Birdman / Atmaca 2014
Tıpkı bir adamın, asker olamayınca muhbir olması gibi bir insan sanatçı olamazsa eleştirmen olur.

Onur Kanık, bir alıntı ekledi.
14 saat önce · Kitabı okudu

Bir kovucu Mısır halifesine Musul padişahının: huri gibi bir cariyesi olduğunu söyleyip dedi ki: Onun bir cariyesi var ki âlemde onun gibi güzel yok. Güzelliğinin haddi yok söze sığmaz anlatılmaz ki. İşte resmi şu kâğıtta bir bak! O ulu halife kâğıttaki resmi görünce hayran oldu elindeki kadeh düştü.

3835. Derhal Musul'a büyük bir orduyla bir er gönderdi. Eğer o ay parçasını sana teslim etmezse orasını tamamiyle yak yık. Verirse bir şey yapma bırak yalnız o ay parçasını getir de yeryüzündeyken ayı kucaklayayım dedi. Er binlerce Rüstem'le davul ve bayraklarla yola düştü Musul'a yollandı. Sayısız asker şehri mahvetmek üzere tarlama çevresine üşüşen çekirgeler gibi oraya üşüştüler.

3850. Elçi gelip maksadı söyleyince o erkek padişah dedi ki: Bu suret eksik olsun tez götür. Ben iman ahdında puta tapanlardan değilim. Putun puta tapanda olması daha doğru. Elçi kızı getirince o yiğit er derhal âşık oldu. Aşk bir denizdir gökyüzü bu denizde bir köpük. Aşk Yusuf'un havasına kapılan Zeliha gibi insanı hayran eder. Gönüllerin dönüşünü aşktan bil. Aşk olmasaydı dünya donar kalırdı.

3860. O yiğit er de kuyuyu yol sanmış çorak yerden hoşlanmış oraya tohum ekmeye kalkışmıştı. O yatıp uyuyan rüyada bir hayal görür onunla buluşur düşü azar. Uyanıp kendine gelince görür ki o oyunbazlık uyanıkken olmamış. Vah der beyhude yere erlik suyumu zayi ettim o işveli hayalin işvesine kapıldım. O yiğit er de beden yiğidiydi asıl erliği yoktu. O yüzden erlik tohumunu öyle bir kuma saçtı gitti.

3865. Aşk bineği yüzlerce gemi atmış ölümden bile korkmam diye nara atmaktaydı. Aşk ve sevdada Halifeden pervam bile yok. Varlığımla ölümüm birdir bence diyordu. Fakat böyle ateşli ateşli ekmeye kalkışma. Bir iş eriyle danış. Fakat meşveret nerde akıl nerde? Hırs seli adama yıkık yerleri kazdırır tırnaklarını uzatır. Bir güzele âşık olanın önünde de sed vardır ardında da. öyle adam artık önünü ardını az görür.

3875. O yiğit er de Musul'dan döndü yola düştü. Yolda bir ormana bir yeşilliğe geldi. Aşk ateşi öyle bir parlamıştı ki yerle göğü fark etmiyordu. Çadır içinde o ay parçasına kasdetti. Akıl nerde Halifeden korkma nerde? Şehvet bu ovada davul dövdü mü akıl dediğin ne oluyor ki a turpoğlu turp: Yüzlerce halife o anda o erin ateşli gözüne bir sinekten aşağı görünür.

3880. O kadına tapan er şalvarını çıkarıp cariyenin ayak ucuna oturdu.
Aleti dosdoğru gideceği yere giderken orduda bir gürültü bir kızılca kıyamettir koptu. Er sıçradı götü başı açık bir halde ateş gibi Zülfikar elinde dışarı çıktı. Birde ne görsün ormandan kara bir erkek aslan kendisini ordunun içine kapmış koy vermiş. Atlar ürküp köpürmüşler her çadır ve ahır yeri yıkılmış herkes birbirine girmiş.

3885. Erkek aslan ormanın gizli bir yerinden fırlamış havaya deniz dalgası gibi tam yirmi arşın sıçramıştı. Er pek yiğitti aldırış bile etmeden sarhoş bir erkek aslan gibi aslanın önünü kesti. Kılıçla bir vurdu başını ikiye böldü. Derhal o ay yüzlü dilberin bulunduğu çadıra koştu. O hurinin yanına gelince aleti hâlâ dimdikti. Öyle bir aslanla savaştı da erliği yine sönmedi hâlâ ayaktaydı.

