - sel, 20. baskı
  • 208 syf.
    ·8/10
    Yine diğer kitapları gibi. Hemen hemen aynı yorumu yapacağım. İlk önce bu kitaplar bana yazılmış sanki. Bana olan nefreti anlatıyor. Ama hiç sormuyorlar gidenlere neden gittin, neden gitmek zorunda kaldın diye. Sadece çok sevdik gittiler demesini bilirler. Öyle değil işte o işler. Sadece sevmekle olmuyor.