• _İnsanlar, huyumu tanımadıkları kadar yüzümü de tanımasalar, aralarında yine rahat yaşardım.
    _Eski devlet adamları hep erdemden, ahlaktan söz ederlerdi. Bizimkiler yalnız ticaretten, paradan söz ediyorlar.
    _Yasama gücü devletin kalbi, yürütme gücü ise beyindir. Bir insan aptal olsa bile yaşamını sürdürebilir, ama kalp durduğu anda canlı ölmüştür.
    _Para ile her şey alınır ama ahlak satın alınmaz
    _Diktatörlüklerde yüksek göreve erişenler, çoğu kez düzenbaz, entrikacı, aşağılık kimselerdir.
    _Eşitlik olmadan özgürlük olmaz.
    _Gerçekten mutlu bir varlık, yalnız olan varlıktır.
    _Mucizeler yaratacağını söyleyen, ama bütün ustalığı hastalara dişlerini sıkıp dayanmalarını salık vermek olan bir hekim için ne düşünmeli?
    _Başka ülkelerde işsiz bir takım insanların, kendi kendilerini en parlak övgülerle yüceltip başka milletlere barbar deyip geçiyorlar
    _Oldukça uzun bir kaldıraçla insan dünyayı tek parmağı ile yerinden oynatabilir ama, onu taşımak için Herakles’in omuzları gerekir.
    _Her insan özgür ve kendi kendisinin efendisi olarak dünyaya geldiği için, hiç kimse onu isteği dışında buyruk altına alamaz.
    _Beni ölecek halde gördüğünüz zaman, bir meşenin gölgesine götürün, size vaat ederim ki oradan geri döneceğim.
    _Ufukta mutluluk görüyordum. Meğer bütün felâketler kapıda beni bekliyormuş.
    Zor iş, zamanında yapmamız gereken fakat yapmadığımız koIay işIerin birikmesiyIe meydana geIir _Doğru yolda giden kaplumbağa eğri yolda giden yarış atını geçer
    _Şefkatin en büyük amiIi anaIardır. Hayatımdaki bütün hataIarım ana terbiyesi görmeyişimden iIeri geImiştir _Her işte, güçlü olan gerçek suçlu, zayıf olan suçsuzu öne sürerek temize çıkar
    _Sanatları öğrenirken en başa yaşama sanatını koymayı unutma…
    _Hiçbir şeye bağlanmayarak yalnızca kendime dayanıyorum.
    _Söyleyeceğiniz anı hazırlamadan söyleyeceğiniz şey bir anlam taşımaz.