3890. O tatlı ve ay yüzlü güzel onun erliğine şaşıp kaldı. istekle ona kendisini teslim etti. O anda o iki can birleştiler. Bu iki canın birbirleriyle birleşmesi yüzünden gayıptan bir başka can gelir erişir. Kadının rahminde meniyi kabule mâni bir şey yoksa bu can doğuş yoliyle gelir yüz gösterir. Her nerde iki adam sevgiyle yahut kinle birleşseler bir üçüncü can mutlaka doğar.

3900. Kadının canı da kıyamet gününü bekler erkeğin canı da. Bu âlemde emeklemen nedir ki? Daha çabuk adım at. O er o yalancı sabah yüzünden yolunu kaybetti de sinek gibi ayran kabına. düştü işte. Birkaç gün murat alıp murat verdiler. Fakat sonra o büyük suçtan pişman oldu. Ey güneş yüzlü bu işe dair Halifeye bir şey söyleme diye cariyeye yemin verdi. Halife cariyeyi görünce sarhoş oldu onun tası da damdan düştü. Halife buluşmayı diledi bu maksatla o cariyenin yanına gitti. Onu andı aletini kaldırdı. O cana canlar katan o sevgisini gittikçe artıran güzelle buluşmaya niyetlendi. Kadının ayakları arasına oturdu. Oturdu ama takdir zevkinin yolunu bağladı.

3945. Farenin catırdısı kulağına değdi. Aleti indi uyudu şehveti tamamiyle kaçtı. Bu ıslık yılan ıslığı olmasın çünkü hasır kuvvetle oynamakta dedi. Cariyeciğin Halifenin şehvetinin zayıflığını görüp o beyin kuvvetini hatırına getirerek gülmeye başlaması ve Halifenin bu gülüşten bir şey anlaması.. Cariye Halifenin gevşekliğini görünce kahkahalarla gülmeğe başladı. O erin aslanı öldürüp geldiği halde hâlâ aletinin inmediğini hatırladı. Kahkahası arttıkça arttı uzadıkça uzadı. Kendini tutmaya çalışıyordu ama bir türlü dudaklarını kapatamıyordu ki.

3950. Esrara alışık olanlar gibi boyuna gülüyordu. Kahkaha kârına da üstün gelmişti ziyanına da. Ne düşündü aklına ne getirdiyse fayda vermedi; aklına getirdiği şeyler de gülmesini artırıyordu. Sanki bir selin bendi birden yıkılmıştı. Ağlayış gülüş gönlün gamı neşesi.. Bu ki her birinin ayrı bir madeni vardır. Her birinin bir ayrı mahzeni vardır ve o mahzenin anahtarı kapalı kapılan açan Tanrı'nın elindedir. Bir türlü gülmesi dinmiyordu. Nihayet Halife alındı huysuzlandı.

3955. Hemencecik kılıcını kınından sıyırdı. Habis dedi neden gülüyorsun? Söyle. Bu gülüşten gönlüme bir şüphe düştü. Hileye kalkışma doğru söyle.Yalanla beni kandırmaya kalkışırsan yahut boş bir bahane icat edersen Ben bunu anlarım gönlümde bunu anlayan bir nur vardır. Doğruyu söylemek gerek vesselam.' Bil ki padişahların gönüllerinde ulu bir ay vardır. Bazı bazı gaflet yüzünden bulut altına girer ama ehemmiyeti yok.

3965. Cariye âciz kalınca ahvali anlattı. O yüz Zâl'e bedel olan Rüstem'in erliğini söyledi.Yoldaki gerdeği o sırada vukua gelen halleri bîr bir nakletti. Erin kılıcını çekip gidişini aslanı öldürdükten sonra gelişini aletinin hâlâ gergedan boynuzu gibi ayakta olduğunu söyledi. Ondan sonra namuslu Halifenin gevşekliğini ve farenin bir çıtırtısından aletinin söndüğünü görünce dayanamayıp güldüğünü bildirdi. Tanrı sırları meydana çıkarır. Mademki sonunda bitecek kötü tohum ekme. Padişahın işi anlayınca o hıyaneti örtüp affetmeyi ve kendisinin Musul padişahına zulmettiği için "Kim kötülük ederse kendine eder" ve "Şüphe yok rabbin gözetleme yerindedir seni görür" âyetleri mucibince bu kötülüğe uğradığını anlayıp intikam almaya kalkışırsa bu zulüm ve tamahın cezasını çektiği gibi o intikamın cezasına da uğrayacağını kestirerek cariyeyi o beye vermeyi kurması

3995. Padişah kendi kendisine suçunu kabahatini kızı ele geçirmek için ettiği ısrarı anıp tövbe etti Tanrı'dan yarlıganmak diledi. Dedi ki: Başkalarına yaptığım şeyler ceza haline geldi bana gelip çattı. Mevkiime güvenip başkalarının eşine kasdettim. Bu kasıt bana döndü kuyuya düştüm. Başkasının kapısını dövdüm o da tuttu benim kapımı dövdü. Kim başkalarının karısına kötülük ederse bil ki kendi karısına pezevenklik eder.

