• 463 syf.
    ·7/10
    Bugün sizlere anlatacağım yazarın yeri bende çok ayrı, hayatımda bırakmaya başladığı izlerden olsa gerek artık ‘’kitap’’ kelimesini duyduğum zaman aklıma doğrudan kendilerinin adı geliyor: Cemil Meriç. Son zamanlarda adını daha da sık duymaya başladık, kafamı nereye çevirsem çeşitli platformlarda onun sözlerini paylaşmış insanlar. Paylaşıyorlar iyi hoş da ne kadar özümseyebiliyorlar acaba,  Cemil Meriç internet aleminde ona buna caka satabileceğimiz sözler mi sarf etti? Sanmıyorum. Kendisi uzun süre belli kesimlerce dışlandı, çoğu zaman komik gerekçelerle. Solcular kendisini sağcılıkla adeta ‘’suçladı’’, sağcılar da okumadı. Kimseye yaranamadı yaşarken. Şimdi de popüler kültürün elinde. Anlaşılmadan, sözlerinin bir papağan gibi tekrarlanarak aşındırılmasından korkuyorum. Aşındırmak, bu konudaki becerilerimiz sonsuz şüphesiz. Yapmayı bilmiyoruz,

    yıkmak kolay geliyor . Ben asla ama asla Cemil Meriç’i çok iyi anladığımı iddia etmiyorum. Sadece anlamaya çalışıyorum, dinlemeye çalışıyorum, aşındırılma ihtimaline karşı da sadık bir okur olarak korku duyuyorum. Bu kadar.

    Cemil Meriç’in hayatını bence özetleyebilecek iki kelime var : hüzün ve azim. Ama azmini tetikleyen aslında içinde bulunduğu hüzün, ikisi birbirini etkilemiş. Hayatı ile ilgili bilgileri çeşitli eserlerinin önsözlerinde bulabilirsiniz. Bu Ülke isimli eserinin giriş kısmında hayatını anlatan çok güzel bir bölüm var, çeşitli eserlerinden  hayatıyla ilgili söyledikleri derlenerek oluşturulmuş. Titiz bir çalışma. Çalışmayı yapan oğlu Mahmut Ali Meriç. Bu derlemenin sonunda da yaşadığı olaylar kronolojik bir şekilde sıralanarak adeta özgeçmişi yazılmış.( Kendisi her ne kadar ‘’Kronoloji aptalların tarihi’’ dese de. )Hayatıyla ilgili daha detaylı bilgi edinmek isteyenler çeşitli aralıklarla tuttuğu günlüklerini okuyabilirler, iki cilt halinde yayımlandı ve piyasada bulabilirsiniz. ( MERİÇ, Cemil / Jurnal 1-2 / İletişim Yayınları)Günlükleri sadece kişisel olarak yaşadıklarını anlatmıyor genel olarak düşüncelerini de görmenize yardımcı oluyor. Sizlere saydığım eserleri dışında başka yazarlarca da yazılmış Cemil Meriç’i anlatan eserler var ancak onları okumadığım için olumlu ya da olumsuz bir şey söyleyemeyeceğim.(Örnek olarak bkz. CÜNDİOĞLU, Dücane/Bir Mabed İşçisi/ Kapı yayınları) Kafkaokur isimli edebiyat dergisinin de Ocak 2016 sayısında Cemil Meriç ile ilgi bir dosya hazırlanmıştı oradan da yararlanılabilir. Güzel hazırlanmış ama eksiklikleri var doğal olarak.(Popüler kültürün edebiyata veya düşünce dünyasına yaklaşımı gözetilerek temkinli bir okuma yapılmalı, en azından hayatıyla ilgili köşe taşları görülebilir dosyada)

    Ben bu yazımda esasen seçmiş olduğum bir eserini inceleyecektim, ancak bu incelememe başlamadan önce merak edip de kendisini tanımak isteyenlere naçizane bir kolaylık sağlamak istedim. Sizlere aslında bütün eserlerini tavsiye ediyorum ama özel olarak inceleyeceğim eseri Kırk Ambar’ın birinci cildi olan Rümuz-ül Edeb. Kırk Ambar daha önce Ötüken yayınevi tarafından tek cilt halinde yayımlanmış ancak telif hakkı İletişim yayınlarına geçince İletişim yayınları eseri konu bazında ikiye ayırmış ve diğer eserlerinin içinden Kırk Ambardaki konularla ilgili olan yazıların bir kısmı alınarak Kırk Ambara eklenmiş, böylece iki ciltlik bir eser ortaya çıkmış.(İletişim yayınlarının  yapmış olduğu bu düzenlemelerin ne kadar yerinde olduğunun takdirini sizlere bırakıyorum, ayrıca tartışılması gereken bir konu bu) Birinci cildi kabaca edebiyat ve edebiyat ikinci cildi ise tarih, sosyoloji, ideolojiler üzerine. Edebiyat üzerine olan kısmında öncelikle edep sözcüğünün anlamını arayarak başlıyor yola ve humanity sözcüğünün karşılığı olabileceği savı üzerinde duruyor, ardından Batıdaki edebiyat akımlarını anlatmaya başlıyor : hümanizm, klasisizm, romantizm, realizm… Bu akımları anlatırken bir yandan da ‘’Batıda’’ romanın doğuşu, gelişimi ve batı edebiyatlarının aralarındaki karşılıklı etkileşimi ele alıyor. Bahsettiği konular oldukça kapsamlı konular dolayısıyla hepsinin üzerinde çok uzun duramıyor ancak özellikle üzerlerinde uzun uzun durduğu konular var: Don Kişot, Balzac, Walter Scott..

    Romanın doğuşu ve dünyadaki gelişimini anlattıktan sonra romanın Türkiye’deki gelişiminden bahsediyor, edebiyat derslerinden bildiğimiz Tanzimat’ı, Servet-i Fünunu anlatıyor. Romanın bize geç gelişinin nedenlerinden bahsediyor ve önemli tezler öne sürüyor. Eserin bu kısmında Yaşar Kemal’in yazarlığı üzerine birtakım tespitleri var, oldukça sert eleştiriyor Yaşar Kemal’i, okurken çok şaşırmıştım. Eserin sonunu edebiyat ve sosyoloji başlıklı bir bölüm oluşturuyor, zaten kendisinin uzmanlık alanı sosyoloji bu yüzden böyle bir bölüm olmasa da( zaten esere sonradan eklenmiş) eserin bütününe sosyolojinin düşünüş tarzı ve sistematiği ile yazılmış yazılar hakim.