    _Ortaçağ felsefedinde tanrı, insanı kurgulayarak yaratır ve insan tanrıya ulaşmak için uğraşır. Bu kurgu dünyası bir sınavdır. Ortaçağ ilkel insanı bu yüzden bir maske takar. Rönesans özgür düşüncesiyle birlikte maskeler atılır herkes kendisi olur.nesne olmaktan çıkıp özne olabilen
    _Aydınlanma, ışık demektir. Satir ateşi ilk gördüğünde öpüp kucaklamak istemiş ama promethus ona şöyle söylemiş: Ey sSatir, çenendeki sakallara çok üzülürsün çünkü o dokununca yakar. Uygarlıkla birlikte insan yaşamına giren yeniliklerin var olan gelişmeleri yakabileceğini ve sahte ışıklara adlanılmaması gerektiğini söylemiş.
    _Gynesin yüzüğü herkesi gerçek yüzüyle gösterir, maskeleri düşürür. Bu yüzüğe sahip olmak mantıksız, fırlatıp atmak gerekli. Yüzüksüz beni hiçbir zaman göremezler. Yanlış görmekte ısrar ediyorlarsa onlardan kaçmak, doğru görüyorlarsa sadece maskeyi görüyorlar demek. Beni göremezler.
    _Maske takarak yaşıyoruz ve maskenin içindeki gerçek beni unutuyoruz ve ideal benliği gerçek sanıyoruz. Gerçek benliğimizle çatışma sonucu hastalanıyoruz.
    _Delilerle dolu bir dünyada akıllıca düşünebilmek, başlı başına bir deliliktir.
    _İnsanlar bir kişinin buyruğu altına girdi mi, ortada bir halk ve başkanı değil, bir efendi ve onun köleleri vardır. Bir kalabalığı boyundurluk altına almakla, bir toplumu yönetmek arasında her zaman bir ayrım olacaktır .
    _Hükümet halkın efendisi değil, emanetçisidir. _Devletin iktidara değil, halka ait olduğunu savunmuş ve ulus-devlet anlayışını benimsemişti. Yurttaşlar olmadan erdem, erdem olmadan özgürlük, özgürlük olmadan devlet olamaz
    _Hoşumuza giden iyilikleri yapmamızın erdemli olmakla hiçbir ilgisi yoktur.
    _Bir bütünü eline geçireceğini kesin olarak bilen bir insanın o bütünün bir parçasından vazgeçmesinde büyük bir özveri yoktur bence _Güçlü biri, insanlığa özgü zayıflıkların da üzerinde olmalıdır, yoksa sahip olduğu aşırı güç,onu diğer insanların aşağısına çeker _Onların sarayda yaşaması için senin sürünmek gerekir, saraylar ne kadar çoğalırsa halk o kadar yoksullaşır _Ancak yalnız olduğumda kendimi bulurum. Bunun dışında çevremin oyuncağıyım
    _Devamlı çalışan ve oradan oraya koşuşturan hırslı insanlar, başkalarının özgür olmasından nefret ettikleri gibi kendileri için de özgürlük istemezler Bu insanlar, hayatları boyunca kendilerini istemedikleri şeyleri yapmaya zorlamış ve emir verebilmek uğruna her türlü esarete katlanmış insanlardır.
    _Kalbimin ve aklımın aynı insana ait olmadığını söyleyebilirim
    _Aşk gibi nefrette insanı aptallaştırır.
    _Parçalanma, ilkin, hükümdarın yasalara uymaması ve egemen gücü zorla ele geçirmesiyle olur. Devlet'in kendisi daralıp küçülür; yani, büyük devlet dağılıp gider ve onun içinde, yalnızca hükümet üyelerinin kurduğu bir başka devlet ortaya çıkar; bu da, halkın geri kalanı için artık bir efendiden, bir zorbadan başka birşey değildir. Öyle ki, hükümet egemenliği zorla ele geçirir geçirmez toplum sözleşmesi bozulur; hukuk açısından doğal özgürlüklerine yeniden kavuşan sıradan yurttaşlar boyun eğmeye zorlanırlarsa da, boyun eğmek zorunda değildirler. Devlet dağıldığı zaman, hükümetin kötüye kullanılmasına, genel olarak anarşi denir.
    _Doğduğumuzda girdiğimiz savaş meydanından ölünce çıkarız.
    _Boş şeylere gerçek denilmesi,gerçeğin kutsallığına saygısızlıktır _Beni tutkularım yaşatmış, tutkularım öldürmüştür. "Ne gibi tutkular?" diye sorabilirsiniz. Bir sürü hiç _Beklemek karşılaşmaktan daha muthistir; tehdit, darbeden daha kötü.
    _Bir çocuğun bir yaşlıya emretmesi, bir budalanın bir bilgeyi yönetmesi nasıl ki doğa kanununa aykırıysa açlık içindeki çoğunluk zorunlu ihtiyaç maddelerinden yoksun yaşarken bir avuç insanın gereksiz şeyler bolluğu içinde yüzmesi doğa kanununa açıkça aykırıdır Modern insanlar, sizlerin köleleriniz yok ama siz kendiniz kölesiniz. …
    _Uçurumun dibinde rahatım; mutsuz bir ölümlü ve Tanrı'nın kendisi gibi duygusuz
    _Konuşurken el ve baş hareketleri yapanlar sadece Avrupalılardır : sanki dillerinin bütün gücü kollarındadır ; buna bir de ciğerlerininkini eklerler ve bütün bunlar hiçbir işe yaramaz. Bir Frank birçok söz söylemek için çırpınıp dururken , bedenini hırpalarken bir Türk bir an nargilesini ağzından çıkarır , yarım ağızla iki sözcük söyler ve onu bir vecize ile ezer geçer
    _Erkekler her zaman kadınların istediği gibi olacaklardır : Büyük ve erdemli olmalarını istiyorsanız, kadınlara büyüklüğün ve erdemin ne olduğunu öğretin."
    _Hayvanlar evcilleşince bu üstünlüklerinin yarısını kaybeder;bizim bu hayvanlara iyi bakmak,onları iyi beslemek için gösterdiğimiz bütün özenin sadece onları yozlaştırmaya neden olduğu söylenebilir.İnsan için de durum böyledir:Toplumsallaşır ve kökleşirken,zayıf,korkak,sürünür hale gelir;bu,insanın yumuşak ve kadınsı yaşama tarzı hem gücünü hem de cesaretini azaltmak,onu gevşetmek sonucuna varır
    _Düş kurmak beni dinlendirir ve eğlendirir ; oysa düşünmek beni yorar ve hüzünlendirir. _Hayal, gerçeğinden daha fazla sevilir. Sevilen herhangi bir şeyi tamamıyla görmek mümkün olsaydı aşktan eser kalmazdı. _Üzüntüler yalnızlıktan fazla büyür, bir sinek bir canavar olur
    _Özgürlüğünden vazgeçmek, insan olma niteliğinden, insanlık haklarından, hatta ödevlerinden vazgeçmek demektir _İlkbaharı tasvir etmek istersem, kışta bulunmam gerekir.
    _Karşılıksız sevmenin değeri yoktur
    _Spartalı bir kadının orduda beş oğlu vardı; savaşla ilgili haberleri bekliyordu. Bir köle geldi; kadın titreyerek ondan bu konuda bilgi istedi:" Beş oğlunuz da öldürüldü. -Aşağılık köle, ben sana bunu mu sordum?- Zaferi kazandık!" Anne koşarak tapınağa gidip tanrılara şükretti. İşte size kadın vatandaş!
    _Özgürlük, her iklimde yetişen bir meyve değildir, onun için her ulus ulaşamaz ona. _insan bilgilerinin sanıldığı gibi güzel bir kaynağı olmadığını göreceksiniz. Astronomi, boş inançlardan doğmuştur; güzel söz söylemek hırstan, kinden, dalkavukluktan, yalandan; geometri cimrilikten; fizik boş bir meraktan ve hepsi birden, hatta ahlak bile, insanın kendini beğenmesi neden doğmuştur _Hiç kimse aydınlıktan kafası karışmış kendisininkinden farklı koşullar hakkında yürüttüğü mantığın eziyet ettiği ilkel adamdan daha mutsuz olamaz.
    _Büyük adamları yaratan büyük fırsatlardır
    _Her işlerini tanrıların gözü önünde yapmaktan zevk alan insanlar, o za¬man kulübelerinde, tanrılarla birlikte yaşarlardı. Kötülükler başlayınca insanlar, bu rahat kaçıran seyircilerden usandılar ve onları heybetli mabetlere koyup kendilerinden uzaklaşnrdılar. En sonunda tanrıları bu mabetlerden de attılar ve içle¬rine kendileri yerleştiler. Daha doğrusu, tanrıların mabetleri, vatandaşların evlerinden ayırt edilmez oldu. İşte o zaman ah¬lak bozukluğu son haddine vardı.
    _Mevsimlerin hiç değişmeden devam etmesini istemeye benziyor bu
    _Hiçbir gereksinimi olmayan insanlara hangi boyunduruk dayatılabilir?.
    _Kim genel istemi saymamaya kalkarsa, bütün topluluk onu saygıya zorlayacaktır _Halka halkın diliyle değil, kendi diliyle seslenmek isteyen bilge kişiler demek istediklerini anlatamazlar
    _Tanrılardan oluşan bir halk olsaydı, kendisini demokrasiyle yönetirdi. Böylesine mükemmel bir yönetim insanlara göre değildir _Bundan böyle elimden gelebilecek tek iyiliğin, istemeden ve bilmeden kötülük yapmamak için hiçbir sey yapmamak
    _Çocuğa bir gerçeği öğretmekten daha çok, her zaman gerçeği bulmak için nasıl davranması gerektiğini öğretmek. Çocuğunuzun zekasını geliştirmek istiyor musunuz? O halde çocuğunuz; koşsun, zıplasın, bağırsın, daima hareket içinde bulunsun siz, çocuğunuza sürekli olarak ne yapması gerektiğini söylerseniz onu ahmaklaştırırsınız. Gün boyu " git, gel, bunu yap, şunu yapma, dikkat et, düşme, oradan yürüme, buradan koşma. Emirlerine muhatap olan çocuğun kendisine güvenmesini nasıl beklersiniz? Kafanızla çocuğun kollarını ve bacaklarını siz idare edecekseniz onun kafası ne işe yarayacak?........
    _Devlet varlığını yasalarla değil, yasama gücüyle sürdürür
    _Güç ilk köleleri ortaya çıkardı ve korkaklık da bu durumu ebedileştirdi.
    _Boş bir yanılgıya aldanmış ve kurban gitmiş
    _Mutluluk anlatılmaz hissedilir. Anlatma imkanı ne kadar azalırsa hissetme o kadar artar
    _ İnsanın, çıkarı için olduğundan başka türlü görünmesi gerekiyordu. "Olmak" ve "görünmek" birbirinden farklı iki şey oldu
    _Bir çayırı renk renk süsleyen çiçekleri birer birer incelemek üzere durakladığınızda, bunu yaptığınızı görenler, sizi cerrah çırağı sanarak, çocuklarının kaşıntısını, insanların uyuzunu veya atların ruam hastalığını iyileştirecek otlar isterler.
    _Tanrı beni yarattı ve yarattığı kalıbı parçaladı
    _Endişeli ve dalgındım. Bu hâli anlatmak hayli zor.
    _Alçalmış ruhların,büyük şeylere yükselmeleri mümkün değildir.Buna kudretleri olsa bile cesaretleri yoktur.
    _Dünyaya yabancı bir gezegenden düşmüş gibiyim.
    _Tüm bir milletin bir bayram gününün sevinciyle dolup taştığını, tüm kalplerin, hayatın bulutlarını çabucak, ama şiddetle delip geçen zevk ışınları altında parıldadığını görmekten daha büyük bir zevk var mıdır?
    _Erkeklerin kadınlara kul köle olup onların istediği gibi yaşadığı, kadınların beğenmediği dram şiirlerine değer verilmeyen bir çağda ülkede doğmak felaketine uğramış bir sanatçı kendini beğendirmek için ne yapar Söyleyin ünlü Voltaire, bizim sahte nezaketimize uymak için nice kudretli ve erkekçe güzellikleri feda ettiniz!
    _Mısırlılardan Yunanlılara geçmiş eski bir geleneğe göre bilimleri icat eden, insanların rahatına düşman bir tanrıdır………… _Hollanda'da halkın saati söylemek ya da yol göstermek için para aldığını söylerler. En sıradan insanlık görevlerini alışveriş konusu yapmak için pek aşağılık bir ulus olmalı.
    _ Başkentte yükselen her sarayı gördükçe, bütün bir ülkenin yıkıntıya çevrildiğini görüyormuşum gibi gelir bana.
    _Nasıl Okyanus sularının alçalıp yükselmesi gece bizi aydınlatan seyyarenin muntazam tesirine bağlı ise namus ve ahlakın akıbeti de ilim ve sanatların tekamülüne bağlıdır. Onların ışıkları ufkumuzda yükseldikçe faziletin kaybolduğu görülmüş ve aynı hadise her devirde ve her yerde vaki olmuştur…
    _Acıma tatlı bir duygudur,çünkü kendimizi acı çeken kimsenin yerine koymakla yine de onun gibi acı çekmiyor oluşumuzun sevincini duyarız.
    _Niçin Türkler genel itibariyle bize nazaran daha fazla insani ve misafirperverdirler? Bireylerin büyüklük ve saadetini geçici ve fani bulduklarından, başkalarının düşkünlük ve sefaletlerine karşı yabanci kalmayacak derecede insanlığa daha yakın olduklarından ve bugün yardım ettiklerinin akıbetine yarın kendilerinin de düşebileğini düşünür olduklarından
    _Alçak ruhlar, büyük insanlara asla inanmazlar…
    _Mutluluğun ta kapısına kadar varıp da içine giremediğim anlar çok olmuştur hayatımda. Bir bedende iki ruh istiyordum ben, başka türlü içimdeki boşluk dolmuyordu.
    _Bilim, edebiyat ve sanatlar insanları bağlayan zincirleri çiçeklerle örter; özgür yaşamak için doğmuş görünen insanların damarlarında taşıdıkları özgürlük duygusunu söndürür. Onlara kölelik hayatını sevdirir; onları uygar milletler dediğimiz topluluklar durumuna sokar. Kuşkular, kıskançlıklar, korkular, soğukluk, uzaklık, nefret ve ihanet sürekli olarak kibarlığın o tek biçimli ve hain örtüsü altında gizlenir.
    _Tüm zamanlarda çağlarının, ülkelerinin, toplumlarının gö¬rüşlerine boyun eğmek için doğmuş insanlar olacaktır. Tam bu nedenle, bugün özgür-düşünürler ve filozoflar olarak davranan kimileri eğer o zamanlarda yaşamış olsalardı birer fanatikten daha çoğu olamazlardı.
    _iyi insanlar için dürüstlük bilgili insanlar için bilgililikten de daha değerlidir.
    _Uygar insan köle doğar köle ölür. Doğunca kundağa sararlar ölünce tabuta kapatırlar.
  • 154 syf.
    ·5 günde·9/10
    Not: Bolca spoiler içerir.