4010. Rabbimiz biz nefsimize zulmettik bir hatada bulunduk. Ey merhameti büyük Tanrı bize acı! Ben onu affettim sen de yeni suçumu da affet eski suçlarımı da. Sonra cariyeye sakın dedi bu senden duyduğum sözü kimseye söyleme. Seni beyinle evlendireceğim. Tanrı hakkı için sakın bu hikâyeyi bir daha anma. Anma da o benden utanmasın. Çünkü o bir kötülükte bulundu ama yüz binlerce de iyilik etti.

4015. Ben onu defalarca sınadım ona senden de güzel kadınları emniyet ettim. Hiç dokunmadı. Bu olan şey benim yaptığımın cezası. Bundan sonra o beyi huzuruna çağırdı. Âlemi: kahretmeyi düşünen hışmını yendi. Ona kabul edilecek bir bahane buldu. Dedi ki: Ben bu cariyeden soğudum. Sebebi de şu: Çocuğumun anası bu cariyeyi kıskanmada âdeta bir tencere gibi kaynayıp durmada yüzlerce sıkıntılara uğradı.

4020. Oğlumun anasıdır onun nice hakları vardır. Böylece cevir ve cefalara lâyık değildir o. Kıskançlığa başladı kanlar yutmada. Bu cariye yüzünden pek şiddetli acılara düştü. Hâsılı bu cariyeyi birine vereceğim. Buna karar verdikten sonra azizim efendim senden daha iyisini bulacak değilim ya. Sen onun için canınla oynadın. Artık onu senden başkasına vermek doğru değil. Onu o beye nikahlayıp verdi öfkesini hırsını kırdı geçirdi.

Mesnevi, Mevlana Celaleddin-i RumiMesnevi, Mevlana Celaleddin-i Rumi

İlhan Bardakçı KUDÜS'TE BİR ONBAŞI
"Yıllar önceydi, sene 1972. O zamanlar genç bir gazeteciydim. Türkiye’den bazı siyasiler ve iş adamları İsrail’e resmi ziyarette bulunuyorlardı. Biz de gelişmeleri izlemek için oradaydık. Bir sıcak mayıs akşamıydı. Her ziyarette olduğu gibi sıradan bir işti anlayacağınız.

 Ziyaretin dördüncü günü bize tarihi ve turistik yerleri gezdirmeye başladılar, kafile olarak Mescid-i Aksa’ya vardık. Heyecanlanmıştım asırlık merdivenlerden yukarı çıkarken. Üstteki avluya ‘on iki bin şamdanlı avlu’ diyorlar. Yavuz Sultan Selim Han, Kudüs’e gelince bu avluda on iki bin şamdan mum yaktırmış. Koca Osmanlı ordusu yatsı namazını o mumların ışığında kılmış, adı oradan geliyor. 

Avlunun kenarında biri dikkatimi çekti. Doksan yaşlarında bir adam… Üzerinde kendinden daha yaşlı bir asker üniforması; her yanı yama içinde, hatta bazı yamaların bile tekrar yamanmış olduğu bir elbise... Asırlık ağaçların gövdesindeki halkalar misali yamaları yaşını göstermeye çalışıyordu sanki. 
Orada ayakta bekliyordu, sırtına zorla yapıştırılmış gibi duran hafif kamburu da olmasa dimdik duracaktı. İki metreye yakın boyu ile yaşlıydı ama bir o kadar da vakur. Şaşırmıştım. 

‘Acaba bu adam bu sıcakta güneş altında neden dikilip duruyor’ dedim içimden. Bizi gezdiren rehbere sordum; ‘Ben kendimi bildim bileli her gün buraya gelir. Akşama kadar bekler. Ne kimseyi dinler, ne de kimseyle konuşur. Sadece bekler, delinin teki herhalde.’ dedi. Bu yaşta bu sıcakta sebepsiz beklemeyeceğini biliyordum. Bembeyaz sakalının hafif titremesi rüzgardan mıydı, senelerin bedene yüklediği ağır yükten mi bilemedim. Kafasında eski bir kalpak, sanki kanatlanıp gidecek bir kumru misali bekliyordu. 