    Dil açısından eser oldukça doyurucu, yazarın geniş bir kelime hazinesi var hatta bu hazinenin genişliği insanı sözlük karıştırmak zorunda bırakıyor.Üslup nedir sorusunun cevabını eserlerini okurken görebilirsiniz. Hatta ve hatta bazen düşüncelerini gölgeleyen ve bizleri sağlıklı yargılarda bulunmaktan alıkoyabilecek bir üsluba sahip olduğu söylenebilir, kendi deyimlerinden biriyle ifade etmek gerekirse pençelerine tülden eldivenler geçiriyor. Türkçe düşünülebileceğinin ve detaylı bir  incelemenin yazılabileceğinin bir kanıtı.(Arada yazarın fikri mi yoksa bir eserden aktardığı düşünceler mi olduğu kargaşası yaşansa da) Cemil Meriç doğduğu yer ve lisesi dolayısıyla Fransızcaya oldukça hakim(Hatay). Fransızcayı tüm incelikleriyle bilen nadir insanlardan. Hatta günlüklerinin bir kısmını Fransızca tutmuş. Atıf yaptığı eserlerin çoğu Fransızca ve o eserlerden yaptığı alıntıları da kendisi Türkçeye çeviriyor. Çeviri ile ilgileniyorsanız kendisinin Hernani çevirisine bakmanızı öneririm, okurken muazzam bir zevk alacağınıza eminim.( Eseri piyasada bulabileceğinizi sanmıyorum. Milli eğitim bakanlığının Dünya edebiyatından tercümeler serisinde yer almış. 1956 yılı basımı internette bulunabiliyor. Eserdeki önsöz de Cemil Meriç’e ait. Gerçi, İletişim yayınları 2016’da Cemil Meriç çevirileri adı altında bir kitap dizisi başlattı .İlk olarak Balzac’tan yaptığı Altın Gözlü Kız çevirisi  yayımlandı ancak editörlüğünde ciddi sorunlar var. İlerleyen zamanlarda daha özenli bir çalışmayla ve yazarın üslubuna özen gösterilerek Hernani çevirisini de yeniden yayımlamalarını umalım)

    Edebiyat; hepimizin kıyısından köşesinden anlamaya çalıştığımız, öğrenmek istediğimiz bir alan. Küçükken bize arkadaşlık eden küçük hikayelerle, masallarla başladı serüvenimiz ve hiç durmadan devam ediyor. Bu eser ile birlikte edebiyata daha akademik bir boyutta bakabileceğimizi düşünüyorum ancak akademik dilin yabancılaştırıcı özelliği yok Rümuz-ül Edepte. Dili çok iyi kullanan ve insanların düşünmesi için elinden geleni yapan bir yazarın öğrendiklerini aktarma çabası var. Eser her şeye rağmen okuma hızınızı düşürecektir çünkü mütemadiyen notlar alacaksınız ve onları araştırmak isteyeceksiniz. Her bir bölümü uzun araştırmalar ve çeşitli okumalarla aydınlatacaksınız, bu şekilde sindirmeye çalışacaksınız. Ben eseri okurken aldığım notları sık sık okuyorum ve araştırmalarıma devam ediyorum. Eser bitince ilk tepkim ‘’bir kez daha okumam gerek ‘’ oldu. Eserde adı geçen eserleri yavaş yavaş okumaya başladım ve eserle ilgili aldığım notlara bakarken bir insanın okuma hayatına nasıl bu kadar çok eseri sıkıştırdığı üzerine düşündüm. Cemil Meriç gerçekten hayranlık uyandırıcı bir birikime sahip ve hayatındaki tüm zorluklara rağmen büyük bir azimle okumuş ve düşünmüş.

    Eğer bugün onu size tanıtabildiysem ne mutlu bana, sizlerle beraber Cemil Meriç’in dünyasına adım atmak beni mutlu ediyor ve heyecanlandırıyor. Umarım kitapların eşlik edeceği hayatınızda önerdiğim eserin de bir yeri olur. O zaman benzer hayatları birbirimizi hiç görmeden sadece kitaplar arayıcılığıyla yaşamanın sevincini duyacağım. Sağlıcakla…
  • Kitap, savaşı anlatıyor. Savaşın insan üzerindeki yoruculuğunu anlatıyor. İlk elli sayfaları okuyorsunuz bir şekilde sonraki sayfalarda sizi boğucu bir dil karşılıyor. Sayfanın devamını okumak için dişlerinizi zoraki sıkıyorsunuz ama nafile. Baktım ki olmuyor, sarmıyor kitap beni bende Catherine ve doktor beyin diyaloglarını okuyup okuyup geçtim, çok içten, sevecen konuşmaları vardı ikisinin, insanın içini sarıp sarmalamıyordu adeta.
    Ha, bu kitabı neden okumayı seçtim derseniz de orda burda herkesin tavsiye ediyorum mutlaka okuyun laflarına kanarak alıp okumak istedim fakat yanlış tercihte bulundum, arada oluyor böyle şeyler demek ki :)

    Kitabı okumayın diyemem, eğer ilgi alakanız varsa savaş konulu kitapları okumaya alın, okuyun yoksa hiç hiç okumayın bu kitabı; Silahlara Veda kitabı yerine Hemingway'ın Yaşlı adam ve deniz'ini okuyabilirsiniz, tavsiye ederim size; daha güzel, daha derin bir kitap.

    Sevgi ile.
  • 145 syf.
    ·6/10
    Baharın kapıyı çalmasından mıdır nedir bilmem. Anılara misafir olası geliyor insanın. Sanırım bu ılıklık tatlı bi sarhoşluk veriyor. Anıların en güzeli çocukluk, bunların içinde ise ilk aşkımızdır. Kişiye hep bi tebessüm hediye eder hatırlandıkça. Bir o kadar da “büyüdün sen artık”ı fısıldar. Tüm bu gelgitlerin içinde sürüklenip durursunuz işte düşününce.

    Çocukluğuma dair okuduğum kitaplardan biri hatırıma düştü aniden. Beni o zamanlar etkileyen yanını düşündüm bir süre. Neydi bu kitabı bana unutturmayan ve anlamlı kılan şey? Sanırım cevabı çok basit. “Duygudaşlık”. O zamanlar yaşadığım fırtınaların vücut bulmuş haliydi bu kitap. O yaşlarda, en çokta utana sıkıla hissedilen bu duyguların o sayfalarda tezahür etmesi sanırım beni rahatlatmış olmalı. “Hislere tercüman olma” meselesi işte. Öyle ki paylaşmadan edemedim bu kitabı.

