Servetin, çalışmanın bulunduğu yerde içtimaî nizam
kendiliğinden doğar. Eski Erzurum çok muntazam bir çerçeve
içindeydi. En başta toprak sahipleri gelirdi. Eski devirlerde
mahallî ve askerî idareye de iştirak eden, kale dizdarlığı,
muhafızlık gibi vazifeler alan bu beyler, tıpkı Rumeli’de,
Tuna’nın bizim tarafa düşen şehit anavatan parçası kısmında
olduğu gibi, tam bir toprak aristokrasisi kurmuşlardı.
Bütün gelenekte olduğu gibi kadınlar burada da son derece
muhafazakâr idiler. Evlenmelerde akran, denk aramada onlar
erkeklerden daha mutaassıptılar. Toprak sahiplerinin
kızlarından alınan kadınlara “paşa” denir, esnaf zümresinden
seçilenler, yahut dışardan alınanlar veya cariyeliklerden
gelenler “hanım” olurdu. Bu evlenmeler bazen vilâyetin
sınırları dışına çıkar, Gürcü beylerinin kızları Erzurum’a paşa
olarak gelirlermiş.
Osmanlı, Anadolu'nun anavatan olduğunu hiç düşünmemiş ki. Altı yüzyıllık devletin anavatanı Anadolu, bütün imparatorlukların anavatanlarının tersine, utanılacak kadar yoksul ve bakımsızdı .
Gözlemciler 1980’lerde yapılan seçimlerde yeni bir eğilimin ortaya çıktığını gözlemlediler: kampanyalarda muazzam paralar harcanıyordu. En yüksek harcamaları iş çevrelerinin finanse ettiği Anavatan Partisi yapıyordu ve en zengin parti durumundaydı.
James Joyce için sürgün olmak belki bir biçim arayışı, kendi edebi dilini kurma arayışı iken Mehmed Uzun, Firat Cewerî ya da Helîm Yüsiv için sürgün tekrar ulusallaşmak, kendi anavatanında bulamadığı imkânları sürgünü anavatan ikamesine çevirerek temin etmektir.