Friedrich Nietzsche
Dostlar üzerine.— En yakın tanıdıklar arasında bile duyguların ne kadar farklı olduğunu ve düşüncelerin ne kadar bölünmüş olduğunu kendi kendinize şöyle bir düşünün; hatta aynı fikirlerin bile nasıl arkadaşlarınızın elinde, sizin elinizde olduğundan tümüyle farklı bir yere ve yoğunluğa sahip olduğuna; yanlış anlama için ya da birbirini, düşmanını atlatırcasına atlatmak için nasıl yüzlerce vesile doğduğuna. Tüm bunlardan sonra kendinize şunu söyleyeceksiniz: Tüm birlikteliklerimizin ve dostluklarımızın dayandığı temel ne kadar da kuşkuluymuş, fırtınalı havanın soğuk sağanakları ne kadar da yakınmış, her insan ne kadar da yalıtılmışlık içindeymiş! Eğer biri bu durumu kavrayıp buna ek olarak kendi türdeşi olan insanlar tarafından savunulan tüm fikirlerin ve ayrıca bu fikirlerin türlerinin ve yoğunluklarının tıpkı o insanların eylemleri kadar zorunlu ve sorumsuzca olduğunu fark ederse, eğer bu içsel fikir zorunluluğunun nasıl kişilikten, meslekten, yetenekten ve çevreden oluşan çözülemez bir yumaktan doğduğunu görebilecek bir göze sahip olursa, muhtemelen bir bilgenin şu sözleri haykırırken hissettiği duygu acılığından ve katılığından sıyrılacaktır: “Dostlar, dost diye bir şey yoktur!” Bunun yerine kendisine şunu itiraf edecektir: Evet, dostlar vardır ama onları seninle buluşturan şey senin hakkındaki hataları ve yanılgılarıdır ve onlar senin dostun olarak kalabilmek için sessiz kalmayı öğrenmiş olmalıdırlar; çünkü böylesi insani ilişkiler hemen hemen her zaman birkaç şeyin asla söylenmemesine, hatta ve hatta, o birkaç şeye hiç dokunulmamasına bağlıdır; fakat bu çakıl taşları bir kez yuvarlanmaya başladı mı, dostluk da onları arkadan izler ve paramparça olur. En yakın dostlarının kendileri hakkında bildikleri asıl şeyleri öğrendiklerinde, ölümcül bir yara almayacak
Felsefe
Kimisinde bu mukavemet ölüme kadar devam eder, kimisi ilk korkunun doğurduğu heyecanla yumuşayıverip cellatlarının elinde şekilsiz bir balmumuna döner... Fakat bilebileceğimiz bir şey var ki, o da bu cellatların bize dost olamayacağıdır. Bunların hepsi fena, vicdansız insanlardır demek istemiyorum. Ne gezer, onların arasında da ne müşfik aile babaları, ne vefalı arkadaşlar, ne hassas yürekli tabiat aşıkları vardır. Ama karşımızda düşman olarak vazife aldıkları andan itibaren, onlar, iradelerinin dışında bir kuvvetin oyuncağıdırlar. Cemiyet içinde aldıkları mevki ve vazifenin onlara verdiği şahsiyet, tabiatın şekil verdiği asıl benliklerini o kadar gölgelemiş, seneler geçtikçe o kadar gerilere itmiş, boğmuştur ki, kendileri bile bu asil benliklerini aramaya kalksalar, herhalde içlerinde karanlık bir boşluk, bir kargaşalıktan başka bir şey bulamayacaklardır. Benimle uğraştıkları, hatta işkence ettikleri sırada, ben onlarda bu insan tarafı aramakla meşguldüm. Evet, onlar benim fena bir kimse olmadığıma inandıkları halde muhakkak fena bir tarafımı, kendilerince fena sayılabilecek bir tarafımı bulmaya uğraşırlarken, ben onların insanlıktan uzaklaşmış, hayvanlıktan, vahşilikten bile daha ürkütücü bir hal almış olan hareketlerinde, yüzlerinde, sözlerinde, şu her şeyi iyi ve güzel bir ahenge götürmeye çalışan tabiatın bir eserini, bir izini arardım. Onlara hiçbir zaman kızamıyor, onlardan nefret etmiyor, sadece zavallılıklarına, daha doğrusu insanlığın bu kadar tiksinecek hale gelmesine acıyordum.
