• Evet, ebedînin sâdık dostu ebedî olacak. Ve bâkinin âyine-i zîşuuru bâki olmak lâzım gelir.

    Hayvanların ruhları bâki kalacağını ve hüdhüd-ü Süleymanî (a.s.) ve Neml'i ve Nâka-i Salih (a.s.) ve kelb-i Ashâb-ı Kehf gibi bazı efrad-ı mahsusa hem ruhu, hem cesediyle bâki âleme gideceği ve herbir nev'in, arasıra istimâl için birtek cesedi bulunacağı, rivâyet-i sahihadan anlaşılmakla beraber; hikmet ve hakikat, hem rahmet ve rubûbiyet öyle iktiza ederler.
  • Efendimiz, " Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et " diyor. Ashab şaşırıyor, zalime nasıl yardım edeceğiz? diye.
    Efendimiz " Onun zulmünü engelleyerek" buyuruyor.
    Bu da İslâmın farkını ortaya koyuyor.
  • “Fi-Zilal-il Kur’an” tefsirinin sahibi Seyyid Kutup dikkat edilirse bir gazetecinin ve bir politikacının tabi’i sanatı olan yaldızlı ve heyecanlı yazıları ile okuyuculatını vecde getiren bir hatiptir. O, kapalı bir hazineyi satılığa çıkaran bir tellal gibi, İslamiyeti yalnız övmekte, içini açıp cevherleri teşhir etmeyip, İslam alimlerini ve onların kitaplarını sanki gençlerden saklayıp, kendi görüşlerini din bilgisi olarak teşhir etmektedir.

    Bir artist rolü ile okuyucularını teshire çalışırken, çok yerde tezatlara düştüğünü, kendi kendini yalanladığını anlayamamıştır.

    İslamiyeti kendine göre yorumlaması, yazdıklarını benimseyenlerin küfre kadar götürmektedir.

    Bakınız mesela Maide suresinin 115. Ayetini tefsir ederken “Semadan sonra inme kıssası, hıristiyan kitaplarında, Kur’an-ı Kerimde varid olduğu gibi zikredilmez. Hazreti İsa’nın vefatından çok sonra kaleme alınmış olan bu İncillerde…) demektedir. Halbuki “hazreti İsa’yı öldürmediler, Onu asamadılar” ayeti kerimesini daha önce kendisi uzunca açıklamıştı. Ayeti kerimeler İsa Aleyhisselam’ın öldürülmediğini açıkça belirtiyor. Nisa suresi 157. Ayetinde: “O’nu öldürmediler ve asmadılar” buyruluyor. Seyid kutub’un öldürüldü diyerek tefsir ettiği ayete ise “teveffi” dedildiğini, yani göğe çıkarılma işinin tam olduğunu haber veriyor.

    İsa (Aleyhisselam’ın) öldürüldüğünü savunarak Ehli sünnetten ayrılan Seyyid Kutup’un ne denli cahil olduğunu şimdi daha iyi anlayacaksınız.

    İBNİ TEYMİYYE’Yİ ÖVÜYOR
    “Cihan Sulhü ve İslam” kitabında ibni Teymiyye’ye bağlılığını göstermekten geri kalmayan Seyyid kutup’un görüşlerinden bazı misaller vereceğiz. İnanın bu birkaç tanesini yüzlercesi arasından sizin için seçiyoruz.

    Yine Cihan Sulhü ve ve İslam kitabında şöyle diyor: “Devletçilik sahasında çalışmalar henüz pek azdır. İslamın bu tarafı gereği kadar açıklanamamıştır.”

    Kutup, İslamın bu tarafını kendisi açıklayacakmış. Hâlbuki 600 senelik Osmanlı devletini, kanunları, anayasaları, fetvaları, arşivlerdeki fetvaları, sayılamayacak kadar çoktur. İslam’da devletçiliği anlatan binlerce kitabı incelemek için bir ömür harcamak gerekir.

    “İslam ve medeniyetin Problemleri” adlı kitabında bakın ne diyor:
    “İslam toplumunu inşa ederken, bağlı olduğumuz şey, İslam fıkhı değildir. Bu fıkha yabancı kalmıyor isek de, bağlı olduğumuz şey, İslam yolu, İslam düsturu, İslam anlayışıdır.”

    Fıkıh kitapları ve asırlar boyunca yazılan devletçilik kitapları İslam yolu değil de Seyyid Kutup’un açıklayacağı yol İslam yolu imiş.

    Yine “Cihan Sulhü” kitabında: “İslam’a göre bütün insanlar, birbirlerine yakın bağlarla bağlı bir ailedir.” diyor.

