Ben Tanrı'dan korkmuyorum delikanlı.
O benden korkuyor. Benim varlığım onun varlığını sorguluyor. Benim zalimliğim onun zalimliğini ortaya çıkarıyor. Benim varlığım evrenin adaletsizliğini, onun sessizliğini ifşa ediyor. Ben onun kusurlu bir yansımasıyım.
Ne diyebilirim ki sana, varlığın sırları saklı senden, benden; bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben.
Bizimki perde arkasında dedikodu; bir İndi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.
Gestapo’nun adamları pencerelerin altında, tabancalarını odaya doğrultmuşlar. Hafiyeler kapıyı kırıp, mutfağın oradan odaya dalıyorlar. Bir, iki, üç — tam dokuz kişi. İçeri daldıkları kapının arkasında olduğum için beni görmüyorlar. Arkalarından vurmam işten değil. Ne ki, dokuz tabanca, odadaki iki kadın ve üç silahsız adama doğrultulmuş. Ateş etsem, beş arkadaşım benden önce vurulacak. Kendimi vursam, yine silah patlamış olacak ve beşi de ölecek. Ateş etmezsem, altı ay, en fazla bir yıl hapis yatarlar, devrim onların imdadına yetişir, canlarını kurtarır. Yalnızca Mirek’le ben sağ çıkmayız; bizi işkenceden geçirirler. Benim ağzımdan tek bir laf alamazlar, ama ya Mirek? İspanya’da savaşmış bir adam o, Fransa’daki toplama kampından sağ çıkmış, savaşın ortasında Fransa’dan gizlice Prag’a dönmüş — yok, asla konuşmaz. İki saniye içinde karar vermeliyim.
Yoksa üç saniye mi?
Burası benden başka kaç insanın evidir?
Şimdi Bilmiyorum. Ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar benden uzak.
Bana kendimden başkasıyla konuşmak yasak.
Ben de kendi kendimle konuşuyorum.