• “Sen benim altıncı işimsin. Onca ağır yükün altında sana ayırabileceğim ancak yorgunluğumdur. Otuz iki yıl kalbimi ve gövdemi silerek kurduğum dünyanın önüne almamı bekleme seni. Ne kadar derinden gelirse gelsin, ne kadar yakıcı olursa olsun, görünmez bir boşluğu o da bir sürelik dolduracak bir ses için onca yılı hiçleyemem. Bu dünyayı kolaylaştıracaksın diye kapılarımı açtım. Bir yol boyu pınarsın sen. Kan ter içinde geliyorum bir yudum serinlik için, içindeki çirkefle simsiyah ediyorsun. Attığım hiçbir adım için kimseye hesap vermedim ben. Kimse için zaman saymadım. Aşk değil işgal bu. Gittikçe herkese benziyorsun. İçindeki cehennem ilgilendirmiyor beni. Bana gülün gerekli, dibindeki gübre değil. Anlıyor musun?”
  • Zira ne kadar yüksek ve ulvi görünürse görünsün, kökenini sadece cinsel itkide bulan aşk, aslında, bu itkinin, biraz daha belirli, özelleşmiş ve aslında, dar anlamda biraz daha bireyselleşmiş biçiminden başka bir şey değildir. Eğer, bunu aklımızdan çıkarmaksızın, bütün evreleri ve küçük farklılıklarıyla cinsel aşkın sadece kurgusal eserlerde ve sahne performanslarında değil hayvan sevgisinin hemen yanı başında, bütün güdüler arasında en güçlü ve en etkin olarak kendini gösterdiği gerçek dünyada da önemli bir rol oynadığını; eğer onun, sürekli bütün güçlerin yetenekleri ve düşüncelerinin yarısını işgal ettiğini ve insan çabalarının neredeyse tamamının nihai hedefi olduğunu, en önemli işleri ters bir biçimde etkileyip en ciddi meşguliyetleri saat başı rahatsız ettiğini ve kimi zaman en büyük zihinleri dahi yoldan çıkarıp çılgına çevirdiğini, devlet adamlarının önemli işlerini ve bilim adamlarının çalışmalarını sekteye uğratmaktan çekinmediğini, aşk mektuplarının ve saç lülelerinin nasıl olup da devlet adamlarının evrak çantalarının ve filozofların el yazmalarının arasına sıkıştırılmasını sağladığını ve ayrıca bir o kadar da en karmaşık ve uğursuz işleri hazırlayıp planladığını, en değerli ilişkileri yok edip en güçlü bağları koparmayı bildiğini, hayatın, sağlığın, servetin, mevkiin, mutluluğun zaman zaman onun uğruna feda edildiğini, daha önceleri ve dürüst ve saygın olan insanların bütün vicdanını, bilincini alıp götürdüğünü, şimdiye kadar sadık ve vefalı olan insanları hain yaptığını ve bütün bunlardan dolayı da bütün amacı önüne çıkan her şeyi yıkmak, karıştırmak ve alt üst etmek olan bir şeytan biçiminde göründüğünü düşünecek olursak: Evet eğer bütün bunlar dikkate alınacak olursa o zaman şu soruları sormaya hakkımız olacaktır: Ne içindir bütün bu gürültü ve karmaşa? Bütün bu koşuşturma, yaygara, sıkıntı ve uğraşı neye yarayacak? Sorun, sadece her Jack’in, kendi Jill’ini bulmasından ibaret değil midir? Böylesine önemsiz bir oyun, neden bu kadar önemli bir role soyunuyor ve insanın son derece iyi bir biçimde düzenlenmiş yaşamına neden durmamacasına karmaşa ve rahatsızlık sokuyor.
  • 80 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    # Kadınlar olmasaydı dünyadaki yaşamımızın başlangıcı tam bir çaresizlik ve acziyet, ortası zevkten mahrumiyet ve sonunda asla teselli olmazdı.

    Kaderci felsefenin, acımasız yazarı Schopenhauer'a ait değil bu cümleler, kitabına alması da ayrı bir muamma. Kadın-erkek ilişkisinde kadına sadece üreme rolü gütmüs, onun sadece bugünü yaşayan, ikircikli,ikiyüzlü ve zayıflığından kuvvet alan, çocuk ile insan arasında bir form olarak görüyor.

    Kadının asıl amacının neslin devamını sağlamak, bir erkeğin boyunduruğu altında olmak ve onun koruyuculuğuna sahip olması gerektiği sonucuna varıyor.