    Gazali’nin “Kimya-ı Saadet” adlı kitabında bildirdiği bir hadis-i şerifte ise şöyle buyruluyor:
    “İmanın temeli ve en kuvvetli alameti, müslümanları sevmek, kâfirleri sevememektir.” buyrulmakta ve Mücadele suresini son ayeti kerimesi zikredilmektedir: “Allah’u Teâlâ’ya ve kıyamet gününe iman edenler, Allah’u Teâlâ’nın düşmanlarını sevmezler”

    Yani Allah’u Teâlâ ve Peygamberi, müminler ile kâfirleri ayırmamızı emrediyor. Yalnız müminlerin kardeş oldukları, bir kalenin duvarı gibi sapa sağlam aile olacakları bildiriliyor.

    Seyyid kutup yine “Cihan Sulhü” kitabınca şöyle diyor: “İslamiyet diğer dinlere nefret manasını taşıyan dini taassubu kabul etmez”

    Bu cümleler biraz tanıdık geldi nedense değil mi kardeşler? Her neyse, Seyyid Kutup kâfirleri sevmemeye taassup damgasını vuruyor.
    İmam-ı Masum Hazretleri 29. Mektubunda şöyle buyuruyor: “Kâfirleri sevmemek, onlara kalp ile düşmanlık etmek ve darul harpte bulunanlarına sert davranmak ve onlarla muharebe etmek Kur’an-ı Kerimde açık olarak emredilmiştir. Kur’an-ı Kerime uymamız farzdır.”



    ZEKATTA İBNİ TEYMİYYE’YE TABİ
    Seyyid Kutup “Cihan Sulhu ve İslam” kitabında şöyle diyor: “Zekât, her sene esas servetten yüzde iki buçuk mikdarında tahsil edilir. Bu vergiyi (vergi diyor) her vergiyi tahsil ettiği gibi, ancak devlet tahsil eder. Sarf edilmesi ile vazifeli olan da, devlettir. Yüzyüze ve iki ferd arasında meydana gelen bir muamele değildir. İşte zekat bir vergidir. Bunu devlet tahsil eder ve belirli yerlere sarfeder…. Eğer bu gün bazı kimseler zekâtını bizzat kendi elleri ile dağıtıyorlarsa, bu, İslamın farz kıldığı bir şekil ve nizam değildir.”

    Seyyid Kutup, zekât üzerinde de İbni Teymiyye’nin sözlerini tekrar etmekten kendini alamamıştır. Burada da Ehli Sünnetten defalarca olduğu gibi ayrılmıştır.

    Hani kafadan “bu böyledir” demekten daha kolay bir şey yoktur herhalde. İslam âlimleri ise deliller ile konuşurlar.

    ZEKÂT MESELESİNİ BİR AÇIKLAYALIM!
    Yeri gelmiş iken bu konuda bir açıklama yapmak ve Sahabe efendilermize atılan iftiraya değinmek gerekiyor.

    Ehli sünnet dört mezhep imamı sözbirliği ile bildiriyor ki. “zekat” demek “bir müslümanın tam mülkü olan zekat malı”nın yani helal yoldan malik olduğu, elindeki zekat malının belli bir kısmını, Kur’an-ı Kerimde bildirilen sekiz sınıf müslümandan yedisine temlik, teslim etmesi, vermesi demektir. Hanefi mezhebinde bunlardan yalnız birine de verilebilir.
    Bu 7 kimse: fakir, miskin, amil (hayvan zekatını ve öşür denilen toprak mahsulünü toplayan kimse) hac ve gazada olan kimse, evinden ve malından uzak kalmış olan ve borçlu olan ve azad olacak köledir.
    MÜELLEFİ KULUB NESH EDİLDİ
    Sekizinci Sınıf “mellefi Kulub” denilen kimseler olup, kalplerine iman yerleştirilmesi istenilen veya kötülükleri önlenmek istenilen bazı kafirler ve yeni iman etmiş olan bazı zayıf müslümanlar idi. Resulüllah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bunların üçüne de zekat verirdi.
    Fakat Hazreti Ebubekir zamanında, Beytül Mal emini olan Hazreti Ömer, (İbni Abidin’de delil olarak yazılı olan) ayeti kerimeyi ve (kütübü sitteninde hepsinde olan) “Mu’az” hadisini okuyarak, “müellefi kulub olanlara zekat verilmesini Resulüllah nesh eylemiştir” dedi. Halife ve Ashab-ı Kiramın hepsi bunu kabul ederek ayrıca icma hâsıl oldu.

    Nesh Resulüllah hayatta iken olur, İcma ise vefatından sonra olur. Bu inceliği anlayamayanlar, bunu Hazreti Ömer’in neshettiğini zannediyorlar. Ashab-ı Kirama ve fıkıh âlimlerine dil uzatıyorlar. “Bedayi” ve diğer kitaplarda bildirildiği gibi, İslamiyete yardım için, düşmanın zararını önlemek için onlara para ödenebilir ama bu zekât kısmından değil, başka bölümden ödenir.

