Gölgesiz yaz mevsimi yakmaktan başka neye yarar yüreğimi
Nevber,kadehi birden dikiverdi ve dedi ki: " Dertliyim,talihsizliğimi duyuyorum,kendimden iğreniyorum ,unutmak istiyorum.Buna sebep biraz da sizsiniz.Sizin gibi kibar bir adamın ,adi hislere kapılmadan şu gurbet ilinde benimle meşgul oluşu,kurtulmamı isteyişi hem sevinç veriyor hem keder.. Şu hayasızlığıma bakınız hele: Demin sahnede bir sürü yabancının ,beyaz donlu fellahın zevkini harakete geçirmek için yapmadığım rezalet kalmadı.; göz süzdüm,gerdan kırdım,kalçalarımı salladım,eteklerimi havalandırarak vücudumun mümkün olduğu kadar çok yerini gösterdim. Sonra on kişiye yalan attım,kimine" Yarın " dedim. Ve yine utanmadan karşınızda böyle dolaşıyorum. Daha da fenası var.Dizinize oturmak,boynunuza sarılmak da istiyorum. Bana öyle geliyor ki orada senelerdir tatmadığım bir istirahate kavuşacağım,çocuklaşacağım.. Öyle temiz hislerle doluyum ki.. " Yine yalan söyledim,ben de temiz his yok,kucağınıza sizin olmak,kendimi size vermek için atılmak istiyorum".
Sayfa 156·Kitabı okuyacak
İçimizdeki Şeytan
"Bakınız... Bakınız!" dedi. "Burada bir şiir var... Beni deli eden şeyleri ne kadar açık söylüyor. Siz beni anlamıyorsunuz... Eminim ki bunu yazan beni anlayacaktır..." Mecmuayı tekrar masadan alarak okumaya başladı. Bu, tanınmış şairlerden birinin "Şeytan" adlı bir şiiri idi. Ömer sesi titreyerek ve bütün içini dökmek isteyen bir adam gibi ikide birde karşısındakilerin gözüne bakarak okudu. Şiirde gölgesiyle bizi kovalayan, arkamızdan fısıldayan, buz gibi elleri ensemizde dolaşan ve bizi hiçbir yere kaçırmayıp sımsıkı yakalayan bir şeytandan, bizi sıska bir çocuk gibi karşısında ürpertip titreten bir kuvvetten bahsediliyordu. Ömer şiiri bitirdiği zaman alnı ter içindeydi. "Bakın şu satırlara!.." diyerek şiirin ortasından birkaç mısrayı tekrar okudu: 'Onu ben çocukluğumdan, İlk rüyalardan tanırım. Yalnız yürüdüğüm zaman Odur arkamdaki adım. Onun korkusu, içimde Ürkek bir dünya yaratan..." Ömer haykırır gibi tekrarladı: "Evet, evet onun korkusu... İçimde bu ürkek dünyayı yaratan onun korkusu... Ben bu değilim... Ben başka bir şeyler olacağım... Yalnız bu korku olmasa... Hiçbir şeyi bana tam ve iyi yaptırmayacağına emin olduğum bu şeytandan korkmasam..."
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
BÜYÜK USTAYI ZİYARET
"İzin verirseniz ben sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim, bir başka gün gene gelirim" dedim. "Hayır, dedi Usta, bugünkü işimizi henüz bitirmedik. Yukarı gelin ve bana anlatın." Ne anlatacağımı, benden ne anlatmamı istediğini bilmiyordum. Atölyesine girdiğimizde, bu kez çok daha küçük boyutta bir portre çıkardı tuvallerin arasından. "Buna bakın ve ne düşündüğünüzü söyleyin" dedi. "Çok güzel bir portre, dedim. Sanatınızın tüm özelliklerini yansıtıyor." "Adınız neydi?" diye sordu. Söyledim. "Bakın, dedi, size bir giz vereceğim: Her şeyden önce bir durup düşünmek gerek. Göz yeterli değildir. Düşünmek gerek. Çünkü resim sevilmek, hoşa gitmek için değil, algılanmak için yapılır." "Ama resim bir anda algılanabilir de, dedim. Böylesi bir resim." İçini çekti. "Bakınız, dedi. İyi bakınız. Sonra kafanızın içindeki, belleğinizdeki başka portrelerle karşılaştırın. Eğer gerçekten resmi görmeyi biliyorsanız (bakmayı değil, görmeyi ... ) belleğinizdeki resimlerle bunun arasındaki karşıtlıklar kendiliğinden ortaya çıkacaktır." "Bu bir kişilik sorunu" dedim. "Kuşkusuz, dedi. Sanatta her şey bir kişilik sorunudur. Ama demem o değil. Başka bir şey söylüyorum ben." "Ne söylüyorsunuz?" diyemedim. "Niçin?" diyemedim. "Resimden resime elbet fark olur" diyemedim. Ne demişti az önce: "Göz yeterli değildir." Sanki ağzımı açsam, gözüm konuşuyor gibi olacaktı. Sezmiş miydi bu korkumu? Bilmiyorum. Ancak sorusunu yinelemedi. "Bakın, dedi. Bu portrede (bizim buralardan bir bahçevanın portresidir), ne bir sevgi var, ne bir kin. Ne bir sevecenlik, ne bir itme. Ne sıkıntı , ne neşe. Ne yaşama sevinci, ne ölüm korkusu... Hiçbir duygu yok bu yüzde. Görüyorsunuz değil mi? Çünkü bu portreyi ben, bir elmayı, bir ayvayı, bir kayayı, bir doğa görünümünü nasıl yaptımsa, öyle yaptım. Bir psikolog değilim ben. Bu