    Kitabı bitirdiğimde kapağını kapatıp bir köşeye kaldıracağımı düşünürken, son çeyrekte heyecanlanıp, roman boyunca kafamda oluşan çağrışımları araştırmadan duramadım. Puslu Kıtalar Atlası’nı okurken kurgunun büyüsüne kapılıp da kim bilir neleri kaçırdığımı düşününce Uzun İhsan Oktay Anar Efendi’ye hürmeten onu da tekrardan okumak şart oldu.

    Kitab-ül Hiyel başlarda absürt karakterlerle, mekanik anlatılarla, çizimlerle yer yer güldürüp, yer yer de sıkarken, özellikle Üzeyir Bey’in anlatıldığı son kısımda onun aydınlanması gibi okuru da aydınlatmayı amaçlamış.

    İhsan Oktay, tarihi birçok karaktere ve olaya benzerlikler kurmak yoluyla romanında yer vermiş.

    Yazarın bu kitabında büyük mucit El-Cezeri’den esinlendiği söylenmektedir. Daha kitabın başlarında ismi geçen Cezeri’nin hayatıyla, kitaptaki karakterlerden Diyarbakırlı iki mucit kardeşin hikâyeleri arasında da benzerlikler kurmak mümkün.

    Ana karakterler ise doğrudan dinler tarihinden alınmadır. Yafes Çelebi, Nuh’un üç oğlundan biri olan Yafet’i anımsatmaktadır mesela. Ancak kurgunun gidişatını doğrudan etkileyen asıl iki karakter Calud (Golyat) ve Davud küçük farklarla doğrudan dinler tarihindeki gerçek kişilerden alınmadır.

    Calud’un iri, güçlü kuvvetli oluşu; Davud’un silah, top, tüfek gibi metalden yapılma şeyleri insanüstü bir güçle eğip bükerek bunlardan kuş figürleri yapması, sonunda hiç büyümeyerek hep çocuk kalan güçsüz Davud’un dev cüsseli Calud’u attığı taşla iki kaşının ortasından vurarak öldürmesi hikâyelerinin bazılarını birebir, bazılarını da simgesel benzerliklerle Yahudi ve İslam kaynaklarında görmek mümkün. Bunların dışında da padişahlara, bilim adamlarına, tarihsel vakalara bol bol yer verilmiş.

    Tarihsel göndermeleri bir yana bırakırsak, kitabın başından sonuna kadar sahip olmanın ve güç arzusunun ironisi yapılmış. Karakterler doğanın güçlerini mekanik bilimiyle zapt ederek kötü amaçlarla kullanmak istemiş, ölümleri de bu arzularıyla giriştikleri işler yüzünden olmuştur. Calud’un, kafasındaki yılan şeklinde savaş makinesini tamamlayabilmesi için eğittiği Üzeyir’e, bu makineden vazgeçmemesi için uyguladığı korkutma ve yıldırma politikası da bana Leviathan ve devlet alegorisi gibi geldi.

    Roman felsefi açıdan da oldukça düşündürüyor;

    “Fakat efendisi, taşın zaten odada olduğunu, ama bunu kavrayabilmesi için zaman mefhumu üzerinde düşünmesi gerektiğini söylüyordu.” (83)

    Yâfes Çelebi iktidar taşını elde etmek isteyen Calud’a bu tavsiyeyi veriyor. Kitabın sonrasında iktidar taşının belirli zaman aralıklarıyla görünüp kaybolduğunu öğreniyoruz. Zamanın yanılgıdan ibaret olduğu, geçmiş ve gelecek denen her anın zaten bir film şeridi gibi var olduğu, bizim deneyimlediğimiz kısmına “şimdi” dediğimiz, düşüncelerinden hareketle Calud’a zaman mefhumu üzerinde düşünmesi gerektiğini söylüyor.

    “Bu yüzden varlıklarını benlikleriyle sınırlayan, ve dolayısıyla, aslında ona ait olduklarını bilmedikleri Dünya karşısında cılız ve sakat olduklarını hisseden insanlar gibi, varlığını tehdit ettiğine inandığı o devle savaşmaya karar verdi.” (112)

    Calud’un organ (zeker, maslahat) kaybı sonrasında yapılan bu analiz ise kaynağını doğu mistisizminden alan “evrenin birliği” ve fizikçilerin “tekillik” düşüncelerini çağrıştırıyor ki Üzeyir’e ilişkin son kısımda da bunu destekleyecek anlatılar var.

    Ve Üzeyir Bey’in anlatıldığı son bölümde efendisi Calud’un yılan makinesi fikrini derin derin düşünen Üzeyir, korkularının ve güç isteğinin sebebinin kafasındaki canavar makine olduğunu anlar ve bu düşünceyi yok edince hafızasını kaybeder. Zihninde yalnızca bir “nokta” kalmıştır. Bu nokta simgesi önemlidir çünkü yukarıda değindiğim evrenin birliğini, tekilliği temsil eder. Tüm gerçekliğin bir nokta, bir ve bütün olduğunu ifade eder. Daha sonra Uzun İhsan Efendi'nin içinde her şeyin olduğunu söyleyerek Üzeyir’e verdiği defterde sadece bir “nokta” olması da bu düşüncenin daha kuvvetli bir anlatımı olarak görünüyor.

