• Gururlu, mağrur güzel kızımız yakışıklı, hovarda erkeğimiz büyük bir dalavere sonucu bir çiftlikte buluşmuşlar. Birbirlerini beğenip çiftleşmek istemişler ama çokkk asil oldukları için kendilerine bir sürü eften püften mazeret bulup işi uzatmışlar. Tabi sonunda doğa kanunları devreye girip dürtüler engellenemez hale gelmiş. Seks ikisine de çok iyi gelip onları daha tatlı insanlar haline getirmiş. Kötü adamlar araya girmek istese de tüm engelleri aşıp sonunda kavuşmuşlar. Hatta adam o kadar muhteşemmiş ki zengin bir lord olduğu evinden kız için vazgeçmiş. - gel de inan-
    Bol aksiyonlu bir kitaptı. Bu açıdan sevdim ama karakterlerin sürekli aşırı mantıklı, gururlu davranmasından sıkıldım. daha havai ve çılgın karakterleri seviyorum. Bir de kızın sürekli mağdur edebiyatı da bayılttı beni.
    Böyle çok gururlu, çalışkan,iyilik meleği, fedakarlıkta zirve karakterlere sinir oluyorum. Sonuç itibariyle yazarın tarzını sevdim ancak bu kitabı sevmedim.
  • Bak Milena, "En çok seni seviyorum." diyorum; ama gerçek sevgi bu değil belki: "Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla." dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki."
  • Eskiden çok değer verirdim mesela,
    Şimdi bazı şeyler umrumda değil,
    Ve yine eskiden çok gülerdim, çok ağlardım...
    Şimdi ne ağlamaya mecalim var ne de gülmeye...
    Ve yine eskiden her şey güzeldi,
    Ağlarken bile mutluydum, ağlarken bile gülebiliyordum.
    Ve her şeyi kendimden çok severdim, ama şimdi kendimi çok seviyorum.
    Eskiden insanlar daha iyiydi sen bile...
    Ve ben eskiden seni severdim...
  • Allah doğru yolu seçenleri, daha derin bir doğru yol bilinci ile destekler.” Meryem/76

    güneş batıyor onbinküsuruncukez
    ve doğuyor sabahı garantiye alan ümit akşama
    radyoyu açıyorsun kuşlardan kalan bir şarkı başlıyor bize
    gök hapsinden kaçıp kaçıp konduğumuz kadar özgürlük
    biliyorum sen de yıldızları sevmiyorsun öylece duruyorlar
    o iyi dilekler de kaçırdığımız demlerin içinde duruyorlar
    derken hiç tanımadığımız bir yerden es(!) 
    hayat bu kadar tutuk işte biz bu kadar çaresizken
    ağlıyorsun
    onbinküsuruncukez

    göle yeni bir gemi gibi indirilirken
    o ressamın yaptığı o resimde olmayan
    ve yeterince yontulmayan bir heykelse taş
    ancak bir şarkıyla tamamlanandan
    kulaklarımıza dönerken işimiz hep mi bu kadar yaş! 
    durdurmam imkan dahilinde değil kalbimi ve sen…
    varsın bir zaaf olarak geçsin kayıtlara
    evden kaçmak isteyen çocuklarla büyüdüm ben

    sorun değil kaldırımları şehirlerin içinden tartışabiliriz
    bu da bizim kusurumuz olsun: açlığımıza kavgamızı bahane etmek
    oh ki borsayı bombalamak isteyen adamlar bizim cemimizden
    anahtar uydurulamaz kilidimize
    normal şartlar altında bildiğin anormaliz
    siparişin gecikmesi en çok garsonla tanışma imkanı sunar bize
    sen durmadan gidersin ben tutar döndürürüm kalbini
    uçak düşer kara kutu sehpa olur iki dem muhabbete
    iplerinden boşanmış süratli bir trapez
    kadar yangının var çadırı yırtıp çıkmaya
    kanıyorsun
    onbinküsuruncukez

    affettikçe dertlenen
    dertlendikçe affeden
    iki ara bir dere
    fasit bir dairede oturuyoruz sevgilim
    söylenmeyen şeyler söyleyemediklerimiz
    ağlanmayan şeyler ağlayamadıklarımız
    babası ölen çocuklarla unutanlar köprüsünde
    sürekli mektup bekleyerek yaşamaktan vazgeçmedik hiç
    iyiydi işte
    sahnenin dar mikrofonun bozuk üstümüzün yırtık olması
    başka şarkılardan bu şarkıları söylememiz iyiydi

    derdi olan ceketini çıkarmaya vakit bulamaz sanki
    öpüşlerin hayali uykuların ninnisidir
    bu kadar dağ bu kadar çıkılmak için sevda
    evlerini yamaçlara kuranların rahatlığı rahatsız edicidir
    ömrümü seninle bir otelde aidiyet kusarak
    havluların ve yalnızca kapıların altından esen rüzgarların şahitliğinde
    ömür seni seviyorum demek kadar geçicidir
    topu topu bir gün çatallanıp çatlayarak susacak bir ses
    anlıyorsun
    onbinküsuruncukez