    Zekat konusu ayrı bir bölüm gerektirdiğinden burada noktalıyoruz…

    DEVLET TOPLUMUN MALINI İSTEDİĞİ GİBİ ALIRMIŞ!
    Seyyid kutup “Cihan Sulhu” adlı kitabında hezeyanlarına devam ediyor. “Devlet yalnız vergi yolu ile değil, şahsi mülkiyetlerden ihtiyacın gerektirdiği miktarı karşılıksız ve iade etmemek üzere alır. Toplumun umumi ihtiyaçlarına harcar” diyor.

    Aslında tam bizim devlet adamlarına göre bir fetva. Onlarda nereden vergi alsak diye düşünüyorlardı. Bak düşünmenize gerek yok, Seyyid Kutup’un aklına uyarak milleti soyabilirsiniz.

    “Mecelle” de geçtiği üzere “Başkasının mülkünü kullanmak için emrolunamaz”. Mesela filancanın malını, falanca kimseye ver diye birisine emredilemez.
    “Dürrül Muhtarda” da: “Bir kimsenin malı, onun gönlü rızası olmadan alınırsa helal olmaz” buyruyor.

    İmam-ı Ahmedin Müsnedinde ve Ebu Davud’da geçen bir hadis-i şerifte ise Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Bir kimsenin malı, onun gönül rızası olmadan alınırsa helal olmaz.”

    Seyyid Kutup’un sosyalist yaklaşımı, İslamiyet’ten ne kadar uzaklaştığının da bir göstergesi. Çünkü onun savunduğu sistem adaletin olmadığı sosyalist sistemlerde mevcuttur. İslam’da ise kapitalist bir sistem yoktur. Herkes alın terinin, çalışmasının karşılığını bulur. Devlet de, reisler de milleti sömürmez.

    HIRSIZ SOYAR, DEVLETE YARAR!
    Yine Cihan Sulhu adlı kitabına şöyle diyor: “Yağma, soygunculuk, gasp, hırsızlık, rüşvet, hile ve faiz, ihtikar ve bunlara vesile olan yollardan şahsi mülkiyet meydana gelmez. Devlet istediği zaman bunu tamamen veya kısmen hazineye alabilir. Tarihi örnekler, bu hakkın tamamen devlete verildiğini göstermektedir.”

    Haksız kazançlar elbette helal değildir. Devletin bunlar istediği zaman değil hemen geri alması lazımdır fakat geriye aldığı, devletin olmaz. Bunları sahibine ulaştırması lazımdır. Devletin vazifesi, acizin hakkını zalimden alıp, ona yardımcı olmaktır. Bunu mazluma ulaştırmayıp hazineye alırsa o hırsızdan ne farkı kalır?

    İbn-i Abidin beşinci ciltte şöyle demektedir: “haramdan elde edilen, mesela gasp edilen mallar sahiplerine geri verilir. Böyle mallar, Beytül malın olmaz. Bütün müslümanların ortak malı da olmaz.”

    SAHABE-İ KİRAMA DİL UZATAN
    Seyyid kutup “İslamda Sosyal adalet” adlı kitabında mezhepsizliğini ve sahabeye olan kini kusmaktan geri durmamıştır. Bakın 247. Sayfasında ne zırvalıyor:
    “Beni Ümeyyenin iktidara gelişi zararlı oldu. Hazreti Ömer birkaç sene daha hilafette kalsaydı veya Hazreti Ali üçüncü halife olsaydı yahut hazreti Osman iktidara geldiğinde yirmi yaş daha genç bulunsaydı, İslam tarihinin çehresi daha başka olurdu. Hazreti Ömer, zenginlerin artan mallarını alıp, fakirlere eşit tevzi ederdi”

    Bu yazılarında Hazreti Osman (Radıyallahu Anh) ın idaresiz, beceriksiz olduğunu ima ediyor. Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) ise “Osman halife olamaya daha layıktır, muktedirdir” buyuruyor. Şimdi acaba hangisine hak vereceğiz?

    O halde Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) yanılmış mıdır? Peygamberimiz ise şöyle buyuruyor: “Allah’u Teâlâ, doğru sözü Ömer’in dili üstüne koymuştur”…

    ALİM DEĞİL, DİN ÖĞRENİLMEZ
    Seyid kutup’un “bana göre”lerini saymakla bitiremezsiniz. Bu gün hem müslüman hem sosyalist geçinen “yeşil komünistlerin” ilham kaynağı olan Seyyid Kutup yine birçok reformist tarafından övülmekte ve fikirleri gençlere aşılanmaya çalışılmaktadır.

