1584) târihine gelinceye kadar köyler ve tarlalar, kılıç ehli elinde ve ocak-zâdelerde olup, yabancı ve kötü asıllı kişiler girmemiş idi. Büyüklerin ve âyânın sepetine girmemişti... Boşalan tımar ve zeâmetler de eski kanun­lara aykırı olarak İstanbul tarafından verilmeğe başlandı. İleri gelenler ve vükelâ, boşalan yerleri adamlarına ve akrabalarına verip, İslâm memleket­lerinde olan tımar ve zeâmetin seçmelerini şer'i şe­rife ve yüksek kanuna aykırı olarak kimini paşmaklık yaparak, kimini pâdişâh Has'ına katarak, kimini mülk olarak, kimini vakif olarak, kimini vücudu sıhhatte olan kimselere emeklilik olarak ve­rip, bütün zeamet ve tımar, ileri gelenlerin yemliği oldu. Bu bozukluklar, devletin en şecâatli, güçlü, şan ve şevkete sebep olan askerinin harap olmasına se­bep oldu. Halbuki paralı asker, aşağı tabaka hal­kından devşirilirse hiç bir yararlığı olmaz.
Alıntı
Hitler Askerliği Neden Seviyor
Kesin olan şu ki hiçbir zaman başımızdan sorun eksik olmayacak. Ben gençken 10, 20 yahut 30 marklık derdim olurdu. Hiç sorun yaşamadığım tek dönem, hayatımın asker olarak geçirdiğim 6 yılıydı. Askerlikte insanın kafası böyle şeylerle meşgul olmuyordu. Üzerimize giyecek kıyafet veriliyordu ve ahım şahım şeyler olmasa da en azından saygınlığı vardı. Yatacak yerimiz, yiyeceğimiz olurdu. Yatacak bir yer olmadığında ise herhangi bir yerde uyurduk. Askerlikten sonra sorunlar yine baş gösterdi.
Sayfa 97·Kitabı okuyor
Tarih
Reklam
Babam yüzüme şöyle bir baktı: "Kızım, siz de mi yanlış düşünüyorsunuz?" dedi. "Ben daima Meşrutiyet taraftarı idim. Hatta padisahlığımın ilk zamanlarında o zamanki vükelâya bunu kabul ettirmek için ısrar etmiştim. Sonradan bunu kaldırmamız milletin çok büyük zararlara uğrayacağı anlaşılmasından dolayı idi. Maa-zallah devletimizin dağılmasına ramak kalmıştı. Beni Meşrutiyer taraftarı olmamakla itham edenler emin olsunlar kı yanıldıklarını anlayacaklardır. Kızım bunu iyi biliniz ki bu İkinci Meşrutiyeri kendi arzumla verdim. Eğer mâni olmak isteseydim." Burada biraz durdu, "Yapacak şeyi de pek ålâ bilirdim. Esasen Meşrutiyet in ilanından önce bütün devletlerin kanunu esasîlerini tercüme ettiriyor, bize en uygun olanını intihap etmek, bu suretle devleti dağılmaktan kurtaracak bir kanunu esasiye malik olmak, Meşrutiyer'i bu suretle ilan etmek istiyordum. Ne yapalım, Allah nasip etmedi." Burada gözleri doldu, "Milletimin başında tecrübeli bir baba gibi bulunmak, böylelikle vatanımın selâmeti uğruna çalışmak azm ü kararında idim. Düşmanlarım bu fırsatı bana vermediler. Türlü güçlükler ve iftiralar icat ettiler. Nihayet 31 Mart Vakası meydana çıkarıldı. Ben, meşruti bir hükümdarın yapacağını bir hatve aşmadım. Ne ileri, ne de geri gittim. Lâkin beni başka türlü başlarından def edemezlerdi. Ben takdire inanırım. Bu bize Allah'tandır. Eğer 31 Mart Vakası'nı ben ihdas etmiş olsaydım bu şekilde yüzüme gözüme bulaştırmazdım. Nasıl yapılacağını pek ålâ bilirdim. Tarih bu hakikati bir gün meydana çıkaracaktır. Bundan dolayı kalbim müsterihtir. Kızım! Şahsım için iki Türk ün, asker evladlarımın birbirini kırmasını, kan dökülmesini Allah hakkı için istemedim. Bana bu iftirayı yükleyenleri Allahım'a havale ediyorum."