    Nokta, hem hiçlik hem de her şey olarak nitelendirilebilir. Üzeyir kafasında yalnızca bir “nokta” ile kalakalıp hafızasını kaybettikten sonra evindeki çekmeceleri karıştırırken kendi çocukluğuna ait bir belgede adını görünce, bu adın zaten kendisine ait olduğunu bilmeden beğenerek kendisine “Üzeyir” ismini uygun görür. Baya baya önce hiçliğe ulaşıp sonra kendini bulmuş yani.

    İktidar taşıyla ilgiliyse aklımda bazı ufak çağrışımlar olsa da somut bir fikir oluşmadı. Ondan faydalanarak üretilecek devridaim makinesi sonsuz devinimi simgeliyor olabilir.

    Sonuç olarak 150 sayfada bol bol telmih ve gönderme yoluyla çok kolay okunamayacak, ancak bir o kadar da eğlenceli, keyifli olmuş Anar’ın ikinci romanı.
  • 266 syf.
    ·5 günde·7/10
    Bütün kavramların ters yüz olduğu bir dünya

    Aile evlilik anne baba kişisellik gibi kavramların müstehcen olduğu
    Çocuk doğurmanın yasak olduğu bütün çocukların tüple doğrulduğu hepsine küçüklükten büyüyene kadar bazı şeyler şartlandırılan ve hepsinin sınıfı ve yapacağı iş önceden belli olan herkes herkes içindir kavramına binaen herkesin herkesle birlikte olduğu ve bunun olması gereken şey olarak kabul gördüğü eğer bir insan sadece bir insanı severse ona deli gözüyle bakıldığı bir dünya

    Ve bunun dışında dünyanın bazı yerlerinde vahşi bölge diye adlandırılan "anne-baba" "doğurmak" gibi saçma(!) Ve ayıp şeylerin olduğu bir dünya hayal edin.

    Daha sonra vahşi bölgeden uygar topluma gelen vahşi bir insanın topluma baş kaldırışını konu alan bir bilim kurgu romanı

    Mutluluğun bile 5 yaşında çocuklara şartlandırılan bir şey olduğu bir dünyada

    Sahte ve yalancı mutluluğu gerçek mutsuzluğuma değişmem diyen bir "vahşi" var.

    Acaba uygarlığa ne kadar dayanabilecek :)

