Geri Bildirim
  • ''İçinde yaşadığınız dünya ile içinizde yaşattığınız dünya arasında kurabildiğiniz bağ kadar mutlusunuz ''
    Anton Çehov
  • Milena..Milena..Milena..
    Kitabı okuyana kadar çokça kez duymuştum bu ismi Kafka ile beraber.Öyle ki bunca denk geldiğim bu isme yazılan mektuplar Kafka’nın eserleri arasında okumayı istediklerimin ilkiydi.Kitabın mektup türünde olduğunu biliyordum fakat karşılıklı mektuplaşmalar olacağını zannediyordum ama kitap yalnızca Kafka’nın mektuplarından oluşturulmuş ve bu özellikle bazılarında sona gelinceye dek konunun ne olduğu hakkında kafa karışıklığı yaşamaya sebep olabiliyor.Neyse ki kitabın sonlarında (s.331) Milena’nın mektuplarının bulunamadığı belirtilmişti(!).Açıkçası kitapta beni en çok etkileyen karakter, ara ara bahsedilmesine rağmen Max Brod oldu.Kafka’nın çektiği varoluşsal yalnızlığın bence bilinçli tesellicisi; ebedi dostu ve Kafka’nın yakmasını istediği halde tüm eserlerini bastırıp bize ulaştıran Yahudi kökenli Alman yazar, bestekâr ve gazeteci.
    Kafka; içsel olarak devamlı sıkıntı çekmekte ve çoğunlukla hüzünlü bir ruh halindedir fikrimce (Damarlarımda sürekli dolaşan bu kadar huzursuzluk varken kendimi oranın sahibiymiş gibi hissetmem aslında biraz garip ama bu benim tek gerçek kusurum. s.240).Bunu ta çocukluğuna indirgersek; devamlı babasını memnun etme çabasında olmasına rağmen bunu neredeyse hiç yapamamış olması, Avusturya Lisesinin tutucu tutumu onun sıkıntılarının ve bundan kaynaklı yalnızlığının pekiştiricileridir.Milena’ya bazı mektuplarında Yahudi oluşunu da yererek veya çekimserce anlatışı benliğini oluşturan bu olguya da sıkı sıkıya bağlanamayışına rağmen olayların olma ihtimaline yönelik onun “olmamışa dair umudu” yegane tesellisidir bence.Kafka olayların olma ihtimaline olmasından daha sıkı bağlarla bağlıdır (Eğer bir gün seni acil olarak görmek istediğimde ve seni çağırdığımda hemen gelecekmişsin umuduyla beni yalnız bırak.- s.136).
    Kafka; varoluşçu bir yazardır. “ .. paltom bile bana ağır gelirken, bu koca dünyayı nasıl sırtımda taşırım? Benim zayıflığımı bir kenara koy.Bunları yapabilen biri var mıdır? Kendi gücümüzle bu işlere girişmek çılgınlıktır-s.302-“ burada varoluşçuluğun temel sorunu varlığın anlamının (Birbirimize verdiğimiz cevaplar sorunlarımızın anlamını ortadan kaldırırdı. s.265) araştırılmasını vurguladığını düşünüyorum.Kendisini bu arayışta yalnız hissediyor (Aslında hiçbir şeye dikkat ettikleri yoktu.Ben hiçbir şekilde onların dünyalarına dahil değildim, onlara göre hatasızdım.Tuttuğum yol onların dünyalarında olanın dışındaydı.Eğer yolum bir nehirse, bu nehrin en büyük kolu onların dünyasının dışına doğru akıyordu. s.281) ve bunu Milena’ ya mektuplarıyla (Karşılık olarak bu ruhlar postayı ve sonra telgrafı, telefonu, telsizi icat ettiler.Onların bu şekilde yok olmayacakları belli ama biz onların müdahalesiyle yok olacağız. s.311) yeterince anlatabilirse (Çok tedirginim, insanın kendini sözcüklerle ifade edememesi çok kötü.İfade edebilse ne olacak ki, sözcüklerin saldırısı karşısında ya savunmaya çekilir ya da tamamen yok olur. s.232) yeterince anlaşılacağını düşünüyor ve bence bu durumun sıkıntısını reddetmeyi yeğliyor. Ayrıca Kafka’nın sıkıntıları/korkuları fikrimce biraz obsesifçe de( s.336-338 ). Olayların veya durumların ince ayrıntılarına fazlaca takılıp kalıyor.Belki bu da yine ta varoluşunun temelinde tatmin olmamış ihtiyaçlarına ya da takıntılarına dayanıyordur; şahsen yıllar sonra Milena’yı dine kabul hediyesinin yerine koymasını da buna bağladım- Yahudilikte 13 yaşını dolduran çocuklar için yapılır ve Milena doğduğunda Kafka 13 yaşındaydı.
    Son olarak Kafkayla Milena arasındaki aşkın beni etkilemediğini, sıradan bulduğumu söylemeliyim.Zaren mektuplaşırlarken Milena evli ve Kafka da mektuplaşmaları kesildikten bir süre sonra -bakım için- evleniyor.En çok dikkatimi çeken bölümüyse şu oldu: “Ben yaşayan yazarların, yazdıklarıyla canlı bir bağ kurduklarını düşünüyorum; yazar hâlâ hayattaysa, bu yazdığı kitaplar için ya iyi oluyor, ya da kötü.Kitabın gerçek durumu, yazarın ölümünden bir süre sonra, ortaya çıkıyor.” Bir nevi fikrini yaşatmış, iyi okumalar :)
  • Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz
    Biz neşâtın da gâmın da rûzgârın görmüşüz

    Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde
    Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz

    Top-ı âh-ı inkisâra pây-dâr olmaz yine
    Kişver-i câhın nice sengîn hisârın görmüşüz

    Bir hurûşiyle eder bin hâne-i ikbâli pest
    Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisârın görmüşüz

    Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhdır sermâyesi
    Biz bu meydânın nice çâbük-süvârın görmüşüz

    Bir gün eyler dest-beste pây-gâhı cây-gâh
    Bî-aded mağrûrun sadr-ı i’tibârın görmüşüz

    Kâse-i deryûzeye tebdîl olur câm-ı murâd
    Biz bu bezmin Nâbîyâ çok bâde-hârın görmüşüz

    Açıklama:

    Zaman bağının baharını da gördük güzünü de; üzerimizden neş’e rüzgârları da geçmiştir gam fırtınaları da.

    Mevki sahibi olunca zafer sarhoşu oluverme; zîrâ böylesine mest (sarhoş) olup sabah olunca da baş ağrısı çeken binlercesini görmüşlüğümüz var.

    Gönlü kırık olanın atıverdiği âh topunun nice büyük sultanların muhkem kalelerini yıktığını biliriz.

    Derd ehli olanların kırıklıkla döktükleri gözyaşlarının yaptığı seller önünde nice gösterişli kâşânelerin, mâlikânelerin yerle bir olduğunu biliriz.

    O garipler ki, bütün sermâyeleri can yakıcı bir âh silâhından ibarettir ama, onu şöyle bir attıkları zaman, nice hızlı süvarilerin vurulup yere serildiklerini gördük.

    Sadarette itibar üzere oturan nicelerini gördük ki; gün geldi de onlar el pençe vaziyette pabuçluğu mekân tuttular (yani hizmetçi oldular)

    O elindeki –gururla kaldırıp kaldırıp- içtiğin kadeh var ya, gün gelir de dilenci çanağına döner; benzerlerini çok gördük.