    ne olacak kime ne
    bir yerimizden yakalanmışız işte
    anlamak en yapışkan yükü bu hayatımızın
    yangında ilk yakılacak! 
    zihnin hayaletler doğuran arsız gebesi
    sırat’ta ilk atılacak! 
    beni anlamanı öldür seni anlamamı bağışla
    gözlerimiz ne kadar güzel ne kadar nefes nefes
    herkeslere bakma herkesler havamıza astım
    uzan tut kendine kalbinin tozlarını alacak bu bez
    kalıyorsun
    onbinküsuruncukez

    bir şu yalnızlığın bastırdığı kanlı geçiştirmeler…
    büyük sofranın içinde ne diye küçük sofralar açıyorsun? 
    çiçekleri öldürülmüş sanıyorsun onlar zaten ölüler
    çiçekleri canlanmış buluyorsun ki vallahi canlılar
    ara vermeden solan renklerin arasında
    benim giderek daha da kırmızı olan bir kırmızım var
    senin de olsun! 
    son sürat sana doğru koşarken beni vurdular
    sen vurdun demiyorum ama beni vurdular
    benim de bu kadarcık kurşundan geçmeyen bir yaram olsun

    kimsenin olamadım
    kimsem olmadı allah’tan ve anamdan başka
    şartsız şurtsuz kim affettiyse hepimiz onunuz esasında
    vurgunuz yarım kalana
    kendimizle dargınız
    ağlamak için insanın kendinden başka bir yari daha olmalı yarasında
    her türlü galeyana hazırım
    yeter ki düştüğüm zaman kalkmayayım
    trensizliğimi yutuyor her defasında bomboş kalan bir gar
    sabaha daha çok var ama biliyoruz ki bir sabah var
    ölüp gideceğiz işte yetmedi mi o güzelim şarkılar
    yetmedi mi bu kadar hayvanımıza bu kadar kafes
    radyoyu açıyorsun kuşlardan kalma bir şarkı başlıyor yine
    dönüyorsun
    onbinküsuruncukez.

    • Alper Gencer

    aslixan 'a teşekkür :)
  • Bu serinin ilk iki kitabından sonra kuşkuya düşmüştüm; bu seriyi yeterince beğenemeyeceğim sanırım, diye ama üçüncü ve dördüncü kitap, Kötülük Tohumları'ndan sonra bu düşüncem hızla değişerek kitaplara bayılma evresine bıraktı. Yazarın yazımında ciddi değişim var bana göre ve bu, çok güzel; kurgular desen harika, durum böyle olunca beğenmemek veya az beğenmek ne mümkün.

    Bu kitap, çetenin hepsini ilgilendiren bir kitaptı ve bu ayrıca hoşuma gitti. Evet, tekli kitapları da seviyorum sanırım ama bir kitapta tüm karakterleri okumak daha çok hoşuma gitti.
    Bu kitapta sinir olduğum bir iki şey yok değildi: Mesela Izabel, acemice tavırları ve salak saçma düşünceleriyle yine beni gerdi. Bir de bu serideki:" Sen böyle doğmadın, bizim gibi olamazsın. Yok, Victor seni öldürecek." söylevleri de artık sıkmaya başladı. Aslında kitapta, bazı konularla ilgili çelişkili düşünceler var ama spoil olabilir sanırım, neyse.
    Kitap genel olarak çok iyidi.

    Çete hızla büyümekte ve gelişmektedir. Ama birden ortaya çıkan Nora, adındaki bir kadınla birlikte her şey sarpasarar ve herkes gizlediği en karanlık sırrını açıklamak zorunda kalır. Açıklanan her sır, yeni bir zor duruma sebebiyet verirken, bu tarz bir durumun sonucunda Nora'nın amacı da şaşırtıcı olacaktır.

    Her yeni kitapla, karakterlerin, karakterine ve geçmişine dair yeni şeyler öğreniyor ve şaşırıyorum. Baştan beri görünmeye çalıştıklarının aksine herkesin karakterinde çatlaklar var, tabii ki kimse kusursuz değildir ama bu derece sert adam tavırlarıyla takılırken ortaya çıkan yeni şeylerle kitap fazlasıyla ilginçleşiyor gerçekten. Izabel'in en son aldığı karar konusunda tereddütlüyüm, pişman olacakmış gibi hissediyorum, bakalım. Beşinci kitabı hemen okumak istiyorum.
  • Bulutlar her nevî canlıyı çağrıştırıyor. Küçükken en sevdiğim şeydi, bulutları izlemek. Gerçi hala öyle. Hala bulutları ejderhalara, kedilere, gülümseyen Teletabilere, rüyamda gördüğüm siluetlere, insan yüzlerine ve kimi zaman da bazı harflere benzetirim; bilhassa Arapça. belki de Rabca olana benzetiyorum. Her şeyde bir öz arama gayretim daha ufakken içimdeymiş belki de.