    2 tür arasındaki ilişkiye gelirsek, yazar genel olarak bireysel amaçtan ziyade, aşkın türün devamını sağlamak amacıyla yapıldığını düşünüyor. Tüm ilişkiler, beğeniler aslında türün geleceği yani gelecek neslin şekillenmesi adına yapılıyor. Erkeğin kadını secerken oncelikle yaş sonra saglık ve kemik yapısına bakmasını üreme amaclı bir birlikteliğe bağlıyor.
    Kitaptan Notlar:
    # Kadınlar olmasaydı dünyadaki yaşamımızın başlangıcı tam bir çaresizlik ve acziyet, ortası zevkten mahrumiyet ve sonunda asla teselli olmazdı.
    #Kadınların zihinsel olsun bedensel olsun, büyük işler için yaratılmamışlardır. Bunu net bir şekilde anlamak için görüntülerine bakmak yeterlidir. Onlar yaşamlarının çilesini katlandıklarıyla çekerler.
    #Kadın çocuk ile gercek anlamda insan arasında  ara aşamadır.
    #Uzakta olan şeylere tam olarak açıklık getiremez. Dolayısıyla halen mevcut olmayan ya da geçip gitmiş veya gelecekte olan herşey onları erkeklerden daha az etkiler.
    #Daha müşfik ve sevecenlerdir hemen koruyucu pozisyon alırlar. Böyle davranmalarının nedeni içinde bulundukları durumu duygusal olarak daha fazla paylaşmalarıdır. Dolayisyla aciz durumda olanlara daha yakın, daha candan ilgi göstermeleri yine aynı kökene bağlanabilir.. kadınlar adalet dürüstlük ve vicdanla ilgili meselelerde erkeklerden daha aşağıdır. Burada da yine konuya detaylarıyla kavrama ve degerlendirme yeteneklerinin zayıflığı nedeniyle mevcut sezgisel olarak algilanabilir
    #Kadın karakterinin temel kusuru adalet duygusundan yoksunluktur, bu konumları gereği kuvvete değil kurnazlığa bağımlıdırlar.
    #Ikiyuzluluk ve riyakarlik kadinaarda tamamen doğustandır.
    #Aslında kadınlar tamamıyla bir bütün olarak insan soyunun sürdürülmesi için vardırlar.
    # Bir erkek şeyler üzerinden ya onları anlayarak yahut zorlayarak doğrudan hakimiyet kurmaya çalışır. Fakat bir kadın her zaman bir erkek aracılığıyla hakimiyete yönelir.
    #Onlar bizim zayifliklarimiz ve budalalıklarımızdan fakat aklımızdan değil yaralanmak için yaratılmışlardır.<br>
    #Evlenmek demek hakları bölüşmek, ödev yahut sorumlulukları ikiye katlamaktır.
    #Kadının iç dünyasında büyük bir yer işgal eden itaat etme ve söz dinleme güdüsünün varlığı, mutlak bağımsızlık konumuna yerleştirilmiş olan her kadının hiç vakit kaybetmeden kendisini öyle veya böyle denetleyip yönetileceği bir erkeğe bağlanmasından anlaşılmalıdır. Bunun nedeni bir efendiye olan büyük ihtiyacıdır.
    #Aşk bir dış etkinin tetiklemesiyle ortaya çıkan bir iç ürpermedir.
    #Ancak, her ne kadar yüksek ve ulvi görünürse görünsün, her türlü aşkın kaynağı cinsel güdüdür. Aşk mutlak mana da bir içgüdüdür.
    #Aşkın hedeflediği geleceke neslin oluşturulmasıdır.
    # Hiçbir şey şehvet duygusu kadar yanıltıcı değildir.
    #gençlikten yoksun bir güzelliğin üzerimizde hiçbir etkisi yoktur.
    #birinci deger yaş
    #ikincindeger saglik
    #3
    .deger kemik yapisi
    #Kadınlar güzelliğe, özellikle yüz güzelliğine pek fazla dikat etmezler çocuğa güzelliğini vrme işini kendi &lt;üzerlerine almış gibidirler. Onları en başta baştan çıkaran bir erkeğin gücü ve onunla atbaşı giden cesaretidir, çünkü bunların her ikiside güçlü cocuklarin dünyaya gelmesinin ayniz zamanda onlar icin güçlü bir koruyucunun habercisidir.