    - Nâbi--
  • Anne, gezindiğin bağ; baba, yaslandığın dağdır! Ömrümün en güzel çağı, annen ve babanla olandır.
  • İMAN-AMEL BÜTÜNLÜĞÜ - Amel, insanın bilinçli gerçekleştirdiği davranışlarıdır. Kur’an-ı Kerim’de insan davranışları salih ve kötü olanlar şeklinde ikiye ayrılır. Salih ameller, iyi, güzel ve faydalı olanlardır. Yüce Allah bizi bu iradi davranışlarımızla değerlendirmektedir. Nitekim Allah Rasulü, “Allah, sizin dış görünüşünüze değil, kalplerinize ve amellerinize bakar (Müslim, Birr ve Sıla, 10).” buyurmaktadır.
    Kur’an’da iman ile salih ameller arasında o kadar kuvvetli bir bağ kurulmuştur ki, gölgenin simayı takip ettiği gibi salih amel de Kur’an’da imanı takip etmiş; âdeta amel, kalpteki imanın dışa yansıması olmuştur. Yüce Allah, “İman edip, salih ameller işleyen ve Rablerine gönülden bağlananlara gelince, işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedi kalacaklardır.” (Hûd, 11/23) buyurmaktadır.
    İman olmadığında amel boşa çıkacak (Mâide, 5/5), amel olmadığında imanın korunması ve kalpte kökleşmesi zorlaşacaktır. Çünkü düşünceden davranışa dönüşemeyen iman meyvesiz ağaca benzer. Kalpte mevcut olan iman ışığının hiç sönmeden parlaması, giderek gücünü artırması salih amellerle mümkün olur.
  • Okuyucularla; Cahit Zarifoğlu’nun da kuruluş çalışmalarında yer aldığı Mavera dergisine gelen mektuplara, cevap niteliğinde yayınlanan yazılardan oluşuyor. Türkiye’nin dört bir yanından gelen mektuplarda kendi yazılarını, şiirlerini, denemelerini gönderen okurlar; Zarifoğlu’nun da eleştirileri ile kendilerini bulmaya çalışıyorlar diyebilirim.

    Cahit Zarifoğlu denilince, şiirlerinde ki kapalılık ve buzdağı gelir akıllara. Dilinin sade olmasına karşılık anlaşılması zor olan bu şiirler okuyucuyu yorsada, ipin ucunu tutup az biraz onu anlamaya çalışınca, kelimelerin arasında ki anlamlar bir büyü gibi içinize işler, Yüreğinizi dağlar.
    Onu ve şiirini bulmaca çözmeye benzetiyorum ben. Yavaş yavaş dolan kutular ve en son çıkan muhteşem tablo –anlam-.
    Onu anlamak zordur. Daha önce onu okumayan biri için vereceğim en iyi tavsiye, kuşkusuz Okuyucularla’yı okumasıdır. Böylelikle onun şiir ve edebiyat görüşü okuyucunun gözünde daha net çizgilerle belirlenebilir.

    Bunun yanında söylemem gerekir ki, kelimelerin döşendiği edebiyat yolunda yürümek isteyenler için harika bir başucu kitabı olabilir.

    Şiirde dikkat edilmesi gereken noktalara çok iyi değinmiş Zarifoğlu. ‘Şöyle yap, şunu oku, biraz bekle’ gibi nasihatlarının yanında örneklerle öyle bir taçlandırmışki yazılarını, eminim ki mektupları gönderen şahıslarda hatalarını, çağının büyük şairi tarafından tarafsız, açık ve net şekilde görmüştür. Cahit Zarifoğlu yinede, bu eleştirileri kalp kırmadan, adına yakışan zarafetle yazıyor.
    Öyle bir mektup var ki hele; şiirden anlayan biriyseniz Zarifoğlu’nun ne demek istediğini çok iyi anlayacaksınız. Şuraya bırakıyorum…

