Gün, hafta, ay gibi zaman bölümlerinin yanında bir de hadiselerin iklimi vardır ki, hemen öbürleri kadar, hatta daha fazla insanların hayatını içine alırlar. Bunlar eski takvimlerdeki burçlara benzerler. İçtimaî hayat, ister istemez tesirleri altında kalır. Onlarla düşünür, onlarla değişir, onların şartları içinde yaşarız. Bunların ehemmiyetçe behemehal birbirinin dengi olması lâzım gelmez. Efkârıumumiye denen kabı dolduracak mahiyette olması yetişir.
Sayfa 60 - Dergah Yayınları 16. Baskı Eylül 2016
- Ay Hanım anlamıştır. Onun gözünden birşey kaçmaz. Günden güne güçlendikleri de bizim gözümüzden kaçmıyor. Üzerlerine çeri yürütmekten başka çare yok...
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Bir zamanlar duyuların görünüşü ve her tür dışsal deneyim karşısında kendini bu tür safdilliklerden tamamen kurtarmış düşünce olarak konumlayan felsefenin kendisi de artık, nesnel olarak, yüz elli yıl önce Goethe’nin öznel spekülasyondan beslenen sefil âlimler olarak gördüğü kişiler kadar safdilleşmiş durumdadır. İçe dönük düşünce mimarı, dışa dönük teknisyenlerin el koyduğu Ay'ın karanlık tarafında ikamet etmektedir.
Sayfa 15·Kitabı okuyor
Felsefe
Meclis’ten “Musul gidiyor” sesleri yükseliyor, sert eleştiriler yapılıyor. İzmit Mebusu Sırrı Bey konuşuyor: Lozan’da Misak-ı Milli’den feragat ettiler... Arazi meselesinin hiçbir noktası temin olunamadı ve binaenaleyh milletin senelerden beri etrafında dönüp dolaştığı ve âleme ilan edilen Misak-ı Milli çiğnendi, heba edildi, iptal edildi, battal edildi... Ve Mustafa Kemal Paşa “usul hakkında söyleyeceğim” diyerek söz alıyor: Sırrı Bey gibi arkadaşlarımız Misak-ı Milli’den bahsediyor. Delege heyetimiz Misak-ı Milli’yi mahvetmiş, Bakanlar Kurulu Misak-ı Milli’yi feda etmiş. Ben de diyorum ki, Sırrı Bey Misak-ı Milli’nin ne olduğunu anlamamıştır. Misak-ı Milli’nin ne olduğunu evvela anlamalı, ondan sonra saldırganların kim olduğunu meydana koymalı. Efendiler, arazi meselesi ve hudut meselesi, Misak-ı Milli’nin, malumu âliniz, birinci maddesinin kapsamındadır. Misak-ı Milli şu hat, bu hat diye hiçbir şekilde hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve yüce heyetinizin bakışındaki isabettir. Yoksa, haritası mevcut bir hudut yoktur... Sırrı Bey oturduğu yerden Gazi’ye cevap veriyor: Paşa Hazretleri çok teşekkür ederim ki sözlerimi murafaa buyurdunuz [tartıştınız], anlamadığımı söylediniz. Misak-ı Milli’nin, bendeniz, haddim olmayarak, yazanlarındanım. Gazi cevap veriyor: Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok bela koydunuz. Yani bugün katiyeti ihlal eder sözlerden başka bir şey yapmadınız. Mustafa Kemal “Musul Misak-ı Milli’ye dahildir” derken milli bir hedefin siyasetini yapmıştır; bunun gerçekleşmeyeceğini görünce, realist bir tutumla siyasetini değiştirmiştir. O zaman “iki ay önce şöyle diyordun...” diyecek muhalefet de basın da yoktur! Muhalefetin ve basının bu güce ulaştığı günleri yaşayacak olan İsmet İnönü, anılarında, Lozan süreci hakkında Meclis’te
Risale-i Nurlar ilk defa Burdur'da yazılmıştı. Talebeleri söylediklerini el ile yazıp çoğaltıyor sonra da dört bir tarafa dağıtıyorlardı. Yalnız bu yapılanlar hoş karşılanmayınca kendisini bir gün kuş uçmaz, kervan geçmez bir yere gönderdiler. Amaç onu herkesten tecrit ederek yalnızlıklara, yokluklara mahkûm etmekti. Bildiklerini kimseyle paylaşmasına müsaade etmeden bu dünyadan çekip gitmesini istiyorlardı. Sekiz ay beş gün sonra bir kış günü gül diyarı Isparta'ya sürgüne gönderilmesinin sebebi işte buydu.
Sayfa 285
Risale-i Nur
Kafkas Cephesi'nde iken Arapça olarak yazdığı 'İşaratü'l-İ'caz adlı eserini bir daha gozden geçirdikten sonra Enver Paşa'nın desteğiyle bastırdı. Eğitime fevkalade önem veren bir komutandı Enver Paşa. Aynı zamanda son derece gözü kara birisiydi. Yaptığı bütün işler "Ya herru ya merru" türündendi Paşa, bir gün Bediüzzaman'ı Genel Kurmay Başkanlığına çağırmış, karargâhta kendisinı göz ucuyla süzen meraklı paşalara "Bu hocayı görüyor musunuz? Şarktaki savaşlarda Ruslara karşı koyan hoca işte budur" demişti. Askeri erkân dağıldıktan sonra Enver Paşa'yla odasında hususi olarak görüşmüşlerdı. Kendisine üç ay ellişer liradan yüz elli lira ve savaşlarda gösterdiğı başarılarından dolayı da harp madalyası verdi. Parayı paşanın ısrarı ile kabul etmişti. Aslında paşanın onu karargahına çağırmasının başka önemli bir sebebi daha vardı. Bunu anlamakta gecikmeyen Bediüzzaman "Paşam, eğer bana dünyevi bir maişet için vazife verecekseniz istemem. İlm ü irfana ait bir hizmet varsa başka. Benim şimdi istirahate ihtiyacım var. Çünkü esarette çok zulüm ve meşakkat çektim" dedi. Enver Paşa, teklifi onaylar tarzda başını salladı. Bediüzzaman da belirli bir süre istirahate çekildikten sonra şeyhülislama bağlı faaliyet gösteren Darü'l Hikmeti'l İslamiye'de görev aldı. Bediüzzaman'ın at sırtında yazdığı İşaratü'l-İ'caz eserini İstanbul'da peş peşe yayımladığı başka eserleri takip etti. İman hakikatlerinin ispatını anlattığı, "Nokta"; ayet ve hadisleri yorumladığı "Sünühat"; insanlığın medar-ı iftiharı olan Sevgili Peygamberimizin peygamber olduğunu ispat eden, "Şuaat"; Kur'an'ın mucize oluşunu anlatan "Rumuz"; Allah'ın birliğini anlattığı "Katre", sosyal meseleler için yazdığı, "Tulûat", ahlaktan ve maneviyattan bahsettiği, "Habbe. Zerre, Şemme ve Lemeat" adlı eserlerini kaleme aldı. Dârü'l
Tarih