• Bir Yahudinin gözünde, Yahudi liderlerin kendi insanlarının imhasında oynadıkları rol, bu baştan sona karanlık hikâyenin şüphesiz en karanlık bölümüdür. Bütün bunlar önceden de biliniyordu bilinmesine ama, Raul Hilberg'in daha önce de bahsettiğim klasik çalışması The Destruction of the European Jews'a kadar, bütün bu marazi ve yüz kızartıcı ayrıntılarıyla birlikte açık açık ortaya konmamıştı. İşbirliği açısından, Orta ve Batı Avrupa'daki büyük ölçüde asimile olmuş Yahudi cemaatleri ile Doğu'da Yiddiş dilini konuşan topluluk arasında hiçbir fark yoktu. İster Amsterdam'da veya Varşova' da ister Berlin'de veya Budapeşte’de, insanların ve mallarının listesini yapmak, tehcir ve imha edilme masrafları için tehcir edilenlerden para toplamak, terk edilmiş apartman dairelerinin izini sürmek, Yahudilerin yakalanmasına ve trenlere bindirilmesine yardım edecek polis gücünü sağlamak ve son bir jest olarak da Yahudi cemaatin malvarlığını nihai müsadere için muntazam bir biçimde teslim etmek gibi işleri Yahudi yetkililere bırakan Nazilerin gözü arkada kalmıyordu. Sarı Yıldız amblemlerini Yahudi yetkililer dağıttı; bazı yerlerde, mesela Varşova'da "kolluk satışı düzenli bir işkolu haline geldi; sıradan kumaş kollukların yanı sıra fantezi, yıkanabilen, naylon kolluklar da bulunabiliyordu". Nazilerin zoruyla değil, etkisi altında kalarak hazırladıkları manifestolarda, sahip oldukları yeni gücün nasıl tadını çıkardıklarını görmek hâlâ mümkün - Budapeşte Konseyi’nin ilk duyurusunda, "Yahudilerin maddi ve manevi bütün zenginliklerinin ve Yahudi işgücünün tamamının mutlak kullanım yetkisi Yahudi Merkez Konseyi’ne verilmiştir" ifadesi yer alıyordu. Yahudi yetkililerin cinayete alet oldukları zaman nasıl hissettiklerini biliyoruz - "batmak üzere olan gemisini, kıymetli yüklerinin büyük bir bölümünü denize atarak, güvenli bir limana ulaştırmayı başaran" kaptanlar gibi; "yüz kurban verip binlerce, bin kurban verip ön binlerce insanı kurtaranlar" gibi hissediyorlardı.
  • Çöküşün arifesinde bir toplama kampında öldürülen ve Hitler karşıtı komploya katılmamış olan Alman yazar Friedrich P. Reck~Malleczewen'in bu adamlar hakkındaki acı düşüncelerine katılmamak için hiçbir nedenimiz yok. Reck~Malleczewen, neredeyse hiç bilinmeyen Tagebuch eines Verzweifelten (1947, Çaresiz Bir Adamın Günlüğü) adlı eserinde, Hitler'e yönelik suikast girişiminin başarısızlığa uğradığını öğrendikten sonra, elbette büyük bir üzüntüyle, şunları yazar: "İş işten geçmedi mi biraz beyler? Bu adamı, Almanya'nın en büyük katili yapıp işler yolunda gittiği sürece peşinden ayrılmayan sizdiniz; hiç duraksamadan istenen her yemini eden ve yüz binlerin ölümünden sorumlu olan, bütün dünyayı gözyaşlarına boğup gazap oklarını üstüne çeken bu suçluya uşaklık edecek kadar alçalan ... sizlerdiniz; şimdi ona ihanet ediyorsunuz. .... Şimdi, iflası örtbas etmek olanaksız hale gelince, kendilerine siyasi bir mazeret bulmak için beş  kuruşsuz kalan bu eve ihanet ediyorlar -iktidar peşinde koşarken yollarına çıkan her şeye ihanet eden aynı adamlar.”