Sayfa 174
İşte 1923 'te Osmanlı'dan kalan mirasın bir kısmı:
Nüfusun %80'i kırsal bölgede yaşamaktadır. Bunun önemli bir bölümü yerleşik değil göçebe bir hayat sür­mektedir. 40.000 köyün 37.000'inde ne okul, ne yol, nede hastane vardır. 40.000 köyde 1 1 milyon insan yaşamakta ama sadece %2'si okuma yazma bilmektedir. 1922 yılında yapılan araştırmaya göre 1950 köyde sığır vebası hastalığı vardır. Kurtuluş savaşı sırasında 830 köy tümüyle, 930 köy ise kısmen düşman tarafından yakılıp yıkılmıştır. Yanan bina sayısı 114.408, hasar gören bina sayısı ise 11.104'dür. Nerdeyse bütün ülkeyi yeniden inşa etmek gerekmektedir. 4 mevsim kullanılacak durumda karayolu neredeyse yok­tur. Toplam karayolu uzunluğu 2500 kilometreyi geçme­mektedir. Anadolu'da bulunan 3765 km. demiryolunun 1 metresi bile bizim değildir. Denizcilik acınacak durumdadır çünkü Il. Abdülhamit döneminde donanma Haliç'te çürütülmüştür. Toplam nüfusun % 82 si tarımla uğraşmaktadır. Ülke ge­lirinin % 52'si tarımdan elde edilmektedir. Ancak tarım ilkel yöntemlerle yapılmakta, topraklar bilinçsiz işlen­mekte olduğu için üretim verimli olmamaktadır. Ziraat mühendisimiz yok denecek kadar azdır. Ekmeklik unumuzun çoğu dışarıdan geliyor. Sığır vebası sayıları zaten az olan hayvanları öldü­rüyor. Köylü topraksız, birçoğunun sığırı ve sabanı bile yok. Doğu illerimizde, değil Cumhuriyet yönetimiyle, insanlıkla ve Müslümanlıkla bağdaşmayan ağa, derviş ve aşiret düzenleri var.
Il. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'nin çektiği sıkıntılarla diğer ülkelerin çektiği sıkıntılar karşılaştırıldığında Milli Şef İs­met Paşa'nın şükranla anılması gerekir. Milyonlarca insan ölmüş, Avrupa ülkelerinde ekonomi çökmüş, kentler yerle bir olmuştur. Türkiye'nin savaşa dahil olması için birçok ülke baskı yapmış hatta 30 Ocak 1943'de İngiltere Başbakanı Winston Churchill gizlice Adana'ya gelip İsmet Paşa ile görüşmüştür. Ülkemizi bu savaş belasından ustaca koruyan, bunun için gerekli tedbirleri al­mak üzere tasarruf yoluna giden İsmet Paşa, bütün bunlara rağ­men karşı devrimciler tarafından ülkeyi aç bırakmakla suçlana­rak yıpratılmaya çalışılmıştır. "İsmet Paşa ülkeyi aç bıraktı" suçlaması getirenlere sormak gerekir: Tüketimi azaltma yoluna gitmek, gıda stoku yapmak, askeri gücü en yüksek noktasına çıkarmak yani ülkeyi dışarıdan gelmesi muhtemel bir saldırıya karşı hazırlıklı hale getirmek, bir asker ve devlet adamına yakışır öngörülü bir siyaset değil de ne­dir? Bu topraklar, daha yirmi yıl önce düşman çizmeleri altından kan ve can pahasına kurtarılmamış mıdır? İşte bunun bedelini ödemiş olan bir halkın temsilcileri, bir Dünya Savaşı şartlarında da genç devleti savunmak için gereğini yapmasını bilmişlerdir.
Kemalizm'in toplumsal tabanı "toprak ağaları"
Napolyon, "Süngülerle her şey yapılabilir, ama üzerine otu­rulamaz." diyor. Bunun sosyolojik anlamı açıktır. Hiçbir toplum­sal hareket, dayandığı toplum kesimlerinin olanaklarını aşamaz. Her önder, ne kadar büyük olursa olsun belirli bir toplumsal ta­bana dayanmak zorundadır ve dayandığı, dayanmak zorunda kal­dığı o toplumsal tabanın gücünü ne ölçüde harekete geçirebilirse, o ölçüde başarılı sayılır Mustafa Kemal'in, birinci hedef olarak ulusal bağımsızlığı sağlayabilmek için dayanabileceği güçler belliydi: Asker-sivil bürokratlar, ulusal nitelikli, ama oldukça za­yıf hu kentsoylu kesimi ve büyük toprak sahipleri. Bunun dışında güç alabileceği, örneğin bir işçi sınıfı yoktu, Ulusal bağımsızlık hareketini örgütleyip sonu gelmeyen savaşlardan yorgun düşmüş Anadolu köylüsünü harekete geçirirken bu sacayağına dayanmak zorundaydı. Topluma, yirminci yüzyılın sonlarında bile hiçbir İs­lam ülkesinin ele almaya cesaret edemediği dönüşümleri kabul ettirebildi. Ama örneğin sıra "toprak reformu"na geldiğinde, ba­şaramadı. Çünkü geçmişte dayanmak zorunda kaldığı, hareke­tinin tabanında yer alan güçlerden biri de "toprak ağaları" idi. Kemalizmin başardıklarını ve başaramadıklarını, 1920'lerin Tür­kiyesinin toplumsal-ekonomik koşullarını ve içinde bulunduğu dünyanın özelliklerini göz önüne almadan yapılan bir değerlen­dirme bilimsel olamaz.
Reklam
Reklam