    #her insan kendisinden eksik ve noksan gördüğü şeyi sever.
    #Çünkü seven kimse çoğu kez sevdiğini yeterince tanıyamaz.
    #Aşk evlililerini bireylerin değil, türün çıkarı uğruna yapılır.
    #Mutlu evliliklere nadir rastlanır, bunun nedeni bizzat evliliğin özünde yatar, çünkü evlilikte asıl gözetilen amaç şimdiki değil gelecek jenerasyondur.
  • 354 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    Yazar İvo Andriç’in 1961 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasına büyük katkı sunan eser, Balkan tarihini kronolojik sırayla okuyucuya sunan tarihî bir romandır.Kitap, Drina Köprüsü’nün 16.yüzyılda başlayan yapımından, 20. yüzyıla kadar olan yaklaşık 400 yıllık bir süreyi kapsar.
    Drina Köprüsü’nün tasviri ile başlayan eser tarihî bir hikâye ile devam eder:
    Bosna köy ve kasabalarından Hristiyan çocuklarını toplayan kervan, Sokoviç köyünden 10 yaşlarında bir çocuk alır.Alınıp sepete konduğunda göğsünde derin bir acı hisseden o esmer çocuk, Osmanlı İmparatorluğu’nda üç padişaha vezirlik eden Sokullu Mehmet Paşa’dır.
    Osmanlı veziri Sokullu Mehmet Paşa’nın koparıldığı topraklara yıllar sonra yaptırdığı köprünün kasaba halkı üzerinde birleştirici bir gücü vardır.Köprü; farklı kültürleri, dinleri, yazgıları birleştirir.
    Eserdeki tüm olaylar, eserin başkarakteri olan köprüyle ilintili olarak anlatılıyor.Drina Köprüsü orada yaşayan Müslüman ve Hristiyan halkın yaşamlarına, özlemlerine, sevdalarına en çok da acılarına tanıklık eder. Vişegrad halkı bu köprüde buluşur, çocuklar köprü üzerinde oyunlar oynar, gençler ilk aşk hülyalarını burada kurar, yaşlılar hikâyelerini burada anlatır, suçlular bu köprüde cezalandırılır.Kasaba halkının hayatı ile köprü arasında bir kader birliği vardır. Alın yazıları birbirine öylesine kenetlenmiştir ki onları birbirinden ayrı olarak düşünüp anlatmak mümkün değildir. Köprünün yapımı beş yıl sürer. Bu süreçte anlatılan onlarca hikâye yürekleri dağlar:
    Köprü inşaatına zarar veren Radisav’ın kazığa geçirilerek köylülerin gözü önünde can verişi...Köprünün yapımına karşı çıkan su perisini engellemek için köprüye gömülen kız ve erkek kardeşler ve onları emzirmeye gelen annelerinin hikâyesi...Doğumdan sonra ikiz çocukları ölen ve ardından deliren İlanka’nın köprüyü mesken tutuşu...Haydutun metresine aşık olan zavallı Fedun’un hazin sonu...Bir gecede sağlığını, gençliğini kaybeden ve kumar tutkusundan vazgeçen Milan’ın hikâyesi...İstemediği bir evliliğe zorlanan Avdaga’nın kızı Dilber Fato’nun, atını köprünün parmaklıklarına sürüşü ve Drina’nın uğuldayan sularına gömülüşü...
    Drina Köprüsü’nün tam ortasında yer alan “Kapiya” adı verilen teras Vişegrad halkının kaderlerini tayin eden bildirileri okudukları mekândır.Kasaba halkı; Sirbistan’a özerklik verildiğini, Osmanlının Bosna Hersek’i kaybedişini, Bosna Hersek’teki Avusturya hakimiyetini Kapiya’ya asılan bildirilerden öğrenir.Kasabada yaşayan Müslüman halk Avusturya işgalinden çok etkilenir.Romanın önemli isimlerinden Ali Hoca, işgal bildirisini okuduğunda kulağına çakılan çivinin acısından daha fazlasını, yüreğinde hisseder.