  • ... Müller Eichmann’ı Polonya’nın Reich topraklarına katılan Batı Bölgelerindeki, Warthegau olarak bilinen bölgedeki ölüm merkezini teftiş etmeye gönderdi. 1944'te, Kulm’da (veya Lehçe Chelmno'da) bulunan bu ölüm kampında, Avrupa'nın dört bir yanındaki yerlerinden edildikten sonra ilk Lödz gettosuna "yerleştirilen” üç yüz binden fazla Yahudi öldürüldü. Bu toplama kampında gerçekleştirilen faaliyetler uzun zamandır tam gaz devam ediyordu. Başvurulan yöntem biraz farklıydı, gaz odaları yerine gaz kamyonları kullanılıyordu. Eichmann’ın gördükleri şunlardı: Yahudiler geniş bir odadaymış; soyunmaları söylenmiş; sonra bir kamyon gelmiş, odanın girişinin tam önünde durmuş; çıplak Yahudilere bu kamyona binmeleri söylenmiş. Kapılar kapanmış ve kamyon yola koyulmuş. "[İçeri giren Yahudilerin sayısını] söyleyemem, bakamadım bile. Bakamadım, bakamadım; burama kadar gelmişti. Çığlıklar, ve ... Altüst olmuştum, ve daha neler neler... Arabayla kamyonun peşine takıldım ve o zamana kadar hayatımda gördüğüm en korkunç manzarayla karşılaştım. Kamyon bir hendeğe doğru ilerledi, kapılar açıldı ve cesetler dışarı atıldı. Elleri ayakları o kadar yumuşaktı ki, hâlâ canlı gibi görünüyorlardı. Hendeğe yuvarlandılar; elindeki kerpetenle hâlâ onların dişlerini sökmeye çalışan bir sivil gördüm...
  • Varış yeri, çeşitli ölüm tesislerinin "hazmetme kapasitesine", ayrıca bazı ölüm kamplarının civarında şube açmayı kârlı bulan çok sayıda sanayi kuruluşunun köle işgücü talebine göre hesaplanıyordu. (SS'in pek önemli olmayan sanayi kuruluşlarından başka, I. G. Farben, Krupp Werke ve Siemens-Schuckert Werke gibi ünlü Alman firmaları hem Auschwitz'de hem de Lublin ölüm kamplarının yakınlarında fabrikalar kurmuştu. SS ile işadamları arasında mükemmel bir işbirliği vardı; Auschwitz Komutanı Höss, I.G. Farben temsilcileriyle çok yakın sosyal ilişkileri olduğunu doğruladı. Çalışma koşullarına gelince, asıl amacın çalıştırarak öldürmek olduğu çok açıktı; Hilberg'e göre, I.G. Farben'in fabrikalarından birinde çalışan yaklaşık 35 bin Yahudiden en az 25 bini öldü.)
  • “Nihai Çö-züm’ün baştan sona kadar dehşet verici bir özenle -tipik bir biçimde Alman olmasıyla veya kusursuz bir bürokratın belirleyici özelliği olmasıyla, genellikle göreni hayretler içinde bırakan özenle- uygulanmasının kökeninde tuhaf bir anlayış, esasen Almanya'da çok yaygın olan bir anlayış vardır: Yasalara bağlı olmak insanın salt yasalara uyması anlamına değil, uyduğu yasalan kendisi koymuş gibi hareket etmesi anlamına da gelir.”
  • “Eichmann bir anda üstüne basa basa hayatı boyunca Kant'ın ahlak kurallarına ve özellikle de Kant'm görev tanımına uygun yaşadığını ilan etti. İlk bakışta tam bir rezaletti, üstelik bu duruma akıl erdirmek neredeyse imkânsızdı; zira Kant’ın ahlak felsefesi insanın muhakeme yetisiyle yakından ilişkilidir ve bu yeti de körü körüne itaati imkânsız kılar.”
  • “Özellikle de kültürlü elitler arasında, Almanya'nın Einstein’ı kapı dışarı etmesinden çok büyük bir üzüntü duyduğunu hâlâ açık açık dile getiren insanların sayısı az değil. Gelgelelim bu insanların fark etmedikleri bir şey var: Dahi olmasa da, küçük Hans Cohn’u karşıdan ateş edip öldürmek, birini kapı dışarı etmekten çok daha büyük bir suç.”