Friedrich Nietzsche
“Aşk” diye adlandırılan, ama henüz aşktan başka her şey olan şu sarhoşlukla ne olağanüstü bir başarıya ulaşabilir!— Ne var ki herkesin bu konuda kendi bilgisi vardır. Bir genç kızın yakınlarına bir erkek geldiğinde, o kızın kas kuvveti anında artar, bunu ölçmek için aletler vardır. Cinsiyetler daha yakın temasa geçtiklerinde, örneğin danslarda ve diğer toplumsal etkinliklerde, bu kuvvet öylesine artar ki gerçekten bedensel güç isteyen başarılar mümkün olabilir: Sonunda insan kendi gözlerine—ya da gözlemine pek inanmaz. Böyle durumlarda elbette ki kendi içinde dans etmenin, tüm diğer hızlı hareketler gibi, tüm damar, sinir ve kas sisteminin bir nevi sarhoşluğunu da beraberinde getirdiği gerçeğini de hesaba katmak zorundayız. Böylece iki kat sarhoşluğun kombine etkilerini dikkate almak zorundayız.— Ve ara sıra biraz çakırkeyif olmak ne kadar bilgecedir! İnsanın kendine asla itiraf edemeyeceği gerçeklikler vardır; her şeyden önce birileri kadındır, her şeyden önce birileri bir kadının pudeurlerine [utangaçlıklarına / mahremiyetlerine] sahiptir— raks eden şu genç yaratıklar açıkça tüm gerçekliğin ötesindedirler. Hissedilebilir fikirlerden başka bir şeyle dans etmemektedirler; hatta etraflarında ideallerin oturduğunu bile görürler: Anneleri!— İşte Faust’tan alıntı yapmak için bir fırsat— Şu güzel yaratıklar, biraz çakırkeyif olduklarında kıyaslanamayacak kadar daha iyi görünürler— Ah, bunu kendileri de ne iyi bilirler. Aslında bunu bildikleri için sevimli hale gelirler. Sonuç olarak kendileri de süslü giyimlerinden ilham alırlar; süslü giyimleri onların üçüncü sarhoşluğudur; elbiselerine tıpkı Tanrılarına inandıkları gibi inanırlar— zaten onları bu inançtan kim vazgeçirebilir ki? Bu inanç kutsallaştırır! Ve kendini beğenmek sağlıklıdır! Kendini beğenmek, soğuğa karşı
Felsefe
Sabahtan beri ara vermeden yağan sessiz, ince nisan yağmuru; yalnız dışarıdan, küçük yokuşlarda akan su bi-rikintilerinin hafif şırıltıları geliyor, yağmur damlalarını pamuklu bir kumaş gibi içerek yumuşayan, kabaran topraktan havaya ince elenmiş toz zerreleri kalkarak, birinci kat penceresine kadar yükseliyordu
Sayfa 7·Kitabı okudu
Reklam
. İnsanın hayatta en büyük zevkinin bugünkü gibi oburluk, şehvet, kibir, övünme, kıskançlıktan gelen rekabet gibi hırs zevkleri değil de, aydınlığa, acımaya hizmet etmek olduğu düşüncesi sadece bir hayal midir? Bütün imanımla, "Hayır!" diyorum hem de bu düşüncenin gerçekleşeceği zaman uzak değil artık. Alaycılar, "Ne zaman olacak; hem olacak mı?" diye sorarlar. Ben, bu büyük davayı İsa adına başaracağımıza inanıyorum. İnsanlık tarihinde bir zaman önce gerçekleşmesi mümkün görünmeyen nice düşüncenin vadesi gelince birdenbire, esrarengiz bir şekilde bütün dünyaya yayılıvermesine çok rastlanmıştır. Bizde de öyle olacak, ulusumuz başka uluslar arasında parlayacak ve herkes, "Yapıcıların gereksiz diye bir köşeye attıkları kaya parçası yapıya temel taşı oldu!" diyecek. Bizi alaya alanlara, "Bizimki hayalci, siz yapınızı İsa'sız, sadece kafanıza güvenerek ne zaman hakkıyla kurup birleştirebileceksiniz?" diye sorulabilir. Aralarından ancak pek saf olanlar zaten şimdiden birleşme yolunda oldukları iddiasıyla ortaya çıkabilirler. Aslında onların hayalciliği bizimkinin kat kat üstündedir. Kanunlara dayanarak dünyayı nizama sokacaklarını sananlar İsa'yı reddettikleri için sonunda ortalığı kana bulayacaklardır; zira kan kanı çeker, kılıcı kınından çeken kendi de kılıç altında can verir. İsa'nın verdiği söz olmasaydı, insanlar yeryüzünde iki kişi kalana kadar birbirlerini temizlerlerdi. Ama son kalan bu iki kişi bile kibrine gem vuramayacak, kapışacak, birinden biri vurulacak, tek bir kişi kalacaktı, o da sonunda kendine kıyacaktı. Yumuşak başlı ve alçakgönüllüler hatırına bu çarpışmaya set çekileceği üzerine İsa'nın verdiği söz olmasa aynen böyle olurdu. Düellomdan sonra henüz üniformamı atmadan gittiğim evlerde hizmetkârlarla arada bir yaptığım konuşmaları, herkesin bana nasıl
Sayfa 424·Kitabı okudu