    Kitabın dili oldukça yalın. Çocuk kitabı kategorisinde olmamakla birlikte, kitabın kahramanının 10 yaşlarında –yanlış hatırlamıyorsam o yaşlardaydı- olması bir çocuk için mükemmel bir özdeşim sağlıyor. Başkahraman Selman’ın ergenliğinin yaklaştığının sinyallerini veren alâmetifarikalar zinciri var sayfalarca. Aynanın karşısına geçip vücudundaki değişiklikleri izlerken buluyor kendini Selman. Her tarafında yeni yeni çıkan tüylere hayretle bakıyor. Olayların tamamı basitçe ev-mahalle arasında cereyan ediyor. Selman, bir vakit evininin bahçesinde dikili olan akşam sefalarının arasına giriyor. Tam hacetini burada bir güzel giderirken sarışın mı sarışın şirin mi şirin bir kız geçiyor. O dakika vuruluyor mahalleye yeni taşınan hatuna bizim Selman.

    Günlerce Derya’yı düşünüyor. Ağacın arkasında işini görürken kızın onu görmesi utancını atamıyor. Karnındaki kelebek hissine bir türlü anlam veremiyor. Mesela Derya’yı her gördüğün de kalbinin neden bu kadar hızlı attığını çözemiyor. Böyle böyle derken onunla arkadaş oluyor ve bir ara Derya’nın sol yanağına buse kondurup kaçarken buluyor kendini. Daha sonra bu vaziyeti ailesine açıyor ve ailenin kendisini anladığını gören Selman sevinçten havalara uçuyor.

    Arada başka olaylarda var muhakkak. Baya eskide okuduğum bir kitap olmasından kaynaklı hepsini hatırlayamadım, hatırladığım kısımlarından da yalnız bu kesitleri paylaşmak istedim. 13 yaşında bir kız; ailesinden gizleyerek –çünkü malum kitabın ismi tüm hislerimi aşikar eden cinstendi-, okul çantasında sır gibi saklayarak fırsatını bulduğu an okuduğu bu kitaptan, o yaşlarda neden bu kadar etkileniri şimdi daha iyi anlamışsınızdır sanırım. Sevdanın ayıp sanıldığı o günler… Ve benimle benzer duyguları olan bir akran bulmanın verdiği anlaşılmışlık…

    Bu kitabı kimler okumalı sorusuyla muhatap kaldığımı hissediyorum. Bu kitabı pedagojiye merakı olan her birey çok rahat okuyabilir. En özellikle öğretmenler ve çocuğunu anlama yolculuğuna çıkmış ebeveynler. Peki ya çocuklar? O yaşlarda benim elime geçtiği ve mutlu ettiği varsayılırsa pek tabi okuyabilir. En çokta yaşadığı gelişim döneminin özelliklerini ve karmaşaları anlamlandırabilmek için.

    Fakat şöyle bir şüphe içimi kemirmiyor değil. Benim çocukluğumda sevginin çok daha masum –çok zaman geçmese de en azından şimdiye göre- yaşandığını varsayınca acaba zaten zıvanadan çıkan yavrulara bu kitap uzatılmalı mı diye düşünüyorum. Çünkü kitabın ismi bende o yaş grubu için rahatsızlık uyandırıyor. Öpmenin bu şekilde mubah sayılmasının bilinçlerine işlemesi çekincesi benimki. Aydın(!) insanımız her ne kadar buna garip baksa da bu bir realite. Dini hassasiyetler bir yana dursun, bugün böyle bir hassasiyeti olsun olmasın birçok ebeveyn akrabalarının dokunuşu bile çocuğuna temas etsin istemiyor. Sapkınlığın maalesef ki hat safha olduğu şu günler de çocuklara olabildiğince kişisel mesafelerini korumaları gerektiği ama sevginin ayıp yahut günah sayılmayacağını öğretmek lazım geliyor. Bu dengeyi anne baba çocuğuna öğretebildiyse kitaba eyvallah.. Öbür türlüsünü bilemedim. Kalbim mutmain olmadı. Yine de karar değerli okuyucuya kalsın.
  • 384 syf.
    ·10 günde
    Sporu, futbolu severim, spor kültürünü de severim, haliyle spor kitaplarını da okurum. Fakat spor kitapları konusunda ülkemizde, spora olan ilgiyle orantılarsak çok fazla eksiklik var. O nedenle öncelikle böyle bir kitap yazdığı için, sonra da bana hediye ettiği için kitabın yazarı Mehmet Bey'e teşekkür ederim.
    Bu kitabın neden yazıldığını ve de yazılması gerektiğini aslında en güzel kitaptaki şu cümle anlatıyor.
    "Tarihi efsaneler üretir çoğu zaman. Tarihi anlamlı ve çekici kılan bu olgudur. Eğer bir efsaneniz yoksa kayda değer bir tarihiniz de yok demektir. Efsaneler anlatıldıkça köklenir maziniz. Unutulmazlar arasına girer yaşadıklarınız. Futbol kulüpleri için de bu durum aynen geçerlidir. Tarihleri kültürleridir takımların. Bir diğer deyişle, mazisi olan kulüp, kültürü olan kulüp demektir."
    Futbol sadece bir oyun değildir, aynı zamanda bir kültürdür. Samsunspor'da ülkemizin güzide, mazisi olan, kültürü olan bir takımı. Ve bu maziyi, kültürü şimdiki ve gelecek kuşaklara anlatmak adına böyle bir kitap yazılmış Kitabı okumaya başladığımda kronolojik bir sırayla giden Samsunspor'un tarihini anlatan bir kitap sandım, bir yandan sevindim ama ilerledikçe sıkacağını düşündüm. Fakat biraz ilerleyince gördüm ki safi bir araştırma-inceleme kitabı değil. Samsunspor ile ilişiği olan ve taraftarları olan yazarların anı formatından yazıları da var kitapta. Bu kısmı çok duygusal açıkçası, tanınmış spor yazarları, Samsun tribünün bilinen tanınan kişilerinin bu anılarını okudukça tribün geçmişi olan biri olarak ben şahsen duygulandım. Duygu demişken Samsunspor'un tarihi duygusal zaten, Samsunspor dendiğinde insanda bir burukluk oluyor. Tabi en başta gelen 89 senesindeki kaza ve vefat eden hocası ve oyuncuları. Güzel şeylerden de bahsetmek lazım. Mesele Samsunspor'un başarıları Tanju'su, Serkan Aykut'u, Celil'i, Ertuğrul Sağlam'ı.. Bu arada Samsunspor'un tarihine geçmiş olan bu futbolcuların hepsiyle yapılan röportajlarda var kitapta. Sadece oyuncular değil, efsane başkan İsmail Uyanık, Taraftar Grubu başkanları, kimi ararsanız yani... Gerçekten üzerinde çok çalışılmış, emek harcanmış bir kitap, kesinlikle oturulduğu yerden yazılan bir kitap değil. Samsunspor'da ve kitapta beni en çok etkileyen Samsunspor taraftarlığı, ama "Sadece Samsunspor" taraftarlığı, yanında eşantiyon olarak sözde büyükler yok. Samsun'luların bu şehrine takımına sevgisi çok hoşuma gitti ve mutlu etti beni, zira ben de öyle birisiyim. Hatta bunla ilgili bir yazı yazabilirim şu incelemenin altına. Ama önce incelemeyi bitireyim. Kitap gerçekten çok hoşuma gitti, dediğim gibi Türkiye'de pek spor, futbol kitabı yok. Olanlarında içeriği malesef iyi değil. Şöyle ki bazısı sadece anılardan oluşuyor, bazısı sadece kronolojik tarih anlatımından, bazısı da sadece röportaj. Mesela Alex'in çıkan kitabı, heyecanla alıp okumuştum ama sadece röportaj olması beni çok sıkmıştı. Bu kitapta ise herşeyden var abartılmadan, eksiltmeden, çoğaltmadan. E bide buna Samsunspor'un film gibi mazisi eklenince çok hoş bir kitap olmuş, yazarın kalemine sağlık. Herkesin ilgisini çekmez ama sporla ilgisi olanlar okusun derim, hele ki Samsunlular ve Samsunspor'lular muhakkak okusun..