    Ancak Seyyid Kutup bir alim değildir, dini ondan öğrenenler bu sebeple büyük bir hata etmiş olurlar.

    Kendince bir mücadele vermiş ancak İslam’ı ideolojiyle yorumlama ve alanı olmadığı halde tefsir yazma gibi hatalara düşmüştür.

    İslam’ı İslam alimlerinden öğrenmek en uygun olanıdır
  • Kasten namazı terk etme günahının, kaza ile telâfisinin mümkün olmayacağı, esasen Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bu konudaki söz ve uygulamalarının hep mazeret sebebiyle vakti geçirilmiş namazlarla ilgili olduğu düşüncesinden hareketle, bazı kimseler kasten, bile bile terk edilmiş olan namazların kaza edilemeyeceği görüşünde iseler de, başta dört mezhep müctehid ve fakihleri olmak üzere İslâm âlimlerinin cumhuruna (çoğunluğuna) göre, edası farz olan namazların, mazeretsiz, kasten terk edilmiş de olsa, kazası da farzdır.

    İslam âlimlerinin; muhkem ve meşru delili olmayan bir ameli, insanlara teklif etmeleri mümkün değildir. Farz olan ve vaktinde eda edilmeyen bir namazın kaza edileceği, sünnet ile sabittir.1

    Kazaya kalan bir namazın kılınması gerekmektedir. Bu yerine getirilmesi gerekli olan gecikmiş bir vazifedir. Bunu yapmaz isek azaba müstahak oluruz. Şu da bilinmelidir ki, kazaya kalmış olan bir namazı Allah Teala dilerse affeder ve dilerse affetmez ve herhangi bir ibadet vesilesiyle sahibine birçok sevaplar da verebilir. Kimse bu hususlara karışamaz ve kesin bir şekilde hüküm veremez.

    Hadisi şeriflerde genel olarak namazı kazaya bırakma sebebi olarak iki özür sayılmıştır: Uyku ve unutma. Bazı bilginler bu özürlerin sınırlayıcı olduğunu düşünerek, bile bile ve tembellik yüzünden namaz kılmama halinde namazı kaza etmenin gerekmediği kanaatine varmıştır. Böyle kimsenin tövbe ve istiğfar etmesinin gerektiğini öne sürmüşlerdir.

    Hazreti Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), namazın ancak iki durumda kazaya kalması halinde müminin özürlü sayılacağını ifade etmek üzere şöyle buyurmuştur:

    “Kim uyur kalır veya unutarak namazı vaktinde kılmamış bulunursa, onu hatırlayınca kılsın.”2

    Burada yalnız uyku ve unutma halinde vaktinde kılınamayan namazın kazasından söz edildiği için bazı âlimler bir mazeret olmaksızın namazını kasten kılmayanların, daha sonra bunu kaza edemeyeceklerini fakat bunun yerine Allah’a tövbe ve istiğfar etmenin daha uygun olacağını söylemişledir.

    Ancak İslâm fakihlerinin büyük çoğunluğuna göre zamanında kılınamayan farz namazların kazası da farzdır. Çünkü uyku veya unutma gibi bir özür hâlinde bile kaza gerekince, bir özrü olmaksızın namazını vaktinde kılmayanlara da kaza etmeleri öncelikle gerekir. Ayrıca, namazı geciktirmekten dolayı Allah’a tövbe ve istiğfar edilir. Namazı kaza etmeden yapılacak tövbe geçerli olmaz. Çünkü tövbenin ön şartlarından birisi, önce günahtan vazgeçmektir.

    Görüldüğü üzere, meşru mazeretlerle vaktinde eda edilemeyen namazların daha sonra kaza edilmesi Resûlullah (S.A.V.) in kavlî ve fiilî sünnetiyle sabittir. Mazeretsiz terkedilmiş namazların kaza edilip edilemeyeceğine gelince:

    Cumhur bu hükme delil olmak üzere:

    a. Hadis-i şeriflerde unutma, uyku gaflet… gibi, şuur dışı haller sebebiyle vakti geçirilen namazların kazası emredildiğine göre, mazeretsiz terk edilen namazların kazasının öncelikle gerekeceği;

    b. Hadis-i şeriflerde yer alan “nisyan” (unutma) kavramının, kasten terk etmeyi de ifade ettiği; çünkü bu kelimenin, ister yanlışlıkla, ister kasten olsun, Kuran-ı Kerim’de3 mutlak “terk” anlamında da kullanıldığı;

    c. Yine unutma veya uyku gibi şuur dışı haller sebebiyle geçirilen namazların kazası ile ilgili hadis-i şeriflerde yer alan “onun bundan başka kefareti yoktur.” ifadesinin, mazeretsiz olarak namaz vaktini geçirenlere de delâlet ettiği; çünkü mazeretle vakti geçirmiş olanlar için günah olmadığından, kefaretin de söz konusu olamayacağı;