    Medeniyet dediğimiz şey de tek dişi kalmış canavar değil miydi zaten

    Cesur Yeni Dünya
    Aldous Huxley
    Şamil yılmaz
  • Anıl Haznedar
    Anıl Haznedar Dünyanın Merkezine Yolculuk - Kısaltılmış Metin'i inceledi.
    136 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Tarihsel süreç içerisinde hepimizin malumudur ki bilimin karşısında hep karşıt bir güç olmuştur. Bu güçler çeşitli dönemler içerisinde farklı isimler almışlardır. Jules Verne kitaplarına baktığımızda da aslında bilimin savunuculuğunu görüyoruz. Bu iddiayı destekleyebilmek için Jules Verne romanlarının yalnızca bilim konulu kitaplar olduğu sonucunu söylemem yeterli olsa bile üstüne ek katlar çıkmayı da pek ala başarabilirim. Mesela, Jules Verne'in romanlarını yazdığı 19.yüzyılın ikinci yarısına bakalım. Bu dönemde bilimin karşısındaki en güçlü muhalefet, din temelli tutucu görüşlerdir. Bunlar bilimi çarpıtarak, geniş halk kitlelerine bilim düşmanlığını empoze ediyorlardı. 20.yüzyıl başlarına geldiğimizde artık din temelli görüşler, özellikle Batı toplumunda etkisini kaybetmişti. Ancak bu sefer de onun yerini, tarihsel mitolojiyi baz alarak ari ırk gibi saçmalıkları iddia eden ırkçı milliyetçi yaklaşımlar alıyordu. Ki biz bunların tamamına genel isim olarak emperyal canavar adını veriyoruz. Bu ırki milliyetçiler, Darwin Teorisi'ne dayanarak tarihsel üstünlük arayışı içerisindeydiler. Ancak bilimi çarpıtarak kendilerine kalkan yapan bu güçlerin, II.Dünya Savaşı'ndan yenik ayrılmalarıyla onlar da bilim karşısında ağır mağlubiyete uğradılar. 20.yüzyılın ikinci yarısındaki düşman ise Sovyetler Birliği’ni ve Ze Dong'un diktatörlüğünü üstlenmiş olduğu Çin Halk Cumhuriyeti'ni etkisi altına alan sahte din Marksizim'di. II.Dünya Savaşı'nda 50 milyon insan hayatını kaybetmişti. Bu iki devletin ülkesinde katlettikleri insan sayısıysa neredeyse II.Dünya Savaşı'nda ölen insan sayısı kadardır. Sadece katledilen insan sayısına baktığıızda dahi bilimin gölgesinde kalmanın Marksizm'in ışığında kalmaktan hayırlı olduğu ortadadır. 2O.yüzyılın sonlarındaysa Rölativizm yani görecelilik denen bir akım ortaya çıktı. Bu da bilimin sınanamayacağı ve bilimde doğru ile yanlışın ayıklanamayacağı iddiasındaydı. Kendini sürekli olarak eleştiren ve yenileyen bilim, rölativizm denen akımın da üstesinden gelmiştir. Bu noktada Jules Verne romanları da aklın halk arasında yerleşmesi için büyük rol oynamıştır. Şahsi görüşüm şudur ki Jules Verne romanlarını alın, okuyun ve çocuklarınıza okutun. Sonra çocuğunuzla beraber o konu üzerine belgeseller izleyin. Onunla tıpkı bir oyunmuş gibi konu üzerine konuşmalar yapın. Ben evli değilim ancak evlenip de çocuğum olduğu vakit, bu söylediklerimin hepsini harfiyen uygulayacağım. Dünya'nın Merkezine Yolculuk da böyle bir hikaye işte. Profesör Lidenbrock oldukça meraklı ve tuttuuğunu koparan bir bilim insanıdır. Yeğeni alex de onun yanında yaşayan, doğal olarak da bu ortamın havasından etkilenerek Profesör Lidenbrock kadar da ilgili ve bilgilidir. Huysuz Profesörümüz runik alfabe ile yazılmış eski bir kitabı incelerken sayfalar arasından bir parşömen kağıdı düşer. İzlandalı bilim adamı ve aynı zamanda da bir simyacı olan Arne Saknussenum'a ait olan bu kağıtta, İzlanda'da bulunan Sneffels adındaki sönmüş bir yanardağdan başlayarak arzın merkezine doğru bir yolculuktan bahsedilmektedir. -Bugün bu sönmüş volkanik dağın son patlamasının MÖ 200 yılında olduğu tahmin edilmektedir.- Böyle bir yolculuk her insanın dikkatini çekebileceği gibi Lidenbrock gibi sınır tanımaz bir jeolog iseniz içinizde yanan ateşin patlamaya hazır bir volkan lavına dönüşeceğini de bilirsiniz. İyi de bizim amansız jeologu, böylesine çılgına döndüren kağıtta ne yazmaktadır: "Temmuz gelmeden önce, üstüne Sortoris'in gölgesi düşen Sneffels Yokul'un kraterinden aşağıya in. Sen ey cesur yolcu, o zaman dünyanın merkezine inmiş olacaksın. Ben bu yolculuğu yaptım." Eğer 1800'lerin sonlarında bir jeologsanız, böyle bir çağrıya kayıtsız kalmanız düşünülemez değil mi! Şimdi bu noktada biraz da İzlanda ve jeolojisi üzerinde duralım istiyorum. Birazdan da göreceğiz ki İzlanda’nın jeolojik yapısı dünyamız açısından oldukça enteresan bilgiler sunuyor. Volkanik bir ada olmasının yanı sıra en uzun dağ sisteminin de üzerinde bulunuyor. Seksen bin kilometrelik bir okyanus altı dağ sisteminin üzerinde suyun sathına çıkmış bir ada. Burası aynı zamanda Atlantik Okyanusu'nun da doğduğu yerdir. Türkiye'nin yarısından az büyüklüğe sahip bir ada. Üç yüz bin kilometre kare. Kahramanlarımızın volkanik bacasından içeriye girdiği Sneffels aynı zamanda da bir yarım ada. Bu yarım adada oldukça fazla krater bulunmaktadır. Zaten İzlanda dediğimiz yer, yaklaşık olarak elli milyon yıldır faal bir volkanik ada. Adaya gitmeye karar verirseniz eğer gezmeye başlamadan evvel bölgeye dair haritalar edinmeniz sizin için faydalı olacaktır. Saknussem kitapta ne demişti "Scartaris'in gölgesinin düştüğü yer." Ancak İzlanda'da böyle bir yer yoktur. Jules Verne zekası işte burada devreye girmiş ve kratere bakan bir tepeyi baz alarak Scartaris adını vermiş. Böylece arzın merkezine açılan giriş kapısını işaret etmeyi başarmış. İlginç olan şudur ki Jules Verne'in romanlarındaki hemen hemen her şey gerçek oldu. Ay'a gidildi, arzın merkezine dair oldukça kapsamlı bilgiye sahibiz. Ancak şurası var ki, romanda bahsi geçen arzın merkezine yakın bir yerlerde bulunan Lidenbrock Denizi ya da halen varlığını sürdüren tarih öncesi yaratıklar gibi bir ihtimal mümkün değil. Çünkü dünyamızda yaşam büyük ölçüde dört elementten oluşur. Karbon (C), Hidrojen (H), Oksijen (O) ve Azot (N). Diğer adıyla CHON dörtlüsü. Az miktarda Kükürt (S) ve Fosfor (P) da yaşamın bileşenleri arasındadır. Dolayısıyla arzın merkezinde böyle bir yaşamın oluşabilme ihtimali sıfırdır. Şu an için bildiğimiz kadarıyla çekirdek içerisinde yukarıda sayılı elementler bulunmuyor. Zaten dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama Profesör Lidenbrock da arzın merkezine ulaşamamıştır. Peki İzlanda'yı anladık da Dünya ne iş kardeşim! İsterseniz biraz da dünyamıza dair birkaç bilgi verelim. Profesör Lİdenbrock ve heyeti, arzın derinliklerine inmeye başladıkça ciddi anlamda su çıkıntısı çekmeye başlarlar. Çünkü aslında yanlış bir yöne sapmışlardır. Gerisin geriye döndükleri zamanda ise tesadüfen buldukları su damarından çıkan su 100 santigırat derecenin üzerindedir. Dünyamızın yüzey sıcaklığı, suyun her halinin de birarada bulunabilmesini mümkün kılacak kadardır. Kutuplarda ve yüksek dağlar gibi sıcaklığın sıfırın altında olduğu yerlerde su, buz şeklinde bulunur ve devasa buz kütleleri oluşturur. Gerek bu kütlelerin yüzeyinden süblimleşme yoluyla, gerekse de su kütlelerinin yüzeyinden buharlaşma yoluyla su, gaz halinde atmosfere katılır. Atmosferdeki buhar, bulutları oluşturur. Bulut örtüsü, güneş ışınlarını yansıtmak suretiyle yüzeydeki sıcaklığı kontrol eder. Su, yalnız dünyanın yüzeyinde her üç halde bulunmaz. Dünyanın katı kabuğunun ve onun altında