    Yazının bundan sonrası memleketçilik ve şehir takımlarının tutulması gerektiği üzerine şahsi anılarım ve fikirlerimden oluuyor. Kitapla ilgili değil. Dileyen okumayı bırakabilir. Konu ilgisini çeken buyursun...

    Geçmişten korkmamak lazım, geçmişten kaçmamak lazım aksine geçmişle yüzleşmek ders çıkarmak gerek. Bunu neden söylüyorum. Birazdan anlatacağım geçmişimden dolayı. Beni bilenler bilir, bilmeyenlerde bilsin Akhisarspor aşığı, memleket takımı sevdalısı ve memleket takımı tutmanın gerekliliğini şiddetle savunan biriyim. Fakat bende eskiden sözde büyüklerden bir takım tutuyordum. Hatta 16-17 me kadar fanatik olarak 22-23 üme kadar taraftar olarak. İlk cümleyi kurma nedenimi anladınız şimdi dimi. Dİyeceksiniz ki arkadaş sen eskiden zaten böyleymişsin, şimdi bize diyorsun. İşte fikir değiştirmek bu yüzden çok zordur. Fikir değiştirenleri kimse sevmez ne oraya yaranabilirsin, ne de buraya ama aslında fikir değiştiren insan cesurdur, hatta kendince doğru yolu bulmuştur, hatta fikir değiştirenlere karşı bakışın böyle olduğu bir ülkede fikir değiştirecek kadar göze aldıysa bunu, o adamı dinlemek lazım, ne diyor bu adam diye. Hatta yeni geçtiği fikirdeki insanlar -ki onlarda eleştirir- daha çok dinlemeli. "Arkadaş biz bu fikirin içinde doğduk ama adam aramış kendi bulmuş itikadı daha sağlam olur." demeleri lazım. O yüzden de mesela ben Necip Fazıl'ı çok severim. Arkadaş adam kumarın, kadının, hayatın bütün şehevi zevklerini tatmış. Onun yanlış olduğunu anlamış nefsine galip gelip onları bırakıp gelebilmiş. Ben ne zaman Necip Fazıl'dan bahsetsem önüme kumar resimleri, Kadın Bacakları şiirini falan atıyor bazı arkadaşlar, beni kızdırmak için. Bense aksine bunları gördükçe daha da mutlu oluyorum nereden gelmiş diyerek. Neyse konuyu çok dağıttım, kusura bakmayın kendime döneyim.
    Fenerbahçe benim ilk tuttuğum takım neden tutuyordum onu bilmiyorum. İki tahminim var birisi babam Galatasaray'lı diye olabilir, diğeri de benim aklımın başına ermeye başladıı yıllarda (1995-2000) Galatasaray hegomonyası vardı bende hep ezilenden, zayıftan yana olurum ya ondan olabilir. İlk okulda futbolcu çıkartmaları vardı benim en sevdiğim topçu Fenerli Ogün'dü evet Ogün Temizkanoğlu defans, herkes forvet sever mahalle maçında kendine forvet ismi verir ben kendime Ogün derdim. Ve Ogün futbolcu çıkarmasını bana getirene iki kart verirdim 200-300 tane Ogün'üm vardı benim. Ortaokulda maçlarını hiç kaçırmaz, hergün spor gazetesi alır Fenerbahçe haberlerini keser gazete arşivime koyardım. Lisede keza öyle 2008'de ilk kez İstanbula geldiğimde -lise gezisi- ulan bir daha İstanbul'a ne zaman gelicem deyip, gezi konvoyundan kaçıp ilk Fener maçıma hem de Saraçoğlu'nda gittim. İşe bak üniversiteyi İstanbul kazandım, Marmara hemde.. Kadıköyde yaşadım 5 yıl, 5 yılda 2 ke şampiyon oldu Fener 2 Şampiyonluk kutlamasında da staddaydım. Hatta birinde malum herif, benim bulunduğum tribüne dönüp "pavalı köpeklev" demişti. Neyse ona gelicem yine. Alex'in heykeli açılırken 5 metre ilerisindeydim, onunla beraber gözlerim doldu, yine havaalanından onu uğurlarkende öyle. Son maçta Galatasaray'a şampiyonluk kaybederken stadın oradaydım içerde olmasamda, o trajediyi yaşadım, Keza Bursa'ya şampiyonluk kaybettiğimiz günde de, hatta o günün gündüzünde maçtan önce Fener formasıyla Beşiktaş'a gittiğim için (hala böyle bir hatayı nasıl yaptım sorguluyorum, heralde 18 yaşında olmamdan) Beşiktaş taraftarı beni denize atıyordu. Lefterin cenazesine gittim mezarına toprak attım.. Falan filan işte Böyle bir Fenerliydim. Ama neden Fenerliydim. Sorsanıza bana Akhisar'ın köyünde yaşıyorsun Feneri tutuyorsun? İşte tam da o yüzden ben Akhisar'a ayda yılda bir giderdim. Akhisarspor diye bir takım olduğunu öğrenemeden medya sözde büyükleri soktu hayatıma, televizyonda onlar, okulda onlar, büyüklerimiz onları tutuyor, cipsten sporcu kartından onların oyuncuları çıkıyor. Naparsın? Bizim elimizden tutup Akhisar maçına götüren olmadı ki küçükken.