    d. Namazı kasten terk edenlerin de, Cenab-ı Hakk’ın emrine muhatap olmaları dolayısıyla, onlar üzerine de namazın borç olduğu; borcun ise ancak ödenmekle zimmetten düşeceği; nitekim Resûlullah (S.A.V.)’in de: “Allah’a olan borç, ödenmeye en lâyık olandır.”4 buyurduğu;

    e. Namazın edâsı ile ilgili emrin, edâ edilmediği takdirde kaza için de emir sayılacağı, çünkü emirle vacip olan şey, edâ edilmedikçe emrin hükmünün devam ettiği… gibi hususlara dayanmışlardır.

    Görüldüğü üzere, meşru mazeretlerle terk edilen namazlar gibi, mazeretsiz olarak vaktinde eda edilmemiş olan farz ve vacip namazların da kaza edilmesi gerektiği görüşü, delil yönünden daha kuvvetlidir. Ancak İslâm müctehid ve fakihlerinin, ittifaka yakın derecede büyük çoğunluğuna göre, hangi sebeple olursa olsun vaktinde eda edilmemiş olan farz ve vacip namazların kazası fevridir; geciktirilmemesi gerekir. Bu sebeple günlük iş ve ibadet saatleri ile yemek, uyku, dinlenme gibi hayatî ihtiyaçların karşılanması için geçen zamanlar dışında kalan bütün boş vakitlerde devamlı olarak kaza namazı kılınarak, borcun bir an önce bitirilmesi gerekir.

    Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Kaza Namazı Kılmış mıdır?
    Sevgili Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kaza namazı kılmıştır. Hendek Savaşı’nda müşrikler Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i dört vakit namazdan alıkoymuşlar, hatta gecenin de bir bölümü geçmişti.

    Abdullah b. Mes’ud (r.a) durumu şöyle anlatır: “Müşrikler, Hendek savaşında Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i dört vakit namaz kılmaktan alıkoydular. Nihayet, gecenin Allah’ın bildiği kadar bir bölümü geçtikten sonra Bilal (r.a)’e ezan okumasını emretti. Bilal ezan okudu ve kamet getirdi. Hz. Peygamber öğle namazını kıldırdı, sonra Bilal kamet getirdi, Hz. Peygamber ikindiyi kıldırdı, sonra kamet getirdi, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) akşam namazını kıldırdı. Sonra Bilal kamet getirdi. Peygamber (s.a.) yatsı namazını kıldırdı.”5

    Ebû Bekir ibnü’l-Arabi’ye göre Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yolculuklarında, üç defa uyuyarak, sabah namazını ashab-ı kiramla kaza etmiştir. Bunlardan birisi Hayber Gazası dönüşüdür. Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre, Allah’ın Rasûlü konaklama yerinde, uyku basınca istirahata çekilmiş ve Bilâl (r.a)’e kendilerini sabah namaz için uyandırmasını bildirmiştir. Bilal, nâfile namaz kılmış, sabah yaklaşınca da, hayvanına dayalı olarak uyuya kalmış. Güneş yüzlerine vuruncaya kadar aşırı yorgunluktan ne Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve ne de sahabeden hiçbiri uyanmamışlardı. İlk uyanan Resûlullah olmuş ve Bilal’ı uyarmıştır. Kafilenin ilerlemesinden bir müddet sonra Ashab’a abdest almaları emredilmiş, Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) iki rekât namaz kılmış, sonra Bilal kamet getirmiş ve sabah namazı cemaatle kaza edilmiştir.6

    Ebu Katâde ve İmran b. Hüsayn’ın ayrı ayrı naklettiği başka bir yolculukta da uyku sebebiyle sabah namazı Resûlullah (S.A.V.) tarafından güneş doğup ortalık aydınlandıktan sonra kaza olarak kılınmıştır. Burada, olayı rivâyet edenler hangi yolculuk olduğunu belirtmedikleri için, hadisçiler, bunun Hayber, Tebük, Hudeybiye veya Ceyşü’l-Umerâ gazâsına ait olabileceğini ifade etmişlerdir.7

    dipnot
    (1) Sünen-i Tirmizi 1/337; Sünen-i Nesai: 2/17-18; Sahih-i Buhari 1/147; Sahih-i Müslim 1/438
    (2) Tirmizî, Salât, 16, Mevâkit, 53; İbn Mâce, Salât, 10
    (3) Tevbe suresi: 67; Haşr suresi: 19
    (4) Buhari, Eyman 30; Nesai, Hacc 7, 8, (5,116); Müslim, Nezr 1, (1638)
    (5) Sünen-i Tirmizi 1/337; Sünen-i Nesai: 2/17-18
    (6) Tirmizi, Tefsîru Sûre, 20; İbn Mâce, Salât, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 47
    (7) Buhârî, Teyemmüm, 6; Menâkıb, 25; Müslim, Mesâcid, 311, 312
  • Ehli Sünnet Velcemaat nedir? Ehli Sünnet neden önemlidir?