Reklam
Ya Allah'a dost olmak... Ben de çok bağlanmışım bu dünyayı da vazgeçemiyorum! Ne çok makam sevdası düşmüş sineme de elimin tersiyle itemiyorum. Dünya sevgisi nedir ki Allah sevgisi yanında? İnsanların ne diyeceklerine ne çok takılıp kalmışım ben! Ne önemi var insanların ne dediklerinin, ne düşündüklerinin? Asıl sevgiyi suretlere değişmişim de suretleri zannetmişim ve vazgeçemiyorum onlardan. Allah'ım ne zor bu! Yapamıyorum!. Senin sevgin yanında , dünya sevgisi bir hardal tanesi etmez biliyorum ama onlardan vazgeçip de gelemiyorum sana !! Yardım et Allah'ım.! Bana yardım et ...
Resmi kurumlar, devlet radyosu İstiklâl Marşı müellifinin cenazesine ilgi göstermedi. Bu tam da Akif'in istediği bir şey olmalıydı. Naaşının kimsesiz, fakir bir insanın cenazesi gibi çıplak bir tabutla Bayazıt Camisi musalla taşına gelmesi de onun meşrebine çok uygundu. Fakat cenaze namazının, nereden duyup geldikleri belli olmayan binlerce insan ve üniversite talebesi tarafından kılınması ve musallada hem bayrağa hem de Kâbe örtüsüne sarılan tabutunun Bayazıt'tan Edirnekapı dışındaki mezarına kadar eller üstünde taşınması da karşılık beklemeden emek verdiği, kurtuluşu için samimi çaba sarfettiği milletine yakışan asil bir davranıştı. Bu hareket onun sessizliğe gömülmesini tercih edip bekleyen, bu sebeple radyo müzik yayınlarında bile değişikliğe lüzum görmeyen devrin resmi makamları ve üst yöneticileri başta olmak üzere herkesi şaşırtmıştı. (Benzer bir hareket Mareşal Fevzi Çakmak'ın cenazesinde de tekrarlanacaktır). Akif Edirnekapı Mezarlığı'nda, iki sene önce vefat eden, çok sevdiği ve "sahabeden biri", "bakıyye-i selef" dediği yakın arkadaşı Babanzâde Ahmed Naim beyin yanıbaşına defnedilecektir¹⁹⁰. Yol genişletmesi sebebiyle iki dost Süleyman Nazif'i de yanlarına alarak şimdiki yerlerine taşınacaklardır¹⁹¹.
Sayfa 141 - İstanbul Zaim Üniversitesi Yayınları
Tarih
Özleş
Has çocuk Halı dokusaydın Yunus sözü okusaydın Böyle mi olurdu? Yine de geç kalmış sayılmazsın Bölüşürsek tok, bölünürsek yok oluruz Anadolu'nun tutkalının Birlik, beraberlik ve bütünlüğü korumak olduğunu bilseydin Kanmazdın biliyorum Kötü örnekler bu kadar çok olmasaydı Sen yatağında devinim ile akan asil derenin kanına güven Uyan, uyandır, gerekir ise utan ve utandır Özleş, özleş ki Dost kim, düşman kim ayır Anadolu dirligindir ve senindir ekmek aş pişiren o tandır Cehennemde kalanlar içindir od Kötülükten uzak durarak onları düştükleri ateşte yandır Aksi takdirde Anadolu'nun tandırı bir daha kaynarsa Üzerinde hak etmeyeni yine yandırır
Hayata Dair
Beni dertli görüp de acıma ey dost! Ben bu dertle can buluyorum. Asıl sen dertsiz kalmaktan kork."
Reklam
Reklam