    Şimdi oraya geleyim Akhisarspor. İlk orta okulda duydum, liseye giderken gördüm. O zamanlar 3. Ligdeyiz Şehir stadında yapıyoruz maçları tamamen amatör biletler 2 lira çakma birşey. Haftasonları dersaneyi kırıp maçlara gitmeye başladım. İlk Akhisarpor sevgim o zaman başladı. (Fener99/Akhisar1) Bi yandan Feneri destekliyoruz yine ama sorgulamıyoruz arkadaş şehrimizin takımı varken biz neden hiç görmediğimiz maçına gitmediğimiz kilometrelerce uzakta bir takımı tutuyoruz, çocukluk işte. Sonra maçlara gittikçe, sevgi arttı. Akhisar'da yükselişe geçti 2008'de ilk kez 3. Lig şampiyonu olup tarihinde ilk kez 2. Lige çıktı. Şampiyonluğu sahada futbolcularla kutladım. Taraftar arttı, bütün maçlara gider olduk. (Fener75/Akhisar25). Tam biz Akhisarlı olucaz Üniversiteye başladık Marmara Hukuk. Kadıköy. Stada 10 dk ev. Hayat bizi Fenerbahçe'ye attı yine. Fakat Akhisar'ım durur mu peşimden geldi. İlk sene sadece Güngören deplasmanı vardı İstanbul'da kşa koşa gittim. Sonra 2010'da 2. Lig Şampiyonluğu ve 1. Lige çıktı yine tarihinde ilk kez. Maçlar tv'de yayınlanmaya başladı, ben her hafta izliyorum birde Kartalspor, Güngörenspor deplasmanı yapıyorum. Derken o sene 2012, 1. Lig şampiyonluğu ve ilçem Süper Lig'de önce Beşiktaş deplasmanı. Tabi ben Fener formasıyla gittiğimden daha önce tedirginim biraz Akhisar formasıyla binlerce Beşiktaşlı arasından İnönüye yürüyorum. Arkadan biri "hiştt" demez mi? Eyvah dedim yine mi ya. Dedi ki Akhisardan mı geliyon "Evet" dedim. "Hoşgeldin" dedi yırttık bu sefer. Sonra Galatasaray deplasmanı, Kasımpaşa deplasmanı ve nihayet Fenerbahçe deplasmanı. Hiç düşünmedim, daha önce defalarca Fener formasıyla gittiğim Saraçoğlu'na Akhisar formamı giyip deplasman tribününe girdim bu sefer. Yenildik ama olsun eğlendik, tezahürat yaptık, fenere küfrettik. (Fener49/Akhisar51).
    O gün maçtan sonra düşündüm, yaşta olmuş ya 21-22 artım düşünebiliyoruz. Oğlum dedim ne Feneri, Galatasarayı, Beşiktaşı ya, senin doğduğun, büyüdüğün, ekmeğini yediğin, çocukluğunun geçtiği, geçmişinin, sülalenin bulunduğu şehir varken sen hala niye iki takımı birden destekliyorsun. Ama hemen öyle bırakılmıyor tabi. Çoğu insan hayatında bu takımların hiç maçına gitmemiş görmemiş. Fanatik bir şekilde bu takımları tutuyor. Eşi dostuyla kavga ediyor bu takımlar için. Ee bizim biraz geçmişimiz var yine. O gün fark ettim artık benim birinci takımım Akhisarspor, Fener arkada kalmış ama var hala. Tabi o süreçte Fener'de bana çok yardımcı oldu şike muhabbeti, Aziz'in tribünde bize sarması, Alex'in ayrılışı, Akhisarspor sayesinde Anadolu takımlarını nasıl ezdiklerini, haksızlık yapıldığını görmem de bana çok yardımcı oldu. Sonraki birkaç yıl Akhisardaki Fener maçlarının ekseriyetine gittim, bildiğiniz üzere de Feneri sürekli yendik, benim Akhisarlı damarım da kabardıkça kabardı. Ama şampiyonluk yarışında, İstanbul takımlarının kendi aralarındaki rekabette hala Fenerbahçeyi destekliyorum. (Fener25/Akhisar75)
    Ve o sene geçen sene Fenerbahçe'yi iki maçtada yenmişiz Şampiyonluktan etmişiz, Türkiye Kupasında tarihimizde ilk kez finale kalmışız bil bakalım rakip kim? Kim olacak Fenerbahçe. Atladım uçağa hemen Diyarbakıra. Biz orda 300-500 Akhisarlı Fenerbahçe taraftarı 15000 kişi maç başlar başlamaz bunlar başladı Akhisar kümeye demeye. Tabi bizim sesimiz çıkmıyor adamlar bizden 30 kat kalabalık. Neyseki takım sesimiz oldu Fenere 3 tane atıp bütün Fenerlileri susturdu, ağlaya ağlaya çıktılar staddan. (Fener1/Akhisar99)
    İşte o gün bugündür tamamen Akhisarsporluyum. Fenerbahçeyi sadece Avrupada desteklerim, diğer Türk takımlarını olduğu gibi, maçlarını izlemem. Galatasaray ya da Beşiktaşla yapıyorsa kazansın isterim ama pek de umrumda değil varsa yoksa Akhisar. Başarıyla orantılı olduğunu söyler çevrem dönüşümün, ama kimseye kanıtlamak zorunda değilim. Küme düşsek de ki düşecek gibiyiz bundan sonra benim için tek takım Akhisar, çocuğum olursa giydiricem Akhisar formasını götürücem maça, götürülen olmadık, götüren olaalım.
    Aslında bu değişimi benim gibi çoğu Akhisarlı yaşadı 170.000 nüfuslu şehir her hafta 10.000 kişi maça gidiyor bu da yüzde 6 falan yapar İstanbul'da her hafta 1 milyon kişinin maça gitmesi gibi. Açtığımız pankartlardan da anlaşılıyor. Bir Fener maçında "Doğduk burda yaşıyoruz, Şehrimizi satmıyoruz." bi Galatasaray maçında "Sizinkisi aşk, bizimkisi Memleket meselesi" pankartı açtık boydan boya kocaman. Bu iki pankart Akhisarsporlunun ve şehrinin takımını tutanların duygularını çok güzel ifade ediyor.Samsunsporlu arkadaşlarda bu durumu kitapta çok güzel ifade etmiş. Bir kaç alntıyla sonlandırayım incelememi. Öyle içimden geldi yazdım kafanızı şişirdiysem affola.

    "Biz Samsunspor'un Samsunspor gibi tutulması gerektiğine inanıyoruz; yanında eşantiyonu olmaz!"

    "Benim nazarımda İstanbul takımlarının hazır başarılarını alkışlayarak mutlu olmaya çalışan milyonlarca insan bir yana; şehrinin takımını iyi günde kötü günde ve her yerde sahip çıkanlar bir yana.."