    Müslüman olmanın en temel şartlarından bir tanesi “kelime-i şahadet” getirmektir. Bu kelimeyi dili ile söyleyip kalbi ile tasdik eden bir insan “ben Allah’tan başka bir ilah olmadığına ve Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in O’nun kulu ve Resulü olduğuna iman ettim” demektedir.

    Görüldüğü gibi Müslüman olmak bile öncelikle “iman” yani “inanmak” ile alakalıdır. Dolayısıyla İslam’da “inanç sisteminin” çok büyük bir yeri ve önemi vardır.

    Mesela Kur’an-ı Kerim’de Hırısitiyanların Hazreti İsa’yı ilah edinmeleri, Allah için “üçün üçüncüsü” ifadelerini kullanmaları gibi inanç sapıklıkları reddedilmiştir. Yahudilerin “Üzeyr Allah’ın oğludur”demeleri gibi sapıklıkları reddedilmiştir. Yine örneğin Allah’a nasıl inanılması gerektiği ihlas suresinde ana maddeler şeklinde sıralanmıştır.

    Dolayısıyla İslam’da inanç sistemini önemi ortaya çıkarken; İslam’da nasıl inanılması gerekiyor? Bir Müslüman nasıl inanmalıdır? Bir Müslümanın inancı nasıl olmalıdır? Gibi soruların mutlaka cevap bulması gerekiyor.

    Peki, bu sorular neye göre cevap bulacak? Yani bir Müslüman inancını neye göre tesis edecek? Bir şeye hangi şekilde inanmak Allah katında kabul olur?

    İşte Ehli Sünnet Ve’l-Cemaat kavramının önemi bu noktadan sonra ortaya çıkıyor. Çünkü az sonra Kur’an ve sünnetten getireceğimiz deliller bize Ehli Sünnet Ve’l-Cemaat kavramının tarifini yapıyor.

    Öncelikle bu cümlenin ne manaya geldiğine bakalım:

    “Ehli” demek “ailesinden” yani “onlardan”demektir.

    “Sünnet” Peygamberimizin yolunu

    “Cemaat” ise Ashabını işaret eder.

    Yani “Peygamberimiz ve Ashabının yolundan” demektir. Evet, bizler Ehli Sünnet Ve’l-Cemaatiz derken Peygamberimiz ve Ashabı nasıl inanmış ise biz de öyle inanıyoruz demiş oluyoruz.

    Şimdi “Sünnet” ve “Cemaat” ifadelerine tek tak bakalım ve delillerimizi ortaya koyalım:

    1- SÜNNET

    Allahu Teala (Celle Celaluhu) Peygamberimize hitaben buyuruyor ki:

    “De ki: “İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar büyük bir (beyan ve) basiret üzere Allah’a çağırırız. Allah’ın şanı yücedir. Ben Allah’a ortak koşanlardan değilim.”(Yusuf 108)

    Allahu Teala, Peygamberine söyletiriyor ve O’nun ağzıyla O’nun yoluna çağırtıyor. Aslında çağrıyı Allahu Teala yapmış oluyor ve “Bu Resulümün yoludur” denmiş oluyor.

    İşte burada SÜNNETkavramı ortaya çıkıyor. Allahu Teala burada “Bu Allah’ın yoludur” da buyurabilirdi. Ama Resulünü ön plana çıkarttı ve O’nun yoluna uyulması gerektiğini bildirdi. Ve ayrıteyen Rabbimiz “ben ve bana uyanlar” demesini emrederek yine SAHABEYİ de burada zikretti.

    Ayetin tefsirinde de geçtiği üzere:

    İbni Abbâs (Radıyallâhu anhümâ) şöyle buyurmuştur: “Gerçekten Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashabı en güzel bir yol ve en üstün bir hidâyet üzere bulunmuştular. Onlar ilmin madeni, imanın hazinesi ve Rahmân’ın ordularıydılar.”

    İbni Mes’ûd (Radıyallâhu anh) şöyle buyurmuştur: “Bir kimseyi izleyecek olan, vefat etmiş olan sahabeyi örnek alsın! İşte o Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ashabı bu ümmetin en hayırlıları, en iyi kalplileri, en derin ilme sahip olanları ve yapmacık hareketlerden en uzak olanlarıydılar. Onlar Öyle bir toplumdu ki Allâh-u Te’âlâ onları, peygamberi Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in arkadaşlığı ve dininin nakli için seçmişti, öyleyse siz de onların ahlâkına benzemeye çalışın ve yollarına uyun! Çünkü dosdoğru yol üzere bulunanlar ancak onlardır!”(Hâzin)

    2- SÜNNET VE CEMAAT

    Bir başka ayet-i Kerimede ise Rabbimiz bir kişinin imanının Peygamberimiz ve Ashabı gibi olmadan muteber olmayacağını buyurmutur.