    Bir yeşilliğe tüm endişelerimi kenara bırakarak uzanırım, ellerimi başımın altında bağdaştırır, gökyüzünü izlerim. İnce, dağınık bulut izlerine bakarım; gökyüzünün ince maviliğine bakarım. Ölümün rengine bakarım. Çünkü insan ölünce zülcelal'e uçar; kalbindeki Hezarfenle birlikte. Kalbindeki Hezarfen; hayatının türlü pisliği içinde temiz kalabilmiş tek arkadaşıdır. Belki ilahıdır. insan, geldiği yere gider. İnsan kalbindekine gider. Benim gönlümdekine gönlümdekiyle giderim. Ölümün rengi, ince mavi; bol bulutlu yerlere.

    Bulutlara dokunacağım; kadife yanında sert kalır, öyle güzel ki. Çiçekler gibi... Çiçek gibi bulut. Dokununca sahipleniyor; olur da biri bana, fıtratıma zarar verecek olursa pamuk gibi özündeki dikenleri çıkarıyor. Fıtrat-ı müdafaa'ya giriyor bunlar. Fıtrat-ı müdafaa ve muhafazaya giriyor.

    Yaşama sevincimi kaybetmeden evvel, elhamdülillah bundan bir yıl öncesine kadar yani, yürürken şarkı söylerdim. Yani mırıldanırdım. ruhumu ferahlatanın o olmadığını hatta bu dünya üzerinde hiçbir şeyin olmadığını yeni yeni anlamaya başladım. İnsan büyüyor, zamanla değil acıyla. Belki zaman acı demektir; öyleyse zamanla. Ama muhakkak acıyla. Ben de büyüyorum. İyi bir şey mi tam seçemiyorum. İhtiyarlamak, gençleşmek, büyümek, çocuklaşmak iyi bir şey mi ayrımına varamıyorum. Sevilmek iyi bir şey mi bilemiyorum. Bir yılda neler değişti, yalnız takvimde sayılar ve kimi harf kombinasyonları değil ben ve fikir dünyam da.

    Aklımda şiirler var. Şiirler, akan sudan, durgun güneşten, renkli çiçeklerden, şeffaf bir yürekten lacivert gökyüzünden ilham alınarak yazılmış topraklardır. Her şiir bir coğrafyadır. Kimisi gönlünün denizini kurutur, kimisi de kurak topraklarına can verir. Böyledir işte şiirler.

    Yakında ölüm yıldönümünü anacağım İlhan Berk'in bir şiirini anımsıyorum, ki çok severim... Bir kadına okunacak en güzel şiirdir. Bir kadına... Hayır, bir insana. Bir gönle edilecek duadır.

    Üç kez seni seviyorum diye uyandım
    Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
    Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.

    Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.

    Sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
    Sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
    -Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.

    Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.

    Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
    Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
    Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

    Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.

    Cumhuriyetin ilk günleri güzel miydi bilmiyorum, kanaat getiremiyorum ama yüzün her daim güzeldir, yüreğin kadar. Bir başak boyu kadar ayrımı var... Başak boyu ayrımı, başını önüne eğmenden; doluluğundan. Vakur halinden... Tahavvülün hep aynı mercide. İnsanın gönlü hep aynı şeyi mi zikreder? Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum... Duyuyordum da, duyuyordun da... senin yüzün sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi, şiir öyle diyor; toprak öyle söylüyor. Sabahın bulutlarından düşmüş gibi. Berrak, aydınlık. Bana Allah'ı anlatan bir yüz seninki. bana hep beni anlatan bir yüz. İşte bu yüzden "ben ne zaman seni üzsem kalbimi çok kırıyorum uçmaya lanet ediyor bir kısım kuşlar." Anlıyor musun? Düştüğün sabahın bulutlarında, selam ettiğin tüm kainat varlıkları bir protesto içinde devam ediyor yaşamaya...

    Ben seni üzdüğümde kalbimi de çok kırıyorum. İçimdeki kırlangıç, kırık dalların içinde çırpınıyor; bir dayanak bulamaz oluyor. Uçmak için kinetik enerji sarfiyatına girişemiyor. Uçtu diyorum; uçtu kırlangıç. Epey oldu diyorum... Sana içimi döküyorum. "Sana içimi döksem birlikte toplar mıyız?" Her şey dağınık kalıyor. Kalsın, hepsi hatıradır. Bakar, anlarım döktüklerimin sana saçıldığını. Bilirim. bilirsin.

    Unutuyorum, unutuyorum, kalıyor sonra ne kadar iyi olduğun...
  • Burada sürdürülen şeyler insanları düşündüren, duyurup duygulandıran, çokluk hatırlatan şeylerdi. Bütünüyle yumuşak, iyi, soylu, ince şeylerdi. Hiçbiri kızgın, katı, çarpıcı değildi. En az evdeki gibi rahatlık içinde saydım kendimi. Tiyatroda çokluk ünlü oyuncular vardır ama, kilisede durum çok daha değişikti. Hiç oyuncu yoktu. Baştan başa oyundu -sakin, hüzünlü, aşkla, mutlulukla oluşmuştu- ama burnu havalarda değildi. Kilisede insanlar böbürlenme güçlerini kaybetmişlerdi.