    "Samsunspor varken İstanbul'un gönüllü yalakalığını yapmanın bir anlamı olmadığını gösteren. Ama çoğunluk yine bunlarda. Güce tapanlar, kolayı seçenler... Bu yüzden ben tatillerde İstanbul'dan memleketime geldiğimde hep igrendim bu tiplerden. Kraldan çok kralcı, İstanbulludan çok İstanbulcu olanlardan. Şuan yine Samsun'dayım ve halen televizyonun başına formalarla geçip tezahürat yapan tipleri zavallı buluyorum. Sözde büyük takımları tutmakla büyük adam olunduğunu, hayattaki başarısızlıklarını kapatacaklarını sanan, hazır başarılara konmaya çalışan zavallılar hepsi değilse de mühimce bir kısmı."

    "Velhasıl, Türkiye'deki futbol sistemini bilen biliyor, hatta bu üç İstanbul takımının taraftarı da biliyor. Çoğunluk düzenin parçası olma kolaylığına kaçıyor, sonra da bunun adına renk aşkı diyorlar. Lakin bence bunun adı güce tapıcılıktan başka birşey değil. Anadolu'da yaşadığı halde İstanbul takımı tutanlar; o yaldızlı camialara özenen, milyonlarca dolarlık transferlere, şatafata ortak olmaya çalışan zavallılardır. Sanki bizler "malum üç takımdan birini tutuyorum" dediğimiz anda bunu yapamaz mıyız? Yapmıyoruz, bu iğrençlikleri görüyoruz çünkü ve yüreğimiz el vermiyor. Şehrimizin takımı var, mazisi var, gelecekten umudumuz var. Şu çok açıktır ki, Türkiye'de bugünün ortamında şehrinin takımını destekleme erdemini gösterebilen idealist insanlardır. Zordur çünkü bir Anadolu takımına gönül vermek."
  • 92 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Zincirleme takip, huy herhalde bende.
    Bir kitap okuyorum, ondan etkileniyor isem hemen yazarın hayatına, yaşadıklarına, okuduğu kitaplarına, dost edindiklerine, varsa filmlerine, tiyatrolarına elini attığı her işe kadar ciddi takip ediyorum.
    "Kötü bir şey mi bu he, kötü bir şey mi?" :) (Kör Baykuş)

    İspanya yolculuğu öncesi İspanya'da ne var ne yok diye araştırırken neler bulmadım neler... Zaten gidiş amacım iki kişiydi, şimdi binlerce tekrar gidiş sebebi buldum kendime.
    İlki tabiki romanın babası, cağnımm Miguel De Cervantes ve diğeri de elbette Federico Garcia Lorca . Antonio Machado 'ya hemmen bağlıyorum, önce reklamlardı:)
    Ben böyle keşfettikçe coşuyor, coştukça paylaşma ihtiyacı hissediyor, kendimce deliriyorum.
    Dünya bu kadar boktanken neden kendimizi eğleyemelim ki, değil mi?

    Sevgili Machado ile tanışmam da tabiki Federico sayesinde oldu. Federicocuğumun etkilendiği hatta hocam dediği bir isim Machado. Kendileri modern İspanya şiirinin önemli temsilcisi ayrıca yine modern İspanyol tiyatrosunun gelişimine de el atarlar kendisi gibi şair olan kardeşi Manuel Machado ile birlikte.
    Biz niye bu kadar az biliyoruz anlamadım ama çok da verimli bir yazar kendileri, hatta şu kitabı da koyayım da merak eden için Kastilya Kırları .

    En bayıldığım yerlerden biri de yazarın Salamanca'ya gittikten sonra kurduğu dostluklar. Yani bir çiçeğe dokununca hepsinin kucağına dolması gibi hissettiriyor bu bana. Bu aralar yine İspanyolların İspanyolu Miguel de Unamuno 'ya takmışken, Machado ile kurdukları dostluğu görüyor, birlikte Salamanca Üniversitesi'nde yaptıkları felsefe çalışmalarını öğreniyor, bu arada Federico'nun genç bir şairken hem Unamuno hem de Machado'yu rehber edindiğini, onun şiirleriyle yetiştiğini öğrendikçe mutluluktan uçuyorum.

    İspanya gerçekten müthiş bir coğrafya, şairlerinin çiçek bahçelerinden, muazzam doğasına uzanan satırları adeta yaşanıyor ve bunlar ne de güzel anlatılıyor, adeta görsel şölen içte yaşatılıyor. Mesela ne keşfettim;
    "Ey Soria, ne zaman baksam taze portakallar...
    hoş kokuyla yüklü, ve yeşeren kırlar,
    açılmış yaseminler, olgunlaşmış buğdaylar,
    çiçekli zeytinlikler ve mavi dağlar;
    koşarken denize Guadalquivir meyva bahçelerinden;
    Nisan güneşine doğru zambak akıtır tarhlar." diyor Machado.
    Ne enfes tarif değil mi ?

    "Guadalquivir ırmağı akar
    portakallar ,zeytinlikler arasında.
    Granada 'nın iki ırmağı
    İner kardan buğdaya
    Ah,aşk
    gitti gelmez bir daha."
    Aha bu da Federico'nun, ne güzel benzerlik be:)

    Yalnız her güzel şeyin elbette kötü sonu da oluyor. İspanya iç savaşı yıllarında -aklı başında her aydının olduğu gibi- faşist karşıtı Machado da direniyor Unamuno ile birlikte, nasibini alıyor tabi, kalbi güç bela dayanıyor, Fransa'ya sığınmak zorunda kalıyor. Zaten gittikten sonra çok da dayanamıyor kalbi, Kastilya toprağının ruhunu, dostlukları, düşleri yazmak için yaşamış bu insan, beni ekstra kahreden bir tarihte 22 Şubat'ta ( doğum günümde) ölüyor.
    Falanjistler ve yardakçıları tarafından Federico'nun katledilmesi sonrası kaçmak zorunda kalıyor ama öğrencim dediği Federico için de "Cinayet Granada'da İşlendi" şiirini yazıyor, bu nasıl incelik ya;

    "Öldürdüler Federico'yu
    günün ilk ışıklarında.
    İnfaz takımındakiler
    cesaret edemediler yüzüne bakmaya.
    Yumdular gözlerini topu;
    söylendiler kötü kötü: Tanrı bile kurtaramaz seni!
    Ölü düştü Federico
    -alnında kan, ciğerinde kurşunlar-
    ... Cinayet Granada'da işlendi
    bunu bilsin insanlar -zavallı Granada!- onun
    Granadasında...
    ...
    Konuştu Federico
    kur yaparak ölümle. Ölüm dinledi onu.
    Cansız ellerinin vuruşları yol arkadaşım
    daha dün dizelerimde çınılıyordu.
    Şarkıma soğukluk soktun sen,
    acı yazgım keskin ağzıdır gümüş orağının,
    şarkı söyleyeceğim olmayan bedenine,
    hiç sahip olmadığın gözlerine,
    rüzgarda savrulan saçlarına,
    bir zamanlar öpülen dudaklarına..."