    “Eğer onlar böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse gerçekten doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse onlar elbette derin bir ayrılığa düşmüş olurlar. Allah onlara karşı seni koruyacaktır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Bakara 137)

    Ayette “siz” ifadesi kullanılmış ve Peygamberimiz ile Ashabı açıkça işaret edilmiştir.

    Ayetin Arapçasında “bi misli mâ amentüm”diye geçmektedir.

    Karşılığı: Sizin inancınızın misliyle yani birebir tıpatıp aynıyısıyla demektir.

    Evet burada da PEYGAMBERİMİZ ve ASHABI açıkça beyan edilmiş ve SÜNNET – CEMAAT bağlantısı kurulmuştur.

    Bu ayetlerden ortaya çıkan netice PEYGAMBERİMİZ’in yolunun tutulması gereken yol, PEYGAMBERİMİZ VE ASHABININ inancının da inanılması gereken şey olduğudur. Peygamberimizin ve Ashabının dışındaki inançların ALLAH katında muteber olmadığıdır.

    İşte Allah katında muteber olan yola biz bu ayetleri göz önünde bulundurarak EHLİ SÜNNET V’EL CEMAAT diyoruz.

    AYRILDILAR

    Dolayısıyla Sünneti inkar edenler (hariciler vb.) zaten bu yoldan sapmıştırlar. Sahabe-i Kirama küfredenler, lanet okuyanlar (şia vb.) bu yoldan sapmıştırlar. Peygamberimiz ve Sahabesinin inancına aykırı olarak (kaderi inkar gibi) görüş ortaya atanlar (Mutezile, Kaderiyye vb.) bu yoldan sapmıştırlar.

    Yani Allah Resulünü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve Ashabını (Radıyallahu anhum) devre dışı bırakıp kendi kıt aklına, felsefesine göre yorum yapanlar, Peygamberimiz ve Ashabından gelen bu dine “uydurma din” deyip kendi yorumunu din diye yutturmaya çalışanlar “Allah katında muteber olan” inanç yolundan sapmıştırlar.

    Mesela Peygamberimiz ve Ashabı kadere iman ediyorlar iken biri kalkıp “kader yoktur” diyor, diğeri “Her şey yazılmıştır kişi yaptığından mesul değildir” diyor, Peygamberimiz ve Ashabı müteşabih ayetleri yorumlamaz iken biri kalkıp “Allah arşta oturuyor” diyor, diğeri “Allah’ın eli yüzü vardır” diyor. Biri kalkıp “sahabeya lanet” okuyor, diğeri “cennet cehennem ebedi değil” diyor, bir diğeri “Allah geleceği bilmez” diyor vs…

    Böylelikle sapıyor ve saptırıyorlar.

    PEYGAMBERİMİZ DE İŞARET ETTİ

    Ayette “bu benim yolum de” buyrulan Hak yolun sahibi Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de bu konuda ayetleri tefsir edercesine şöyle buyurdular:

    “Yahudiler yetmişbir fırkaya ayrıldılar. (Bunlardan) biri Cennette, yetmişi atestedir. Hıristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrılmıştır. (Onlardan da) yetmişbir fırka ateste, biri cennettedir.

    Muhammed’in canı (kudret) elinde bulunan (Allah-u Teal’âya) yemin ederim ki elbette benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka Cennette yetmiş iki fırka ateştedir. Bunun üzerine: “Ya Resulullah! Cennette olan fırka kimlerdir?” diye soruldugunda, Resulullah: (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) “(Ehl-i Sünnet Ve’l) Cemaattir.” diye cevap verdi. (lbn-i Mace, Fiten:17 No: 3992 2/1322 Ebu Davud, Sünnet: 1 Na: 4596 2/608 Ahme4 Fbn-i Hanbel, Müsned Na: 8404 3/229)

    Görüldüğü üzere Peygamber Efendimiz de açıkça bu gerçeği bizlere haber vermiştir. Buyurduğu gibi de olmuş, Ümmet sonradan ortaya atılan fikir ayrılıkları ile parçalara bölünmüştür.