    Gönderilen şiir:
    Taşta o ceviz kırdığım günler
    Saymakla bitiremediğim yıldızlar
    Alaca karanlık anlara değin
    Arkasından koştuğum çember küflenince …
    Zarifoğlu dokunuşu: ‘‘ Bakın sesler nasıl birbirini ezip durmuş. Kafiye imkanları nasıl görülememiş. En önemlisi de bunlara şiir olmaya doğru yüceltici hiç bir şey eklenmemiş. Bir şair gibi düşünmemişsiniz hiç. Evet doğru kullandım, şair gibi düşünmek dedim. Düşünmemişsiniz, bir bağ evinin yakınında, şehir hayatının üzerinde, bir ceviz ağacının yanında, elinde bir taş, daha büyükçe bir taşın üzerinde ceviz kıran çocuğun kim olduğunu derinlemesine, iç içe ağaç damarları gibi barındırdığımız çocukluğu, yıldızları sayarken sayıları bir elimizden alıp ötekine verdiğimizi, sonunda yıldızların kendi yerlerinde sayıların ise işe yaramadan ortalarda kaldığını, insanla evren arasında yaklaşmakla eritmediğimiz buzula rağmen, bu durgun sürece rağmen çember arkasında koştuğumuzu, bir çemberin bir bizim döndüğümüzü ve «şimdi»ye doğru büyüdüğümüzü ve bir köşeye atılıp unutulanın, çemberden başka bir şey olduğunu… Yine de derinlemesine algılıyabilirdik bunları. Fakat kullanabildiğiniz kelimelerdeki sesleri bile görmek istemediniz. Kendi kelimelerinizle yeniden düzenleyelim yazdıklarınızı.
    Taş üstünde ceviz kırdığım günler
    Say say bitmeyen yıldız
    Alaca karanlıklara kadar arkasından
    Koştuğum çember
    Anlatmak istediğiniz şeyin, kullandığınız kelimelerin önünü açmak istedim bir parça. Şiirin bulunduğu yöne kımıldasınlar diye. Herhangi bir iddiam yok yanlış anlamayın, sadece göstermek istedim. Küçücük değişikliklerle, anlatılan her şey, ilk satırdaki «günler» kelimesi ile, gizli gizli bağlantılı hale gelebilir. Böylece bu kelimenin anlamı sadece ceviz; kırılan günler olmaktan taşarak, hatıralarımızı barındıran «geçmişi» anlatabilir. İkinci satırla hem saymakla bitmeyen yıldızlar, hem de hatırlamaktan yorulmadığımız yok. Alaca karanlığa kadar arkasından koşulan çember ise, hem çocuklukla ilgili bir anıyı, hem de durup durup, geçmişi yaşayışımıza özlem duyarken, içimizin hareketini gösterebilir. Şiirinizi yine kendi kelimelerinizi kullanarak ona şiir olmaya doğru küçük bir adım yeri açtık, daha doğrusu üzerinde düşündük. Ve «üzerinde çalışın» derken ne demek istediğimizi anlatmak istedik. Kuşkusuz hiç kimsenin şiirini değiştirmeye, üzerinde çalışmaya hakkımız yok. Bir fikir versin istedik.’’

    Mektupları okudukça ismi geçen kişilere karşı bir merak canlandı içimde. Küçük bir araştırmayla mektup gönderenlerin arasından yazar ve şair çıktığını gördüm.
    Bu tesirli eleştiriler Zarifoğlu’nu ve şiir görüşünü anlamada size yardımcı olacak ve dahası içinizde yatan ufak şaire yol gösterecek.
    Kelimelerin büyüsüne kapılmak dileğiyle…
  • Büyük konuşmacılar gerçekten de başına buyruk , maceracı ve risk alan, kuralları çiğneyen asillerdir. Konuya olan tutkularını ifade etmek ve izleyicileriyle bağ kurmak için hikayeler anlatırlar. Fikirler, yirmi birinci yüzyılın geçer akçesidir ve hikayeler o akçenin elden ele geçmesini sağlar. Hikayeler gösterir , aydınlatır ve ilham verir.