Cenevre'den, bu kenti bir daha görüp göremeyeceğimi asla bilmeden ayrılırken, yalnız kalmak istediğim için vagonun arkasındaki boşlukta durmuş, gözlerimi o sırada güneş içinde olan Leman gölüne dikmiş (Leman gölü, Cenevre ile Lausanne arasında görünür ve sonra kaybolur) ayırmadan bakıyordum. Bir daha görmemecesine bakıyordum güneşin ışıkları altında parlayan pırıl pırıl göle. Ne zaman, acaba ne zaman göreceğim bir daha buralarını diye düşünüyordum. Buna düşünmek de diyemezsiniz. Garip bir duygu sarar içinizi, bir üzüntü, bir gariplik, hatta belki de kelimelerle dile getirilemeyecek bir duygudur bu. Çok sevdiği yerlerden buralarını bir daha görüp göremeyeceğini bilmeden ayrılan insanlar anlayabilir bu duyguyu. Galiba bu duyguya isim konmadı daha. Çünkü bir insanın yaşamında sevdiği bir insandan ayrılırken, onu tekrar görme şansı iki mislidir, siz gidemezseniz, onun gelmesi ihtimali vardır. Ama bir yerden ayrılış böyle değil. Bir yerden ayrılırken, insanın orayı bir daha istese de göremeyeceğini düşünerek, bundan korkarak, hatta belki de bunu bilerek ayrılması sık rastlanan bir şey değil. Dillerimiz bu duyguya hazırlıklı değil. Bunun ayrı bir kelimesi olması gerek...
Yatağa girerken, bir dergide okuduğum "sayı sayma usûlü"nü denemeye karar vermiş bulunuyordum. Bunu şimdiye kadar hiç yapmamıştım; ama yazarın uyku tutmayanlara hararetle tavsiye ettiğini iyice hatırlıyordum.
Bu sisteme göre, sayılar yüzden başlanarak aşağıya doğru sayılacaktı. Ben, daha sağlama gitmek için, beş yüzden başlamaya karar verdim ve derhal işe giriştim:
Beş yüz.. dört yüz doksan dokuz.. dört yüz doksan sekiz... Aman ne güzel! Ben daha iki yüze inmeden, daha iki yüz elli bile demeden kafama hoş bir tenhalık gelmeye başladı ve ben yumuşacık bir hazla, anamdan ninni söyler gibi, sûrdürdüm saymayı:lki yüz yirmi iki.. iki yüz yirmi bir.. iki yüz yirmi.. iki yüz yirmi.. iki yüz yirmi.. bozuk bir plāk gibi.. iki yüz yirmi.. ve ben, ne güzel.. enfes.. mükemmel derken, iki yüz yirmi.. çünkü iki yüz yirmi.. lira benim.. iki yüz yirmi...İğneyi plāğın çızığından kurtarabiliyorum. Çok şükür diyeceğim; ama içime, belli belirsiz de olsa bir tedirginlik gölgesi düşmüş gibi: Hızlı hızlı saymaya koyuluyorum; şükretmeye bile vakit kalmamalı; hattā şükretmeyi düşünmemeliydim bile:İki yüz on yedi.. iki yüz on altı.. iki yüz on beş.. işler düzelir gibi oluyor.Yüz iki.. yüz bir.. burnun içini gıcıklayan derin nefesler.. beyinde her şeyin dibe, derinlere, el değmedik, gün düşmedik kuytulara doğru çekilişi.. ağır ağır.Seksen bir.. seksen.. yetmiş dokuz.. derken.. imkânı yok, yetmiş sekiz'i geçemedim. Nasıl çiğner geçersin kardeşim, nasıl?Yetmiş sekiz benim okuldaki numaramdı:
**Yetmiş sekiz on iki ile on beş yaş arasındaki çocuktur. ildeki okulda geçen üç kıştır. Biri şair, biri milli futbolcu, biri pilot, biri cumhurbaşkanı yapan dört aşktır. Kasabadan, sokak arkadaşlarından, evden üç defa ayrılış, üç defa anaya dönüştür. Mektuplardır,