    Elinizdeki kitap kısacık Machado seçkilerinden oluşuyor ve maalesef anca nadirkitapta bulabiliyoruz, güzel şiirleri, yazarları vs. keşfetmenin yeriyse bu site faydası oluyorsa ne güzel.
    O zaman vurup gidelim Machado'cum İspanya yollarına:)
  • 72 syf.
    ·8/10
    "Babaya Mektup" incelemesini sürekli ertelediğim kitaplardandır..Çünkü bu kitabı öyle yüzeysel bir şekilde yorumlayıp geçemezdim onu derinlemesine ortaya çıkarmam gerekti... Elimdeki 57 sayfalık ince bir kitap değildi aslında. Babaya Mektup'u okumak Franz'ın bütün eserlerinden bir parça okumaktı...
    Kitap sürekli elimde Gregor Samsa'nın böceğe dönüşümü gibi sürekli değişim içindeydi. Bu mektupta Kafka'nın Milena'yla ve çoğumuzun bilmediği Felice'yle ilişkisini, kitaplarındaki karakterlerin ve sembolik olayların asıl yüzünü görmeniz mümkün.
    Bu nedenle böyle önemli bir kitabı bir kez daha okumadan incelemek istemedim...
    Kafka'nın en içselleştirdiğim kitabıdır ve onun ve eserlerinin en iyi ön sözüdür benim gözümde...
    Üzerinde durmak istediğim bir diğer konu ise bu mektuptaki duygular hiç bir hayalet tarafından sömürülmemiş, yutulmamıştır. Çünkü bu mektup hiçbir zaman yazıldığı kişiye ulaşmamıştır. Malesef ki Franz bu mektubu tahminimce içsel bir sebepten babasına vermemiştir. Hermann Kafka( Franz'ın babası) okuduğumda altında ezildiğim hiç bir cümlenin ağırlığını malesef ki hissedememiştir... Okuyacağınız bu mektup tıpkı Franz'ın hissettiği gibi kimsesizdir bir boşlukta öylece asılı kalmıştır...
    ***
    Kitabın ilk cümlesini okuduğunda Kafka'nın mektubu yazmasının amacının babasının ona neden kendisinden korktuğunu savunduğu sorusuna cevap vermek- bulmak olduğu anlaşılıyor.
    Kafka'nın okuduğun diğer kitaplarında olduğu gibi bundada onun o muhteşem gözlem gücüne hayran kaldım. Tek farkı şuydu Franz kendini gözlemliyordu. Küçüklüğünden babasına bu mektubu yazdığı yaşa kadar babasının ve aile yapısının kendisi üzerinde bıraktığı etkileri, değişimleri ve bunların hayatına nasıl yansıdığını aktarıyor bizlere. Kafka özgüven eksilikğini, sevdiği kadınlarla kurduğu umutsuz vaka ilişkilerini, bitmek bilmeyen kaygılarını ve korkularını babası Hermann'a nın onu yetiştirme biçimine bağlıyor.
    Bazı yorumlayıcılar bu baba-oğul çatışmasında Franz'ı suçlu buluyorlar. Ben ise kitapta babasına dair anlattığı hiç birşeyi abartı bulmadım.(Franz arada abarttığını belirtse de) Hermann Kafka'nın dostları onun hakkında iyi şeyler söylemesi Franz'ın onun hakkında söyledikleriyle çelişmesi ne kadar önemli olabilir ki? Sonuçta her iyi dost olabilmiş bir erkek birey iyi bir baba olacak diye bir önerme mi mevcuttur?
    Gel gelelim Franz'ın gözünde nasıl biridir Hermann Kafka?
    Hermann Kafka'yı kitaptan alıntıları paylaşarak Franz'ın kendi cümleleriyle anlatmak istiyorum...
    1.(#41743045)
    Bu kısmı okuduğum anda aklıma Dönüşüm'deki Gregor Samsa'nın ölümü geldi... Franz'a göre babası onun zıt kutubu o ne kadar zayıf, güçsüz, özgüvensiz,başarısızsa babasıda bir o kadar güçlü,heybetli, özgüvenli ve başarılıdır. Babasına duyduğu öfke bir o kadar da hayranlığa dönüşmektedir.
    2.(#41743401)
    Burada Franz '"Kafka" olmak nasıldır?'ı anlatıyor, okuduğum an Franz'ın Kafka olmaktan ne kadar uzak durmak istediğini görüyorum kendimce ve ona ismiyle hitap etmeye dikkat etmeye başlıyorum... Franz anne tarafını anlatırken kullandığı kelimeler aslında babasının onlar hakkındaki düşünceleridir.

    3.(#41743770)
    Franz çocuk olmanın doğal davranışlarını ve bunların aslında sıcak bir sözle yakınlıkla aşılabileceğini değiniyor. Fakat babasının yaklaşımı böyle olmamış ve kendi çocukluk yaşantısının üzerinde bıraktığı etkiden dolayı çocuk sahibi olmayada olumsuz bakmıştır.(bu da onun bir başka korkusuydu elbet) temel de yatanda kendimce şuydu " Ya bende böyle bir etki bıraksam?" Franz'ın hikayelerinde de denk geldiğim kadarıyla çocuk psikolojisini iyi gözlemlemiş bir erkek birey görüyorum. İnanıyorum ki bir çocuğu olsaydı onu iyi yetiştirecekti..Çünkü en iyi korkuyu barındırıyordu içinde...( Her babanın barındırmasını gerektiğini düşündüğüm o korkuyu)

    4.(#41746727)
    Mektupta beni en çok etkileyen kısımlardan biri...
    Kafka çocukluğunda yaşadığı küçük bir anıya değiniyor bu olayın onda hissettirdikleri, etkisi bu mektubu yazdığı yaşta ki Kafka'ya hâlâ aynı hiçlik duygusunu yaşatmakta...Bazen küçük görüp geçtiğimiz şeyler bir çocuğun ve onun gelecekteki yaşantısı üzerinde büyük etkiler bırakabilir ve eminim ki o çocuğun yaşadığı o derin acı devamlılığını sürdürecektir çünkü bu bir kere bilince yerleşmiştir. Hepimizin çocukluğunda muhakkak böyle küçük, önemsiz, etkisiz görülen olaycıklar geçmiştir.(!)
    (Ben ise doğrudan kapatılan o kapıyı kırmak üzere olduğumu anımsıyorum:D
    burdan aile üylerine sesleniyorum lütfen hiç bir kapıyı çocuğunuzun üzerine kapamayın. Küçük gördüğünüz o kapanış bir çocuğun hayatı boyunca üzerine kapanacak olan tüm kapıların tamamı, simgesi olabilir.)