    Bu bölünmüşlük amel bakımından olmayıp “inanç” bakımındandır. Peygamberimiz ve ashabının yolundan ayrılanların özellikleri ve buna bağlı olarak sebepleri vardır:

    – Deliller bütün olan ayet ve hadislerin özüne ve temeline vakıf olamamak

    – Felsefi yabancı akımların tesirinde kalarak ayet ve hadisleri yanlış tevil etmek

    – Kur’an’ın üslubuna ve arap dilinin özelliklerine vakıf olamamak

    – Müteşabih ayetleri kendi görüşü ile yorumlamak

    – Ashabı Kiram’a karşı art niyetli olmak

    – Peygamberimizin fiili, kavli, takriri sünnetine karşı olumsuz tavır sergilemek.

    – İşine gelmeyen hadisleri sahih olmadığı veya mütevatir olmadığı gerekçesiyle reddetmek

    – Kendi batıl mezhep anlayışlarını desteklemek için hadis uydurmak.

    – Çoğunluktan ayrılarak azınlık ruh haliyle karşı tarafı tekfir etmek

    – İslam’ın sarsılmaz temel inanç sistemini (Allah’ın ilmi gibi) tartışmaya açmak

    EHLİ SÜNNET İNANÇ SİSTEMİ

    Peygamberimiz ve Ashabının nasıl inandığını ise İmam Maturidi ve İmam Eşari (Allah onlardan razı olsun) deliller ışında ortaya koymuşlar , sonradan ortaya çıkarak Peygamberimiz ve Ashabının yolundan ayrılan Ehli bidatin iddialarını deliller ışığında çürütmüşler ve bu inanç esaslarını sistemleştirmişlerdir.

    Bu inanç sistemini alıp incelediğimizde Kur’an, Sünnet ve Ashabını buluyoruz. Diğerlerinde ise kiminde Kur’an var Sünnet yok, kiminde Ashab yok, Kiminde hiç biri yok sadece o kişinin yorumları var.

    Dolayısıyla bir Müslümanın neye tabi olacağını, nasıl inanacağını belirlemesi için bu kriterleri araması gerekmektedir.

    Kur’an > Sünnet > Ashab

    Şia’ya mı tabi olacaksın? Bir bak! Sahabe var mı? Yoksa kaç oaradan…

    Haricilere mi tabi olacaksın? Bir bak, Sünnet var mı? Sahabe var mı? Yani bir şeyi Resulüllah’a ve Ashabına müracaat ederek mi yoksa kendi yorumlarıyla mı yapıyorlar?

    Bu gün tabi olduğun kişilere bak! Bir ayeti tefsir ederken orada Resulüllah ve Ashab var mı? Yoksa kaç oradan.

    İnanç ile alakalı bir problem çözülürken Resulüllah ve Ashabı yoksa kaç oradan…

    Hem de aslandan kaçar gibi kaç… Çünkü imanın gitme tehlikesi var, imanın Allah (Celle Celaluhu) katında muteber olamaması tehlikesi var.

    EHLİ SÜNNETİN ÖNEMİ

    Ehli Sünnetin ve müdafaasının önemi inşaAllah anlaşılmıştır. İslam düşmanları, Şeytan’ın askerleri “Allah katında muteber olan” bu inancı yer yüzünden silmek için var güçleri ile mücadele ediyorlar. Dünyanın her yer yerinde Sunnilik hedefte. Sunni olan halklar her zaman tehdit altında.

    Öncelikle silah ile ele geçirme çalışıyorlar. O halkın alimlerini asıp kesip cahil bırakıp kendi yetiştirdikleri sapıkları salıyorlar.

    Bunda bir nebze başarılı oluyorlar. Daha sonra her koldan sapık fikirleri o Müslüman halka aşılamaya çalışıp bir de Resulüllah ve ashabının yolunu “uydurma din” diye damgalatıp yutturuyorlar.

    MÜSAADE ETMEYECEĞİZ

    Şeytanın askerlerine karşı bütün imkanlarımız ile savaşacağız. Peygamberimizin buyurduğu üzere sapık fırkalar mutlaka olacaktır ancak biz kaç kişiyi kurtarabilirsek ve kaç kişinin imanının muteber olmasında vesile olabilirsek onu kâr bileceğiz…

    Durmadan, bıkmadan, yorulmadan mücadeleye devam edeceğiz…
  • Yâ ResûlAllah! Çi bâşed çün seg-i Ashab-ı Kehf?
    Dahil-i cennet şevem der zümre-i ashab-ı tû,
    O reved der cennet, men der cehennem key revast?
    O seg-i Ashab-ı Kehf, men seg-i ashab-ı tû…

    Yâ ResûlAllah duydum ki: Eshâb-ı Kehf'in köpeği cennete girecekmiş!
    O cennete girerken benim Cehenneme girmem Revamıdır!
    O Eshâb-ı Kehf'in Köpeğiyse.. Bende senin Eshâbının köpeğiyim!!

    [Molla Câmi Hazretleri]