    yaklaşık 650 km derinliğe kadar dünyanın mantosu denilen kayaç kütlelerinin yapısında da yer alır. Dünyamızda derinlik arttıkça sıcaklık ve basınç da artar. Yani dünyamızın içi yüzeyde çıplak gözle görebildiklerimizin bize anlatabildiğinden çok daha faal. Neredeyse fokur fokur kaynıyor. Suyun varlığı da bu kaynama işini çok daha kolaylaştırıyor. Bizim çılgın jeologun yanına aldığı yardımcı Hans'ın da bulduğu damarın bu kadar sıcak su fışkırtmasının sebebini de bu şekilde açıklayabiliriz. Asıl şaşırtıcı olan Jules Verne'in tüm bunları biliyor olması ve bu bilgilerini de romanında doğru noktalarda kurguluyor olması. Gerçekten şaşırtıcı, gerçekten zeki bir insan. Soh tahlilde, bu roman yorumunu da bir nihayete erdirecek olursak, aklın gelişmesiyle birlikte inanç yerini düşünceye bırakır. Bilgi, her zaman insan hayatının vazgeçilmez yaşam silahı olmuştur. Kilise her ne kadar Galileo'dan yediği tokatın acısını onu mahkum ettirerek intikamını almaya çalışsa da otoritesini kaybetmişti. Aynı kilise yıllar sonra Galileo'dan özür dilemek zorunda kalmıştır. Doğayı anlamalı ve bunu da en hızlı şekilde gerçekleştirmeliyiz. Depremleri Poseidon'a bağlamak yerine fayların kırılması sonucu olduğu bilgisi, bilimin gerçeğin peşinde koşarken kullandığı eleştirel aklın ürünüdür. Bilim her zaman doğru mudur? Bilimin sözleri kesin gerçekler midir? Bugünün varsayımları yarının gerçekleri, bugünün doğruları yarının yanlışları olabilir. Bugünkü doğrular, daha doğrusu bulunana kadar doğrudur. Şimdilik bildiklerimizden ibarettir. Unutmayın ki bilinecek şeyler sonsuz olduğundan bilim de sonsuzdur... Ay'a Yolculuk'da görüşmek üzere...
  • 672 syf.
    ·Beğendi·10/10
    West World dizisini izlediniz mi bilmiyorum. Ama eğer izlemediyseniz bence bir an evvel başlamalısınız. Çünkü dizide bir tarafta insanların yarattığı robotlar, diğer tarafta kendi benliğini bulmaya çalışan insanlar. Ama aslında zaten var olan benliklerini açığa çıkarmaktan başka bir şey yapmayan insanlar. Kendini insan sanan, insanımsı robotların buna o kadar çok inandığını görüyoruz ki bir zaman sonra gerçeği öğrenmek dahi onları buna inandırmıyor. İşte geçmişte bizim, şu an çocuklarımızın ve gelecekte de torunlarımızın okuyacağı tarih batılı dediğimiz emperyalist düşmanlarımızın yazmış olduğu tarihtir. West World gibi oldu değil mi? İnanamıyorsunuz... Çünkü okuduğunuz şeyin gerçekliğine o kadar çok inanmışsınız ki bu kalıpların dışına çıkmanın sizi -mecazi olarak- cehenneme götüreceğine inanıyorsunuz. Ama ya ben haklıysam? Ya gerçekten onlarca yıldır okuduğumuz tarih tek merkezden yönetilen yalanlar üzerine kuruluysa? O zaman ne yaparsınız? Ben cevabı biliyorum. Çünkü Atatürk’ü okuyorum. Ve Atatürk’ü anlamış bir insanın kitaplarını okuyorum. Şu an okuduğunuz kitap yorumu da o ilk domino taşının devrilmesidir. Atatürk, bunu çok önceden fark etmişti. Herkesten daha önce. Ve mücadele etmesi gerektiğini, aksi takdirde gelecek yıllarda mensubu olmaktan gurur duyduğu Türk milletinin ve tabi ki Müslüman dünyasının karşı karşıya kalacağı acıları görmüştü. Örnek mi istiyorsunuz, ne yapabilirler ki mi diyorsunuz? Amerika’nın İspanyollarca keşfine tanık olan İspanyol tarihçi Bartolome de Las Casas’ın, gördükleri karşısında yazdığı şu satırlar oldukça düşündürücüdür: “Kazıklara geçirmek, ızgaralar üstünde alttan verdikleri ateşle ağır ağır pişirerek öldürmek, vücutlarına kuru saman bağlayıp ateşe vermek, köpekbalıklarına atmak, çeşitli uzuvlarını kestikleri yerlileri ayaklarından dar ağaçlarına asarak sergilemek, etoburlaştırdıkları köpeklerin önünde yerlileri koşturarak av sürmek, annelerinin kucaklarından kopardıkları bebekleri tek hamleyle ikiye ayırmak...” Ne kadar da medeni ve uygar bir Avrupa değil mi! İşte ulu önder birleştirdiği bu noktalarla Batı’nın yazdığı tarihe başkaldırdı. Vicdan ağır bir yüktür. Atatürk, geçmiştekilerin kendi nesline yüklemiş olduğu bu ağır yükün acısını çekmiş ve gelecek nesil olan bizlerin aynı yükü taşımaması için elinden gelen çabayı sarf etmişti. Ama kendisinden sonra gelenlerin o ağır yükü taşıyamayarak gelecek nesillere aktardığı apaçık ortadadır. Bugün mücadele etmek zorunda kaldığımız acımasız gerçekler bir Atatürk’ün daha olmayışından mı kaynaklanmaktadır? Bence hayır. Herhangi birimizin Atatürk gibi düşünmemesinden kaynaklanmaktadır. Tam da bu kitap size tarihinizi gösteriyor. Atatürk’ün adı öylesine Atatürk değildir. Baştürk olmayı hak ettiği için Atatürk’tür O. Şimdi, tam bu satırda bir karar vermeniz gerekiyor. Atatürk gibi düşünüp, bu ağır vicdani yükü üstlenip ulus devlet karşısındaki emperyalizm ve İslam karşısındaki birleşik müstevlilerle mücadeleye mi başlayacaksınız yoksa siz de bu ağır yükü torunlarınıza bırakıp, Kızılderililerin sonunu yaşamalarını diğer alemden, hak etmediğiniz için Allah’ın, cevapsız bırakacağı dualarınızla gözü yaşlı bir şekilde izleyecek misiniz? Eğer birinci şıkkı seçiyorsanız okumaya devam edin. Ama uğraşamam diyorsanız, sizi anlarım. Kalan hayatınızı size verecekleri kadar mutlu bir şekilde yaşayarak ölebilirsiniz. Bundan sonraki satırlar, mücadele edecek olan Müslüman Türk milleti içindir. Atatürk, sağlam bir geleceğin ancak doğru kavranmış bir geçmiş üzerinde yükselebileceğini düşünmüştür. Elbette ki yeteneklerinin bir kısmını okuduğu kitaplardan elde etmiştir. Ancak yaşadığı yüzyılın toplumsal ve siyasal koşullarına baktığımızda, Atatürk’ün emperyalist kuşatmayla çevrilmiş bir ülkede yaşadığını ve sürekli Batı tarafından aşağılanan bir ulusa mensup olduğunu görüyoruz. Doğal olarak Atatürk’ün kendini kitaplara vermesi, sürekli araştırıp kültürel bir devrim yapması tüm bu etkenlerin sonucudur. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki, Atatürk’ün vermek zorunda kaldığı hem bir sıcak savaş hem de bir kültürel savaş vardır. Sıcak savaş Atatürk’ün önderliğindeki Türk milleti tarafından başarıyla sonuçlandırılmıştır. Ancak kültürel savaş, hala devam etmektedir ve korkarım ki Atatürk kararlılığında olmadığımız için her geçen gün kaybediyoruz. Atatürk gibi bir insansanız, -yani üstlenmiş olduğu sorumluluklardan bahsediyorum- o zaman yapmanız gerekenleri çok önceden planlamalı, bu plana göre stratejiler geliştirmelisiniz. Atatürk de aynen bunu yapıyor. Silahlı mücadeleyi başarıyla sonuca ulaştırdıktan sonra kültür savaşına başlıyor. Peki ama nedir bu kültür savaşı dediğimiz şey? İçeriği nelerden oluşmaktadır ve neyi amaçlamaktadır? Çalışma şekli nedir? Cevap şudur; tarih, dil ve antropolji çalışmalarıdır. Batı'ya Batı'nın silahıyla karşılık vermek. Batı dediğimiz kavram emperyalist devletlerdir. -Kabul etmek gerekir ki her ülkenin namuslu insanları vardır. Ama bu insanlar genellikle fakir ve devlette en fazla memuriyet pozisyonunda ya da etkisiz milletvekili statüsünde olabilirler. Namuslu yazar ve bilim insanlarında ise durum biraz daha farklıdır. Ancak orada bile göz yumulamayacak bir başarı elde etmişseniz zoraki bir ödüllendirmeyle onure edilirsiniz.