    5.(#41752216)
    Babasının sert tepkileri, tehditleri Franz'da özgüven eksiliğinin temelleri diyebiliriz ve belirttiği gibi bunların etkisi yaşamının bütün alanları üzerinde gösteriyor.
    6.(#41758413)
    7.(#41760145)
    Bu kısmı kaç kere okuduğumu bilemiyorum...Ama her okuyuşta aynı acıyı hissettim. Franz..duygularını, hislerini kelimelerle öyle bir bağlıyor ki onun burukluğu sizin burukluğunuz oluyor..

    8.(#41761328)
    Franz'ın toplumda kendini küçültmesinin bir nedeni daha...Kafka babasının çalışanlarına davranışları yüzünden onlara karşı derin bir eziklik duygusu yaşıyor ve babasının dengesini sağlayamaya çalışıyor hatta şöyle diyor "Ben onların ayaklarının altını yalasaydım bile bu dengeyi sağlayamazdım.." Ve ek olarak kız kardeşinin hizmetçilere çok yakın davranmasının muhabbet kurmasının nedenininde babasının davranışlarının olduğunu belirtiyor."

    ****
    "Onuncu kez yineliyorum: Muhtemelen zaten yabani ve korkak bir insan olacaktım, ancak gerçekte geldiğim yerle orası arasında hâlâ uzun ve karanlık bir yol var.."
    ****
    Çok uzakttığımın farkındayım ama başta dediğim gibi bu kitap benim gözümde Kafka'nın tüm eserlerinin anlaşılmasını kapsıyor. Bu kısacık mektup bizlere onun hakkında ve en önemlisi bir çocuğun eğitimi hakkında bilgi veriyor. Özellikle erkek okurların okumasını istediğim bir kitaptır.
    Ve 'Baba' kavramının ağırlığını sürekli hissetmiş bir birey olarak şunu söylemek istiyorum: "Lütfen, bir meyveyi çürütmek için 'Var' etmeyin..." Çocuk yetiştirmekte bir sanattır, edebiyattır bunu unutmadan onları yetiştirin onlara mükemmelliyetçi olarak değil mükemmel olarak yaklaşın...
    Keyifli, iyi okumalar diliyorum...
  • 223 syf.
    ·2 günde·9/10
    “ Şarap gibi durdukça kıymet kazanan hatıralarını dile getirmiş. Bunları okuyan ister istemez bir karamsarlığa kapılıyor. Hem de gülerken hiç değilse tebessüm ederek, beyin kendi kendine acayip bir faaliyet gösterip gülümsemeye, kahkahaya rağmen, şuur altlarında bir acının, bir bedbinliğin yerleşmesine sebep oluyor. Bu hatıraları okurken insanları biraz daha iyi tanıyorsunuz.”

    Gerçeği söylemek gerekirse şu alıntıda yazılanların hepsini yaşadım okurken kahkaha atarken üzülür mü bir insan demeyin cidden üzüntü duydum :) yaşadıkları o kadar trajikomikki....

    Sabahattin Ali’yi çok okuyan her sözünü az çok bilen biri olarak onu Markopaşa kitabında, Canım Aliye Ruhum Filizde beraber markopaşa dergilerini sırtlanıp kendileri dağıtmalarından yaptıkları fedakarlıklardan ve mahkemelerde kitabında yaşadıkları verdikleri hukuk mücadelesinden az çok tanıdığım Aziz Nesin’i bugün ilk kez okuma şansı yakaladım o kadar akıcıydı ki bir günde bitti zaman nasıl su gibi akıp geçti fark etmedim :) kahkahalarla okudum anılarını

    Açlıkla verdiği savaş, yoksulluk, soğuk, insanların çeşitli yüzleri ben Sabahattin Ali’yi okurken denk geldiğim şeyleri burdada gördüm kader arkadaşlığı, aynı dava uğrunda paralanmak düşüncelerin bir yere varamaması .... insanların düşünene, vatan sevgisi içinde paralanan insanlara gösterdikleri tavıra şaşkınlıklar içinde okurken içim ürperiyor. En çokta arkadaşım dedikleri insanların yaptıkları... Sabahattin Ali’nin hikayeleri gibi hayat yaşamışsın be üstad PERENSİPLİ yazar :):):) sana yapılanlar okudukça içinden geçen şeyleri kendimle çok bağdaştırdım bende birine bişey yaparken hep böyle düşünüyorum ama karşımızdaki insanlar malesef anlamamak için uğraşıp didiniyor...
    Açlık, sefalet, yalnızlık, çaresizlik, dost kazığı ne ararsanız mevcut birlikte yaşadım gibi arada yemeyi unuttum okurken :):) gideceğim duraklardan birkaçını şaşırdım. Düşündükçe ibret aldığım çok şey oldu. Bir yerde “ bizim insanımız mücadele edilmesini sever de, mücadele etmesini pek sevmez demiş” mücadele edenle de boyuna uğraşır durur. Herkes daima akıl verir ama kimse icraata geçmez.

    Beni en çok etkileyen yer sürekli yanında taşıdığı her yere götürdüğü battaniyesini satmaya çalışması ve satamadan gelince sevindiği an hem o kadar acıklı yıpranmış dökülmüş bir battaniye ama aslına bakarsanız çok basit ama eşyalar değil önemli olan onlara yüklediğimiz anlamlardır....

    Bir de içimin ezildiği bir kısım vardı sokaklarda sabahladığı yer insanın üniversite yıllarındaki arkadaşlık anıları aklına geliyor aslında sahip olduğunu sandığı ama asla gerçekten arkadaşınız olmadığı ortaya çıkan anlar tekrardan yaşadım o anları.

    Okurken aklımdan hep şey geçti eğer ölmeseydi oda senin gibi böyle uzun uzun anılarını ilerki zamandaki düşündüklerini de yazabilir miydi ?bize Sabahattin Ali. Ben sadece bir kitabını okudum Aziz Nesin’in ve sadece yazılanlarla yorum yapabilmem kısıtlı daha fazlası için kesinlikle okumaya devam etmem gerekli ama çok kıymetli benim için insanların gerçek yüzleriyle tanışmak açısından faydalı bir eser...


    Çok şiddetle tavsiye ederim okunmasını böyle güzel eserler okunmalı, şiddetle okutulmalı ...