Konuşmakla konuşmamak arasında kararsız kaldım. Yanına yaklaştığımı fark etti, ama kımıldamadı. ‘Selamün aleyküm baba.’ dedim. Başını biraz bana doğru çevirdi, durakladı ve çatallanmış titrek bir sesle “Aleyküm selam oğul.” dedi. ‘Hayırdır baba sen kimsin, burada ne yapıyorsun?’ dedim. “Ben...” dedi titreyen bir sesle. “Ben, Osmanlı Ordusu, Yirminci Kolordu, Otuz Altıncı Tabur, Sekizinci Bölük, On Birinci Ağır Makineli Tüfek Takımı Komutanı Onbaşı Hasan’ım.” Sesinde titreme kalmamıştı. Genç bir askerin tekmil vermesi gibi tekrarladı: “Ben Iğdırlı Onbaşı Hasan’ım. Bizim bölük Cihan Harbi’nde Kanal Cephesi’nden İngiliz’e saldırdı. Cânım ordu Kanal’da yenildi. Artık geri çekilmek elzem idi. Ecdat yadigârı topraklar bir bir elden gidiyordu. İngiliz, sonra Kudüs’e dayandı, şehri işgal etti. Biz de Kudüs’te artçı bölük olarak bırakıldık.” dedi.

Osmanlılar, İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde mübarek belde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakır. Eskiden bir kenti ele geçiren devlet, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmazmış. Zaten İngilizler de Kudüs’ü işgal ettikleri zaman halk çok tepki göstermesin diye küçük bir Osmanlı birliğinin şehirde kalmasını istemişler.

Sonra anlatmayı sürdürdü: “Bizim artçı bölük elli üç neferdi. Mütarekeden (Mondros Ateşkesi) sonra ordunun terhis edildiği haberi geldi. Başımızda kolağamız (yüzbaşı) vardı. ‘Aslanlarım, devletimiz müşkül vaziyettedir. Şanlı ordumuzu terhis ediyorlar, beni İstanbul’a çağırıyorlar. Gitmem gerek, gitmezsem mütareke emrini çiğnemiş, emre itaatsizlik etmiş olurum. İçinizden isteyen memleketine avdet edebilir, ama beni dinlerseniz sizden tek isteğim var: Kudüs bize Sultan Selim Han Hazretleri’nin yadigârıdır. Siz burada nöbeti sürdürün. Sonra halk ‘Osmanlı da gitti, bundan sonra bizim halimiz nice olur!’ demesin. Fahri Kâinat Efendimiz’in ilk kıblesini Osmanlı da terk ederse gâvura bayramdır. Siz, İslam’ın şerefini, Osmanlı’nın şanını ayaklar altına aldırmayın.’ dedi. 
Bölüğümüz Kudüs’te kaldı. Sonra upuzun yıllar bir anda bitiverdi. Bölükteki kardeşler teker teker Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuştu. Düşman değil de yıllar biçti geçti bizi. Bir ben kaldım buralarda. Bir ben, koca Kudüs’te bir Onbaşı Hasan.” dedi. 
Alnından akan ter, gözyaşına karışıyor, kırış kırış olmuş yüzünde kendi yol bulup akıyordu. Konuşmaya devam etti: “Sana bir emanet var oğul, nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?” dedi. ‘Elbette’ dedim. Sanki Türkiye’ye haber göndermek için birini bekliyordu. “Anadolu’ya vardığında yolun Tokat sancağına düşerse Mescid-i Aksa’ya beni nöbetçi bırakıp burayı bana emanet eden kolağam Mustafa Kumandanımın yanına git. Ellerinden benim için öp ve de ki: ‘Kudüs’ü bekleyen 11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan o günden bu yana bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Nöbetini terk etmedi, tekmili tamamdır hayır dualarınızı beklemektedir kumandanım.’ de.” ‘Tamam’, dedim. Bir yandan gözyaşlarımı gizlemeye, öte yandan dediklerini not almaya çalışıyordum.