Şunu söylemeliyim ki ben bu kadar değildim; henüz bitmedim ama, eksildim. Yakında yalnızca suyum kala­cak, ve bu yüzden bana kızılacak. Allah, Allah, yahni bitmiş - kim yedi bunu? İşte o an, başa dönebilsem; yahniden önceki tarihime - birden bir keçi, bir sığır, bir domuz olarak, ayaklarım tabaktaki suyuma ve ekmek artıklarına batarken, yük­ seliversem ... tüm hayalim budur. Sanki oldum olası bir büyük odayı arşınlıyor; ara sı­ra elimi muma uzatıp yakıyor, ve haykırışımı hep son­raya saklıyorum. "Dur!" denilen yeri de, yaşamak üze­re erteleye erteleye tüketiyorum. Beklerken beklemedi­ ğimi düşünüp kahkahalar atıyor; bu arada elimi duvar­lara, cama, burnuma, kalemlere ... sürüyorum. Kapının çalındığını duyar gibi oluyor; ne açıyor ne de kapıyo­ rum. Bu hep tekrarlanıyor gibi görünse de, "tekrar" di­ye, "kalmak" diye bir şey yok. Sağım sanki solum gibi -solum, hiç yok. Gökyüzü her zamanki gibi, her zaman­ kinden farklı - bu da sıradan. Bazen bakıp, herkes gi­ bi "Ah!" diyorum; ama bunu hak edip etmediğimi bil­ miyorum. Ve bu daha varmamışçasına geçen zamanda, biraz sallanan yerde durmadan kala kalanım - ki bu bi­ linci ürkekçe tüketmek değil; daha ileri götürmek isti­ yorum oyunu. Durmadan ölüyorum yaşayabilmek için - belki de bütün psikanalizi tersine çevirmek gerek; yaşamın saç­ malığı rüyalannkinden kat kat fazla, ve zamanın hızı, tehlike getiriyor, başka değil. Bunca ses arasında duyu­ lan, bir tehlike sireninin sesi; şu, herkes için çalan ... Bir yerden gelip bir yere gitmemek, asıl asılsızlık bu. Ken­ dim hariç her şeye uzağım, ve çok kişiyi öldürdüm; ka­ fam, cinayetlerle dolu. Tüketmek gerek anlamları - ama üretmek ve tüket­ mek. .. Yok etmek -ama var edip sonra yok etmek. .. Gü­neşi suçluyorum - söndürmek gerek bu boş yangını. Bana en uzak yerlerdeyim çoğu
Alıntı
F. GEMUHLUOĞLU; BURS ve BEN...
Söz konusu -sıkıntı, yokluk- şartlar içinde, Abdullah Kucur isimli İstanbul’da konfeksiyonculuk yapan bir ağabeyimiz ile, o zaman Teknik Üniversite’de asistan (şimdi Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde Profesör) Cengiz Malkoç isimli ağabeyimiz, Fethi Gemuhluoğlu ile konuşmuşlar... Fethi Gemuhluoğlu o zaman, karşılıksız burs veren bir vakıf başında... Yanılmıyorsam, Türkiye Petrolleri adına... Benim oraya gitmem, binbir iç kavgasından ve neden sonra!.. Taksimde nefis bir han... Bilmem kaçıncı kat... Etrafı çepeçevre sandalyeler dizili çok büyük bir salon... Her tarafı rahatça görebilecek bir masa ve başında da Fethi Gemuhluoğlu oturuyor... Sandalyelerde oturan 10-15 genç ve orta yaşlı, mübalâğalı bir saygılı çehre sergiliyor... İçeri giren, “tak tak” ses çıkmasın diye, papuçlarımın ucuyla yürüyor... Ve ben: Omuzlarıma inen uzun saçlar -ki o zaman alaburus dedikleri “milliyetçi ve mukaddesatçılar”ın saçlarına ne kadar zıt-, üniformam hâlindeki balıkçı yaka kazağım, üzerimde omuzlarıma atılmış amelelere mahsus deri ceketim ve ayağımdaki postallarla, onlarla aramdaki mesafeyi ne kadar açıyorum... O zamanki kılığımı matah bir şey diye anlatmıyorum: Ama o zamanki gençliğin, itminana ermiş bir ruhun vakur, mütebessim ve dingin bir çehrenin izlerinden uzak, bön ve iştiyaksız çehrelerine biçtiği munisliğe düşmanlığımın bir dışa vurumu diye alınabilir... Başlıca farikası pasiflik olan badem bıyıklı tontonlardan ayrıyım!.. Tedirgin, asabî, burs almaya değil de yanında patlamaya gelmiş gibi, Fethi Bey’in yanma yaklaştım... Salondaki sükût büsbütün fena... Kendime yabancı bir sesle, ismimi söyledim... Fethi Bey, mübalâğalı bir rahatlık ve alâkalı bir tavırla, “aleykümselâââm!” dedi ve ekledi: “Ben de ne kadar zamandır seni bekliyorum!” __Bana, bursun
Vâridât: Fethi Gemuhluoğlu, ″CASUS HARP GEMİSİ″ başlıklı 3 Haziran bölümü, İBDA Yayınları
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu
Buluşmak iki insanın birbirlerine doğru mesafe kat etmesi demektir ama biri geliyor diğeri duruyorsa, biri koşuyor diğeri duruyorsa, biri sürünüyor diğeri duruyorsa, ara kapandığı halde buluşmadan söz edilebilir mi? Bir insan mesafe kapansa da mesafeye çarpabilir. Bir şey çok uzakta kaldıysa o artık geçmişe aittir, denilir. Kalpler ve bakışlar uzaksa, bir şeyler geçmişte kalıyor demektir.
Sayfa 145·Kitabı okudu
Reklam
Reklam