• POZZO : (birden öfkelenir.) Şu uğursuz zaman hikayelerinizle bana yeteri kadar işkence yapmadınız mı? Anlamsız bir şey bu! Ne zaman! Ne zaman! Günün birinde! Yetmez mi işte! Başka günlerden farksız bir gün dilsiz oldu, günün birinde de ben kör oldum. Günün birinde sağır olacağız. Günün birinde doğduk, günün birinde öleceğiz. Aynı gün, aynı an, size yetmiyor mu bu kadarını bilmek? (Daha sakin.) Bir ayağımız mezarda dünyaya getirirler bizi, güneş bir an parıldar, sonra yine gecedir.
  • “Bakın ben bütün anlamları biliyorum ama bu yetmiyor. Çünkü mesele anlamları bilmek değil!” dedi Büyük Sözlük, “Mesele o anlamların bir ‘mânâ’ya gelip bize dokunması!”
  • “Bakın ben bütün anlamları biliyorum ama bu yetmiyor. Çünkü mesele anlamları bilmek değil!” dedi Büyük Sözlük, “Mesele o anlamların bir ‘mânâ’ya gelip bize dokunması!”

    G. Özcan
  • Tarkovski: (Eliyle yukarıyı gösteriyor). Görüyor musunuz söyleşi nereye varıyor. Sonuçları tartışıyoruz, nedenleri tar­tışacağımıza. Önemli nokta şu: İnsan, varoluşunun temel nedenini kavramamışsa, bu dünyaya neden geldiğini ve öm­rünü neden burada yaşadığını bilmezse, o zaman işte dün­ya zorunlu olarak bugün içinde bulunduğumuz koşullara sürüklenmiş demektir. İnsanlık, daha "aydınlanma çağın­ da" hiç ilgilenmemesi gereken konularla ilgilenmeye başla­dı. Maddesel dünyaya eğilmeye başladı. Bilmek, öğrenmek isteği, insana, özellikle erkeğe egemen oldu. Ayrıca kadın, erkek kadar bilime susamış değildir. Peki, ne oldu?... İnsan­lar, kör gibi çevrelerini ellemeye başladı. Ellerinden başka çevrelerini algılayabilecek uzuvları yokmuş gibi davrandı. Bu dünya ile ilgili o denli şey öğrendik ki, toplumsal bir uyum kazanmamız, mutluluğumuz gerekirdi. Hayır. Tam aksi. Yeryüzü hakkında ne kadar çok bilgi edinsek, bununla uğraşan uzmanlarımız giderek atalarımızın bildiklerinden daha azını kavradığımızı saptıyor. Bizler, yanılgıların gücü altındayız. Yeryüzü üzerine çok şey bildiğimize karar ver­dik. Ama, hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kesiti üzerine bildiklerimiz, bütünü için yetmiyor, çünkü yeryü­zü sonsuz. Kanımca insanın varoluş amacı, bilip tanımakta yatmıyor. Bu insanın entelektüel görevi. Ama temel sorunu değil. Varolmanın temel sorunu, yaşamın anlamını kavrayarak yaşamakta. Örneğin atomun bölünmesiyle yeni bir ener­ji kaynağı buluyoruz ve bu enerjiden nasıl yararlanıyoruz?.. Atom bombası yapıyoruz, intihar silahı. Söylemek istediğim, buluşları olumlu yönde kullanma yeteneğinden yoksunuz.
    Bunun da nedeni, insanın niçin yaşadığını bilmemesi. Bilim adamı, yaşamının anlamını, buluşları gerçekleştirmekte gö­rüyor. Bu, gerçeğe pragmatik bir yaklaşımdır. Sanatçı, sanat yapıtları gerçekleştirmek için yaşıyor. Herkes üzerine düşen görevle yaşıyor, bir görevin parçalarıyla ve eşitsizliği algılı­yor, birbirine gıpta ediyor. Oysa, her insan, yaşamının anla­mını kavrayıp, buna göre yaşamalı. Bu doğrultuda herkesin hakkı var ve herkes eşit haklara sahip: Sanatçı, işçi, papaz, köylü, çocuk, köpek, erkek ve kadın.
  • ... yalnız doğruyu bilmek yetmiyor; tersine, bu bilgiyi yitirmemek için durmadan yenilemek gerekiyor.
  • Bilmek anlamaya yetmiyor bazen.
  • 272 syf.
    Gözlerimle tatmadığım, ellerimle iz bırakmadığım, dilimle ulaşamadığım; havasına, suyuna, toprağına moleküllerimi bırakmadığım tarihin, coğrafyanın, hikayelerin bana mirası olan genlerimle birlikte bilinçaltımda oluşturmuş olduğu katmanlar, üzerinde zihnimle dolaştığım bu cümlelerle birer birer eriyor.