Nasırlı ellerine sarıldım sonra öptüm öptüm. ‘Allah’a emanet ol baba’ dedim. “Sağ olasın oğul. Bizim için dünya gözü ile o mübarek Anadolu’yu görmek mümkün değil. Var sen selam götür tanıdık tanımadık herkese.” dedi. Kafileye geri döndüm, sanki bütün tarihimiz kitaplardan canlanmış da karşıma çıkmıştı. Rehbere durumu anlattım, inanamadı. Adresimi verdim, bu askeri takip etmesini, bir şey olursa bana mutlaka haber etmesini istedim. 

Türkiye’ye gelince verdiğim sözü yerine getirmek için Tokat’a gittim. Askerî kayıtlardan Kolağası Mustafa Efendi’nin izini buldum. Vefat edeli yıllar olmuştu. Sözümü yerine getirememiştim. Ardından seneler birbirini kovaladı. 1982’de bir gün ajansa geldiğimde bir telgrafım olduğunu söylediler. Rehberden gelen bir tek cümle yazılıydı: “Mescid-i Aksa’yı bekleyen son Osmanlı askeri bugün öldü.” "

Kübra Vural, bir alıntı ekledi.
19 saat önce · Kitabı okuyor

Bir ara başımı kaldırıp etrafımdakilere baktım. Hüngür hüngür ağlayan bu yiğitlerin hepsi askerdi; hem de dünyanın en korkusuz, en sağlam askerleri!.. Göğüslerinde yaralar, ayaklarının altında kan, ateş; dere-tepe demez, haftalarca, yalınayak, gömleksiz yürür; günlerce ekmeksiz, susuz kalır; şikayet bile etmeden; tüfekleriyle düşman tanklarına, toplarına karşı koyarlardı. Ana şimdi ağlıyorlardı. Türkistan'larından uzakta, bu yabancı topraklara bıraktıkları kardeşleri için, bir asker gibi değil, yetim ve öksüz çocuklar gibi, en acı gözyaşlarını döküyorlardı.

Yurdunu Kaybeden Adam, Cengiz DağcıYurdunu Kaybeden Adam, Cengiz Dağcı

Filistin zengin bir ülke olsaydı oraya asker gönderirdik . Hatırlar mısınız Katar'a asker gönderdiğimiz günleri.

Ebru Ince, bir alıntı ekledi.
22 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

Tolstoy :) şiir hakkında konuşuyor :))
"Kelimelerin asker gibi dizilmesi ve yoklama yapılır gibi seslere cevap verilmesi "

Ağustos 1914, Aleksandr Soljenitsin (Sayfa 32 - Hürriyet Yayınları / Ekim 1972)Ağustos 1914, Aleksandr Soljenitsin (Sayfa 32 - Hürriyet Yayınları / Ekim 1972)

Her ananın oğlu asker olur ama her genç kızın sevdiği bahriyeli olamaz 😄

Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
Dün 11:29 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"Delikanlı, kim için dövüştüğünü biliyor musun?" diye sordu birden.

Yeniçerinin gözlerinde vahşi bir ışık yandı, söndü.

"Valide Sultan için" dedi ince bir sesle, "ya sen kim için dövüşüyorsun?"

Molla Doğan saygıyla cevap verdi:

"Padişah için tabiî, başka kim için olacak."

"Padişah dediğin bir sabidir, henüz devlete sahip değildir. Devlete sahip oldukta onun için de dövüşürüm."

"O günü görecek kadar yaşasan keşke. Kılıcı çok gevşek tutuyorsun delikanlı. Dikkat et, elinden kaymasın!"

Demesiyle kılıcını döndürüp pek bir hamle çıkarması ve genç yeniçerinin kılıcını elinden uçurması bir oldu.

"Söylemiştim!" diye bağırdı ardından.

Delikanlının gözleri aval aval açılmış, Molla'ya baka kalmıştı. Kılıcını başına inmesini tevekkülle bekliyordu. Fakat beklediği olmadı.

Doğan kılıcını kınına soktu. Yumuşak bir sesle,

"Ortana git" dedi. "Bu zorbalara uyma. İyi bir asker olmaya çalış.

Ve yalnız Padişahın için dövüş."

Genç yeniçeri bir süre daha baktı. Hiçbir şey söylemeden çıktı, gitti.

Kılıcını almayı bile akıl edememişti.

IV. Murad, Yavuz BahadıroğluIV. Murad, Yavuz Bahadıroğlu

kardeşimi seviyorum yeni geldi askerden
vatan-millet-ada(m) pazarı
parola: asker üşümez / geberir
emret komutanım

Bayram Balcı