    “Yabancı bir imparator onlara el koymuş, yabancı bir dinin idaresi altına girmişlerdi. Bu sözlerden ve bu bildiriden bunlar anlaşılıyordu. Hele göğsüne kurşun bir gülle gibi yerleşen bu ağrı, onu daha açık bir biçimde anlatıyordu. Ve bu, insanoğlunun duyabileceği acıların en ağırı, en fenasıydı.”

    Drina Köprüsü yüzyıllar boyunca afetler, hastalıklar, savaşlar, isyanlar görür; üzerinden gelip geçen fanilerden farklı olarak efsunlu güzelliğiyle hiç değişmeden zamana direnmeyi başarır.

    “Ay durmadan büyüyüp küçüldükçe, kuşaklar birbirini kovaladıkça o kemerlerin altından akan su gibi değişmeden kalıyordu.”


    İvo Andriç’in bu ölümsüz eseri yönetimi elinde bulunduranlara bir sesleniş, açık bir isyandır. Aynı şarkılara hüzünlenen, huzur içinde yaşamayı bilen topluluklar kendi haline bırakılsa bu kadar acı yaşanmayacak; imam ve rahip aynı topraklarda kardeşçe yaşayabilecektir.

    Drina Köprüsü; zengin içeriğiyle, canlı tasvirleriyle, taşıdığı tarihi izlerle ve verdiği edebi lezzetle ölümsüzlüğü hak eden klasikler arasında olmayı hak etmiştir.Bize umudun ve mucizelerin varlığını hatırlatan bu eşsiz eser kitapseverlere önerimdir.