    Coğrafyalar ve o coğrafyalarda gerçekleşenler zihnimin teninde, bir sinema perdesinde gibi oynatılmaya başlıyor. Kendim, kendime belirginleşiyorum.

    Farkında mısın Neytiri, farkında olunca cümleler nasıl da cansızca uzanmıyor sayfalarda. İnsanlar korumasa da efsanelerini ve masallarını, yeşerdikleri topraklar umutla koruyor onları. Farkında mısınız, kaçırdığımız şeyleri anlamaya ve derinine inmeye başladığımızda, efsaneleri ve masalları koruyan topraklar bizi de korumaya başlıyor.

    Şu an önümde altı tane hikaye var, hepsinin gözlerinin içine bakıyorum. Birbirimize yaralarımızı gösteriyoruz. Acısı kalacak olsa bile yaralarımızı iyileştireceğimizden şüphem yok.

    Ayağımı uzatıyorum ve hiç çekinmeden bozuyorum ırmağın durgunluğunu, sessizliğini. Ayaklarım çıplaktı ve yalnızlıkta attım ilk adımı. Uykum ürperiyor, zihnimde dönmeye başlayan gerçeğin içinde benim olmayan bir cengi yaşamaya başlıyorum.

    Etrafımda bacaklar var. Varlıkları ilk başta görünür değildi ama en başından beri hissediyordum onları. Önümde bir çırak ve bir usta var. Bir gelecek ve bir geçmiş var. Bir de varlıklarının birbirine değdiği noktada, nereye savrulacağını bilmeyen anlamlar var. İkisi de farkında değildi geleceğin öleceğinden. İlyas ile birlikte yavaş yavaş bilmeye, kavramaya, anlamaya çalışıyorum. Bilmeden, kavramadan, anlamadan ne İlyas çizebilir, ne de ben yaşayabilirim. Mahir usta ikimize de öğretiyor, eksikliklerimizin önemini, daha iyi bilmek için. Camsap’la birlikte ben de kendi kuyumu kazdım, kuyunun dibinde ortaya çıkan masalın peşine düştüm. İçimdeki Şahmeran’a ulaştım. Hayatı sarmalayan Şahmeran’ın bacakları da, eksikliklerimde belirginleşti. Kendi yazgımı izliyordum, onların yazgısını izlerken. Kendime hem çok yakındım, hem de çok uzaktım. Şahmeran’ı dikkatle izledim. Gözlerine çizilmiş tecrübeleri, diline çizilmiş doğruları, bedenine çizilmiş gerçekleri öğrendim. Belkıya gibi ben de bir gerçeğin peşinden koşuyordum ve tam o bilinçlenmede bir insanın bir gerçeğin peşinden koşmasının nedeninin, o insanında peşinden bir gerçeğin koşması olduğunu anladım. İster içimizde, ister dışımızda olsun, neticede ürkütücü bir gerçek. Yüzyıllardır değişmeyen ihaneti, sevgiyi, nefreti, kıskançlığı, rekabeti inceledim. Bastığım yerlerde kendime yabancılaşıyordum ama mekanlar hep tanıdıktı. İlyas ile birlikte hem çıkış yolu aradım, hem de Belkıya ile birlikte dönüş yolu aradım. İnsanın kendisinden kaçması da, kendisini bulması da bir yanılsamadır; hepimizin ihtirası aramak. Her şey miras kaldığı gibi, İlyas’ın pişmanlığı da, terk edilenlerin gazabı da zihnimde.