- İş bu devletler, emperyal amaçlarına hizmet edebilecek hemen her argümanı kullanma noktasında doktoralarını tamamlamışlar diyebiliriz. İşte bu Batı, Doğu'yu baskısı ve etkisi altına almak için de hedefindeki coğrafyadaki insanları kültürsüz ve tarihsiz bırakmaya çalışmış, bu toplumları zayıf, güçsüz ve aşağı göstererek bu insanların kendilerine olan güvenlerini kırmıştır. Bakın diyebilirsiniz ki onların silahları, teknolojileri, güçlü istihbarat örgütleri ve en önemlisi çok paraları var. Evet, bu doğru. Ancak size bam başka ama alakalı bir konudan bahsedicem. Hepimiz modern çağa ayak uydurmuş insanlarız değil mi? Cafelere ve alışveriş merkezkerine gitmeyi de seviyoruz. Bu benim için geçerli değil diyebilirsiniz ama büyük bir çoğunluğumuz için geçerli bir durumu anlatıyorum. Üstünüz kirliyse, saçınız akşamdan kalmaysa, güzel kıyafetler giymediğinizi düşünüyorsanız hiç inkar etmeyin ama insan içine çıkmak istemezsiniz. İnsanlar arasına karışsanız bile herkesi gözünün sizin üzerinizde olduğunu zanneder, ikili diyaloglarınızda özgüvenli bir şekilde konuşamasınız. İşte emperyal Batı'nın, Doğu halklarına bir zaman yaptığı şey de buydu. Bugün bunu tam anlamıyla başaramasalar da bizi kapitalizm psiklojisine hapsetmiş durumdalar. Yüzyıllar içinde bu özgüveni sarsılmış toplumlardan biri de biz Türklerdik. Doğu'nun ilk uyananı ve son kahramanı Atatürk, emperyalizme ve sair türevlerine kültürel ve siyasal anlamda başkaldırmıştır. Şimi, Atatürk'ün hangi silahları kullandığına bakalım. Öncelikle Tarih silahı. Türk Tarih Tezi'ne göre Türkler, Anadolu ve Mezopotamya'ya Malazgirt'ten çok çok önce gelip ileri uygarlıklar vücuda getirmişlerdir. Bunlardan da en çok Hititler (Etiler) ve Sümerler üzerinde çalışılmıştır. Hatta zamanın en tanınmış Hititologlarından Prof. Hans Gustav Gütterbock ve en tanınmış Sümerologlarından Beno Landsberger'ı Türkiye'ye davet etmiştir. Bu da yetmemiş Atatürk, sırf bu çalışmaların daha bilimsel bir şekilde yapılabilmesi için Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Hititoloji ve Sümeroloji bölümlerini kurdurmuştur. Bu iki ünlü isim 1935'den itibaren Atatürk'ün yanındadır. Ulu önder tarih çalışmalarıyla yakından ilgilenmiş, bu konuda kitaplar okumuş ve tarihçilerle sert tartışmalara girmiştir. Ki zaten emin olun Atatürk'ü merak eden biriyseniz onun "benim" diyen tarihçiden de daha tarihçi olduğunu görürsünüz. Batı merkezli tarih anlayışının geliştirdiği emperyalist projeye karşı Atatürk ve Türk Tarih Kongresi askerleri de Türk Tarih Tezi'ni geliştirmişlerdir. Atatürk önderliğindeki Türk Tarih Kurumunca 606 sayfalık Türk Tarihinin Ana Hatları adlı bir kitap ayrıca liseler için 4 ciltlik Tarih serisi hazırlanmıştır. Sinan Meydan'ın deyişiyle; "Türklerin tarihini kan ve ateş maceralarından ibaret zannedenlere gerçekler gösterilmiş, Türklerin uygarlığa hiçbir katkıları olmadığını dillendiren Batılı tarihçilere de gereken yanıtlar verilmiştir." Batı merkezli emperyalist tarih anlayışında karşı bilimin ışığıyla aynı şekilde karşılık verilmiştir. Afet İnan Hanımefendinin şu sözleri oldukça manidardır; "Dünden gafil olan insan bugünü bilemez ve yarına intikal eyleyemez. Aslını bilmeyen bir mevcudiyet, içinde yaşadığı cihana yeniden kendini tanıtacak hayat ve eserleri gösterinceye kadar meçhul varlık halinde kalmaya mahkumdur." Şimdi geldik başka kültürlerle beslenerek büyüyen bu kültür canavarlarına etki eden bir diğer Türk kültür silahına :"dil". Yaratıcı düşünce dışında bilimsel gözle baktığımızda Güneş'in yaşamın başlangıcında ve deviniminde etkili olduğu apaçık ortadadır. İşte Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi'nin amacı da nasıl ki Güneş, doğudan doğup dünyayı aydınlatıyorsa Türk dili de doğup dünyaya medeniyeti yaymıştır. Bu teorinin temel iddiası, bütün kültür dillerine kaynaklık eden dilin Türk dil kökleri olduğudur. Böyle söylendiği zaman size ne kadar mantıksız geldiğinin farkındayım. Ancak her zaman ne dedik; Atatürk gibi düşünmek... Yani ön yargılı olmamak, karar vermeden evvel konuyu araştırmış, alanında çeşitli kaynakları okumuş, neden ve sonuçlarıya birlikte kafamızda bir tez oluşturabilmiş olmalıyız. Bundan sonra mevcut kaynaklarla ilerleyerek, kendi tezimizi sorgulamalı ve yanlışlanabilirliği ihtimalini araştırmalıyız. Çünkü bilimde ne vardır, bir hipotez sonsuza kadar değil yanlışlanıncaya kadar doğru kabul edilir. Bugün Güneş Dil Teorisi ile dalga geçen bilge insanların(!) bu teorinin bilimselliği üzerinde kafa yormadıkları açıktır. Çünkü tek başına I.Türk Dil Kurultayındaki sonuç bildirisi bile bu tezin bilimselliğini ispat etmekdetir: "Güneş Dil Teorisi ile ilgilenenlerden ricamız şudur: 1.Tenkit ediniz, 2.Reddediniz, 3.Tahlil ediniz, 4.İkmal ediniz (tamamlayınız), 5.Tavzih ediniz(eleştiriniz). Tavzih edinizden maksadımız, müspet veya menfi tavzihtir. Yani, bu olamaz diyorsanız,niçin? İzah ediniz ve buna karşı teorileriniz varsa onunla mukabele ediniz. Olur diyorsanız,niçin? Bunu izah ediniz." Bunu da mı yeterli görmüyorsunuz. O halde size şunu arz edebilirim ki, Atatürk,bu teoriyi geliştirirken sadece alanında uzman kişilerle değil, aynı zamanda milletiyle paralel bir çalışma yürütmüştür. Bakın, Atatürk dönemi Cumhurbaşkanlığı süreci, Türkiye'de eğitimin, bilimin ve sürekli okuyup araştırmanın tavan yaptığı bir dönemdir. -Her zaman derler ya nasılsanız öyle yönetilirsiniz diye. Evet buna katılıyorum ancak zaman içerisinde iktidar sahiplerinin görev süreleri arttıkça, halkın devletin başındaki isim nasılsa aynen o şekle büründüğünü de düşünüyorum. Çünkü devlet adamı dediğin rol modeldir. Tıpkı sanatçılar gibi. Çocuklarımızmın odalarının duvarlarına asacağı posterlerin sahiplerinin kim olduğuna çok dikkat etmeliyiz. Devlet adamlığı da böyle bir şeydir. Halk devletin başında kim varsa onu rol model alır.