    “Hayat anlaşılmaz bir mucizedir.Boyuna harcanır, erir buna rağmen yine dayanır sürüp gider. Tıpkı Drina'nın üstündeki köprü gibi.”
  • "Sen benim altıncı işimsin. Onca ağır yükün altında sana ayırabileceğim ancak yorgunluğumdur. Otuz iki yıl kalbimi ve gövdemi silerek kurduğum dünyanın önüne almamı bekleme seni. Ne kadar derinden gelirse gelsin, ne kadar yakıcı olursa olsun, görünmez bir boşluğu o da bir sürelik dolduracak bir ses için onca yılı hiçleyemem. Bu dünyayı kolaylaştıracaksın diye kapılarımı açtım. Bir yol boyu pınarısın sen. Kan ter içinde geliyorum bir yudum serinlik için, içindeki çirkefle simsiyah ediyorsun. Attığım hiçbir adım için kimseye hesap vermedim ben. Kimse için zaman saymadım. Aşk değil işgal bu. Gittikçe herkese benziyorsun. İçindeki cehennem ilgilendirmiyor beni. Bana gülün gerekli, dibindeki gübre değil.
    Anlıyor musun?"
    Şükrü Erbaş
    Sayfa 91 - Kırmızı Kedi Yayınevi / Kasım 2015
  • “Size fena şeyler söyleyebilir miyim?.. Sizi sevdiğimi, deli gibi, ölecek gibi sevdiğimi söylemek fena bir şey mi? Şaşırmayın... İhtimal kulaklarınız böyle sözlere alışık değil... Fakat yalnız kulaklarınız... Kendinize itiraf etmeseniz bile, ruhunuzun bu sözlerime yabancı olmadığını tasdik edeceksiniz... Bakın, bağırmıyorsunuz... Yanımdan kaçmıyorsunuz... Yüzünüz nefret ifade etmiyor... Beni anlıyorsunuz!.. Sonuna kadar, en küçük noktasına, en gizli köşesine kadar ruhumu görüyorsunuz ve bunlar size yabancı gelmiyor... değil mi? Sizden cevap istediğim yok... Beni sadece dinlemenizi istiyorum. Daha dün gördüğünüz ve toptan iki saat bile konuşmadığınız bir insanı dinlemenizi isterken ne yaptığımın farkındayım... Fakat bir ses bana mütemadiyen doğru yaptığımı fısıldıyor. Hayatımda hiçbir zaman bu kadar açık olmamıştım. Buna cesaret edememiştim. Halbuki şimdi bütün mevcudiyetimi gözlerimi kapatarak size teslim edecek kadar büyük bir emniyet duyuyorum ve alay edeceğinizden, reddedeceğinizden korkmadan konuşuyorum. Bu emniyet, bu kanaat bana sizi ilk gördüğüm andan itibaren geldi. Demin ne demiştim: Vapurda yanınıza gelirken orada teyzemin oturduğunun farkında bile değildim. Sizi görmüş, sonra başka hiçbir şey görmez olmuştum. Sizi tanımıyordum, buna rağmen büyük bir emniyetle o kalabalığın içinde yanınıza kadar geldim. Size hitap etmek üzereydim, teyzem söze karıştı. Bunları anlatmaya bile lüzum yok. Zaten anlatmak istediğim bir şey var, bin bir
    şekle sokup söylemek arzusuyla yandığım bir tek şey: O da sizi sevdiğim. Bunun dünyanın teşekkülünden beri kaç milyar defa tekrar edildiğini unutmuyorum, fakat siz söyleyin, canlılığından bir şey kaybetmiş mi? Kâinatta hiçbir mevcudun olamayacağı kadar taze ve olgun değil mi?.. Bu öyle bir kelime ki, doğuyor ve doğuşuyla beraber kemali de içinde getiriyor. Sizi seviyorum... Başka ne söyleyeyim? Siz de cevap vermeye kalkmayın. Bir insanın bütün varlığı ile, karmakarışık ruhu, esrarı çözülmemiş vücudu, arzuları, itiyatları, ihtirasları, hulasa her şeyi ile size teslim olması, size iltihak etmesi ne muazzam bir şeydir! Bunu tamamıyla anladığınızı biliyorum. Bunun karşısında lakayt kalamayacağınızı da biliyorum. Hiçbir insan seven bir insanın karşısında alakasız olamaz. Dünyanın bu en harikulade hadisesi karşısında kimse hareket ihtiyarına malik değildir. Buna hakkı yoktur. Nasıl muhtaç olduğumuz havayı istemem demeye, mekân içinde bir yer işgal etmekten vazgeçmeye kuvvetimiz yoksa, bize verilen bir aşkı almamaya da iktidarımız yoktur. Sizi seviyorum... Hem nasıl seviyorum yarabbi... Şu anda bir tarafımı kesseniz acı duymam. Sizin için herhangi bir şeyi yapmak istediğim zaman beni durduracak kuvvet tasavvur etmiyorum. Ölüm bile buna muktedir değildir. Bakın, etrafımızdan bir sürü insanlar geçiyor, birçoğu dönüp dönüp bize bakıyorlar, daha doğrusu bana bakıyorlar. Hangisini isterseniz yakalar ve öldürürüm. O buna karşı koymak istese bile, bunun bir aşk için lüzumlu olduğunu öğrenince kolları gevşeyecek, mukavemeti kırılacaktır. Bakın, nasıl siz de aynen benim gibi sarsılıyorsunuz. Hayatınızda böyle bir şeyin ilk defa olduğu muhakkak, söyleyin bana, içinizde hiç yabancılık var mı? Bütün bunlar sizin için malum şeyler değil miymiş? Yalnız bu anda kafanızda bir örtü açılıyor ve ruhunuzun en zengin tarafları önünüze seriliyor. Hiç yanılmadan biliyorum ki, siz de benim gibi şu anda bozuk kaldırımlar üzerinde yürümekte değilsiniz. Siz de vücudunuzun elli veya altmış kilo ağırlığından kurtularak ilerliyorsunuz... Bakın, Beyazıt’a gelmişiz... Nasıl? Ne kadar zamanda? Bunları bilmiyoruz. Zamanın olduğu yerde kaldığını ve bizi huşu içinde dinlediğini fark etmiyor musunuz?.. Elinizi bana verin... Nabzınız benimki kadar, belki daha hızlı atıyor. Bileğinizin terleri elimi yakıyor. Güzel göğsünüzün altındaki minimini kalbinizi görüyorum. Şu anda yok oluversek herhangi bir teessür duyar mısınız? Hayattan ayrılmayı istemeyiz, çünkü tatmin edilmemiş birçok arzularımız vardır. Fakat şu anda hiçbir istek bizi yere bağlamıyor. Ruhlarımızın dopdolu olduğunu hissetmiyor musunuz?.. Bileğiniz insanı çıldırtan bir teslimiyetle parmaklarımın arasında duruyor. Bütün vücudunuz ince dallardaki yapraklar gibi titriyor. Bana bu anı yaşattığınız için size minnettarım. Hayata, tesadüfe, beni dünyaya getirenlere, herkese, her şeye minnettarım. Artık evinize geldik. Ben girmeyeceğim. Sizi tekrar görünceye kadar bu anları kafamda yaşatmaya çalışacağım. Ne yapacağımı bilmiyorum. Belki şehrin dışına çıkarak sabaha kadar koşar ve şafakla beraber buraya gelirim, belki de burada, duvarın dibinde oturur ve sizden etrafa yayılan havayı yakından koklamak isterim. Bana hiçbir şey söylemeden içeri girin. Sizin yanınızda bulunduğum her dakika beni baş döndürücü bir süratle daha büyük bir saadete doğru götürüyor... Artık korkuyorum. Saadetin bizi korkutacak kadar çok ve kesif olması nedir bilir misiniz? Şimdi şuracığa düşmekten korkuyorum. İçimde biriken hislerin birdenbire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkuyorum. Allahaısmarladık. Yarın sabah sizi tekrar gelip alacağım... Allahaısmarladık...”