Sayfa 267·Kitabı okudu
13 Ekim 1987 Salı Sevgilim, Her gün kötücül bir düşü kurmak ve onu taşımak artık kılgıyı gerektiriyor. Sana böyle bir yük bırakmak istemezdim ama sen akıllı ve güçlüsün çabuk unutursun. Bu durumdan kimse kimseyi ya da kendini sorumlu, suçlu saymasın, çünkü suç yok yalnızca ırmağın akışına bir müdahale söz konusu! Her anın niye'sini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını yok etmek için kararlaştırılmış bir eylem bu! Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte! Bu tükenişle hiçbir yeni yaşama başlanamaz, bu nedenle tüm sevdiklerime elveda diyorum. Ben'i bağışlayın! Bunu en çok annemden babamdan ablamdan ve Kağan senden diliyorum. Dostlarımdan da! Nilgün Marmara Önal Seni hep sevdim Kağan! Hoşçakalın! P.S.1 Cenaze töreni istemiyorum, mümkünse yakınız lütfen! P.S.2 Kuşlar ölünceye kadar iyi bakınız onlara. 3 Sahneden çekilirken yaşamıma karışmış herkesi selamlıyorum. 4 Kağan arzu edersen ileride, daktiloya çekilmiş olan şiirleri bastırabilirsin.
Sayfa 533
Alıntı
Dinleyiniz. Bakınız filozoflar, filozofu şeyhin, vicdanımın yol göstericisi Hazreti Nietzsche ne diyor. Çıldırmadan felsefe yazılmaz. Çıldırmadan aklın öte tarafını seçmek mümkün değildir.
LAİKÇİLER BİZİ ÇOK HIRPALIYOR ve ...
(...) Basit bir misâl: Ben çok kısa bir süre başka bir plâtformda yazmıştım. Orada bir süre baktım, oyalandım, ortamın kalburüstü ateistleri kanatlardan hücum ediyor, ortadan yarıyor, kimseden tık yok. Dedim herhâlde burada Müslüman yazarlar pek yok. Ben gireyim dedim, başladım her konuda güzel güzel anlatmaya, cevab vermeye… Aa, bakıyorum, acaib de oylanıyorum. Her yazdığım ayın beğenilenlerine falan giriyor. Bak sen dedim, demek ki burada Müslümanlar var da, yazar olarak değil, seyirci olarak var. Bir süre sonra birkaç tanesinden mesajlar gelmeye başladı. Bir tanesi, hiç unutmuyorum, şöyle dedi: "Hocam, sen onların diliyle konuşuyorsun, o yüzden sana çok şaşırdılar, ne cevab vereceklerini düşünüyorlar." "Siz niye konuşmuyorsunuz?.." Demedim. Çünkü biliyorum ki, bilmiyorlar. Karşı tarafın ne dediğini anlamıyorlar, ne diyebilirler ki?.. Meselâ adam Marx‘tan söz ediyor, bir Müslüman Marx‘a ne diyebilir ki: “Komünist, Allahsız, Yahudi!” Böyle tek kelimelik şeyler. Düşünün, Marx‘ın ömrünü vakfettiği şeyleri, yazdığı binlerce sayfayı, o binlerce sayfadaki onbinlerce ayrıntıyı, yüzbinlere verdiği heyecanı, yepyeni şuuru ve bu heyecan ve şuurla dünyayı birbirine katmasını, bir döneme damgasını vurmasını, tarihe yön vermesini… Peki, bütün bunların Müslüman lûgatında karşılığı ne? “Yahudi!” Olur mu hiç? İmâm-ı Gazalî öyle mi yapmış? Zamanının bütün fikirlerini, bütün davalarını, bütün mezheblerini tek tek ele alıp muhakeme etmemiş mi? Onların hakikatlerini anlamak için, onların dilini onlardan daha iyi konuşur bir hâle gelmemiş mi? “Antitezlerinin hakikatlerini gösterme mecburiyetiyle hareket” etmemiş mi? __Peki ben yapınca suç mu oluyor bu? Sen niye yapamıyorsun bunu? Fatih Sultan Mehmed‘in Latince, Rumca öğrendiğini şişinerek anlatırken, sen niye
İbda Diyalektiği -Kurtuluş Yolu -VI-, 16 Kasım 2012, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor
İBDA Diyalektiği