- İşte böyle bir dönemde Atatürk'ün rol modelliği neticesinde Türk milleti de bu rüzgardan etkilenmiş ve ülke de herkes Atatürk'ün dil ve tarih tezleri üzerine kafa yorar olmuştur. Doktor, memur, milletvekili, gazeteciler ve birçok kesimden insan, kökeni bilnmeyen kelimeler üzerine araştırmalar yapıp, kelime türetir olmuşlar. Atatür ve TDK tarafından incelenen kelimeler, kabul edilebilirliği varsa kabul edilmiştir. Ülkede esen rüzgara inanbiliyor musunuz! Yok olmanın ateşinde terlemiş bir milletin bilimin rüzgarında ferahlıyor olması... Böyle bir ortamda bilim insanı ya da hangi alanda olursa olsun uzman insanların yetişmemesi mümkün değildir. Yani soruşturmanın lideri Atatürk de kelime türetiyor, halkın içinden insanlar da. Hani nerede baskıcı ve totaliter rejim anlayışı! Hani nerede halk dil devrimini istemiyordu iftirası. Halkın dahi dil bilim araştırmalarına katıldığı bir devletde hangi halk istemiyordu acaba devrimlerin yapılmasını, burası da ayrı bir drama gerçekten. Bilim yine galip gelmiştir Amerikan merkezli yobaz, liboş ve ikinci cumhuriyetçi ordusuna. Şimdi geldik Emperyal canavarın kullanmış olduğu bir diğer silah olan Antropolojiye. Atatürk, canavarın en etkin silahlarından birinin bu olduğunun farkındaydı. Zira bugün ülkemizde inanılmaz bir deizm patlaması yaşanmaktadır. Deizm'in sonraki aşaması ise Ateizm'dir. Yani önce sizi Allah'ın kuralları koyup, sonra da uyanları cennete uymayanları cehenneme hapsettiği ve bunun haricinde de dünya işlerine karışmadığı bir sisteme inandırırlar. Sonra da uğramış olduğunuz adaletsizliklerin ekonomi de dahil olmak üzere kendi kurmuş oldukları sosyal düzenin etki etmesini beklerler. Yani sizi Tanrı tanımazlığa götürürler. Deizme kadar onlar çalışmışlardır ama deizmden sonra kurdukları sistem gereğini yapmıştır. İşte emperyal canavarın antroplojiyi kullanması da en etkili saikle Charles Darwin ile başlamıştır. En temelden gidelim istiyorum. İnsanlığın ırka dayalı ilk sınıflandırması 1750'de Linnaeus tarafından yapılmıştır. Bu sınıflandırmaya göre Avrupa beyaz, Asya sarı, Amerika kırmızı, Afrika ise siyahlardan meydana geliyordu. Bundan tam 100 yıldan fazla bir süre sonra Charles Darwin adında bir adam ortaya çıkıyor ve önce 1859'da Türlerin Kökeni ve 1871'de İnsanın Türeyişi adlı kitaplarını yayımlıyor. Emperyalizmin artık iyice hareketlenmeye başladığı bu yıllarda Darwin'in ortaya çıkışı tam da emperyal devletlerin işgallerine dayanak noktası oluşturdu. Darwin'in teorisini bu amaçla ortaya atmadığı düşünülebilir. Ancak yaptığı etki tam da buydu. Darwin'i hep evrim teorisiyle biliriz. Ancak burada bahsettiğimiz temel konu şu ki Darwinizm'e göre dünyada doğal kaynakların besleyemeyeceği bir nüfus fazlası bulunmaktadır. Bu savaşta ancak güçlüler ve uygunlar galip çıkabilir. İşte emperyalizmin ari ırk kuramı da bu noktadan itibaren işlemeye başlamıştır. 1853'de Gobineau tarafından geliştirilen ari ırk kuramı Darwin'in doğal seleksiyon kuramıyla birleşince, teknolojik ve ekonomik gelişmişliği geri kalmış ülkeler bir anda alt ırk konumuna düşmüş, yok edilmeleri gerekliliği ortaya çıkmış ve ülkelerinin işgal edilmesi için gerekli olan doğal neden ortaya çıkmıştır. Görüldüğü üzere küresel düzenin hegemon sahiplerinin gene herhangi bir çaba sarfetmesine gerek kalmamıştır. Her şey bitmiştir. "Ama durun bir dakika, bu da nesi böyle. Doğudan yoğun bir ışık huzmesi geliyor. Bu nasıl bir parlak ışık böyle. Ne, olamaz! Bu ışık Türkiye'den geliyor. Biz bu adamları karanlığa mahkum etmemiş miydik? Buna cüret eden göstersin kendini, kimsin sen?" Bu kişi Doğunun ilk uyananı ve son kahramanı Mustafa Kemal Atatürk'ten başkası değildir. Bu emperyal canavara eline aldığı tarih ve dil silahlarıyla ağır darbeler indiren Atatürk, bu sefer de Antropoloji ile nihai bir darbe indirmeyi planlıyordu. Batı, biz Türk ulusunu evrimini tamamlamamış, sarı ırka mensup, geri kalmış ve ikinci sınıf şeklinde nitelemelerle damgalıyordu. Böyle bir ortamda yapacağınız Antropoloji çalışmaları da gayet tabiidir ki Türk ulusunun bu sıfatlardan olmadığını ispat etmeye yönelik olmalıdır. Bu antrolopoloji çalışmalarını tutup da ırkçılık ve bilim dışı temellerine oturtmaya çalışmak oldukça mantıksız bir hareket olur. Zira günümüzün gelmiş olduğu insanlık teknolojisi çağında antropolojik çalışmalar karşısındaki bu tarz bir duruş sizi inanılmaz bir utanca düşürür, teşebbüs etmemeniz sizin yararınıza olur. Peki ama Atatürk ne yaptı da antropolojik bir karşı silah geliştirdi? Birinci olarak ırk incelemeleri yapabilmek için konuya dair verilere ihtiyacınız vardır. Bu amaçla 1925 yılında Türk Antropoloji Kurumu'nu kurdurmuştur. Buna bağlı olarak da bu kurumun elde etmiş olduğu sonuçları yayımlaması amacıyla Türk Antropoloji Mecmuası yayımlanmaya başlanmıştır. İkincil olarak da 64 bin kişi üzerinde yapılan Antropometri anketidir. "Dur biraz, anket mi? Atatürk ırkçıydı işte, al milletin kafatasını ölçtürmüş, yuhhh!" Yok, öyle değil güzel kardeşim. Dur bir dinle. Anlatıyoruz. Batılı emperyal canavar, o tarihlerde Avrupa ülkelerinde antropometrik çalışmalar yaptırır. Avrupa insanının fiziksel özelliklerini çıkarır. Sonra da der ki, bunun dışında kalanların hepsi ari ırk dışındadır, geri kalmıştır, ikinci sınıf insandır. Ari ırk dışındaki insanlar da Allah tarafından Avrupa insanına hizmet amacıyla yaratılmıştır. Şimdi sen olsan ne yaparsın? Elbette sen de bu çalışmaların aynısını kendi ülkende yaptırır, elde ettiğin verileri dünyanın gözüne sokarak sizden bir farkımız yok, belki de sizden daha iyiyizdir, dersin değil mi? "aaa,hmm,eee,şey evet sanırım" Ha şöyle, aferin bak dinleyince nasıl da anlıyorsun. Bu fiziksel ölçümler incelendiği zaman Türk ırkı ile diğer ırklar arasında büyük bir fark göze çarpmamış ve emperyal canavarın ırk farkına dayanarak yaptığı aşağılama silahı da o büyük insan, Atatürk sayesinde etkisiz hale getirilmiş. Tüm bu veriler ışığında şunu söyleyebiliriz ki Brekisefal (kısa kafa) Avrupai bize bağlıdır. Emperyal canavarla olan savaşımız, Atatürk'ten sonra da devam ediyor. Okyanus ötesindeki sarı kafalı canavar, bizi rahatlıkla tehdit edebiliyor. Sormadan edemiyorum, Türk ülkesi neden bir Almanya gibi ekonomik endüstrisi güçlü, neden bir Hollanda gibi tarımsal güç, neden bir Amerika gibi siyasal kudret sahibi ve neden bir küresel oyun planlayıcısı değil? Allah bize tarihsel süreç içerisinde çok büyük liderler, çokça da fırsat vermiş. Her şeyi bir kenara bırakalım e büyük peygamberi de bize vermiş. Biz bu fırsatları belirli süreler değerlendirmiş, belirli süreler de görmezden gelmişiz. Bugün geriye yani tarihe baktığımızda damarlarımızdaki o asil gücü görebiliyorum. Atatürk önderliğindeki Türkiye'nin Batıya karşı verdiği mücadele aynı zamanda Doğu'nun özgürlük savaşıdır. Ve bu savaş yüksek bir ihtimal kıyamete kadar da sürecektir. Ancak bu mücadelenin şeklini yalnızca Doğu halklarının öldüğü tek taraflı bir kıyımdan çıkararak silahlar yerine kalem ve kitapların kullanıldığı bir kültür savaşına dönüştürmek de bizim elimizdedir. Yakın geçmişe kadar Orta Doğu'daki sorunlar yalnızca sınırlarımız dışında kalıyordu. Ancak bugün öyle bir hal almıştır ki yalnızca güvenlik değil aynı zamanda kültürümüzü bile tehdit eder hale gelmiştir. Toplumsal yapımız hızla değişmektedir. Değişen toplumsal yapının sonucunda değişen yönetimler, değişen kanunlar ve değişen insanlar vardır. Tarih göstermektedir ki terakkiden geriye gidişlerdeki değişimler hiçbir zaman olumlu sonuçlar doğurmamıştır. Hiçbir zaman umut eksik değildir. İnanmak lazım, değişim lazım. Bir yerden başlamak lazım. Neydi o güzel şiir;
    Koç yiğidim, Bahadırım, Ozanım
    Alp Dadaşım, Yağız Efem, Ozanım
    Bir narada dokuz tümen bozanım,
    Tuğ kaldırıp yürüyecek Bozkurdum!
    Tanrı Türk'ü koruyacak Bozkurdum!
    "İnanmaktan vazgeçmeyin, bir gün başaracağız, sadece çok çalışın."