    Irmağın içinde ilerlemeye devam ediyorum. Törenin karanlığına bulanıyor gözlerim. Yanan yüreği ile birlikte aklıyla sınadığı, sorguladığı törelerinin Ökkeş’i nasıl tutsak ettiğini görüyorum. Ökkeş’in sancısını da yaşamaya başlıyorum. Hiç başlamaması gereken, tarihte asla var olmaması gereken bir cenk başlıyor Ökkeş ile Cengaver için. Yanlış ile doğru, yürek ile akıl, sevgi ile nefret, gece ile gündüz, dostluk ile düşmanlık arasında hesaplaşmaları başlıyor. Kurtulamıyor Ökkeş çevresini saran töreden ama yaklaştırmıyor da kendine. Kendini ve Cengaver’i yitirmemek için elindeki tek şeye sığınıyor, kendi yüreğinin töresine kulak veriyor. Bireysel törelerin ve toplumsal törelerin farkını tereddütsüz hissediyorum.

    Ayağıma taşlar batıyor, yaşamın küçük ısırıkları bunlar. Gözlerim ise hala töre karanlığında lakin bu töreye aşinayım Geyikler Lanetler kitabından. Dört kuşağın içimi sarmış lanetleri kıpırdanmaya başlıyor anılarımda. Kesik başın ağırlığı, Cudana’nın gözleri, başlangıcın ve bitişin belirsizliğinde birbirine karışan Kasım ile Nasır…

    Sonra içimin ormanına çevriliyor bakışlarım, Binali ile Temir orada. En sert ve en derin içsel çatışmamı onlarla yaşıyorum. Binali ile Temir, Binali olan Temir ve Temir olan Binali ile fiziksel bedenin ve düşünsel bedenin arasına sıkışmış olan canlarının varoluşlarını anlamlandırmaya teşebbüslerini idrak ediyorum. Dillerinden ölüm düşmese de, zihinlerine ihtiraslarının pusmuş olduğunu biliyordum en başından. Dünya onlara ayrı bedenler ama birbirine denk ruhlar vermişti; gizli kalmışları ortaya döküyorlar. İkisine de efsanesi rahat vermiyor. Binali ile Temir, zihin oyunlarıydı benim için. Cenkleri zihin katmanlarımdı, sürekli yer değiştirdiler.

    Zaman; ırmak gibi, yılan gibi kıvrılıyor hikayelerin ortasından. Zaman, gerçekleşememiş anılara ikinci şansı vermiyor. Nice olmayanlar, nice olamayacaklar insanın tekamülünde geçilmesi en zor cengi başlatır. Bu cengin adı, Ensar ile Civan. ‘’İnsanoğlunun yazgısı bu.’’

    Irmağı aştım artık, ırmakta beni aştı. Son hikayedeyim ve sanki yeryüzünde yaşamış bütün insanların ormanı belirdi içimde. Sadece orman kelimesi bile koca bir çağı yaşatmaya yetiyor bana. Son hikaye, her şeyiyle biziz aslında. İçinde olduğum çağın sızısını daha çok koyulaştırıyor. Okurken kendime kafayı takıyorum, kendimi ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Var olma cengi ve var olma biçiminde tepetaklak oluyorum. Gözlüyorum, gerçekten sevgi yetmiyor. Değişmek yetmiyor, dönüşmek yetmiyor.

    Uykum uyandı artık. Yalnızlıkta atılan ilk adım, yalnızlıkta bitti yine. Okurun cengi başlıyor şimdi, okur elindekilerle ne yapacak? Dağı inmek, düzlüğü geçmek gerekmiyor; yakındı deniz, kadim hikayeler için. Hayal gücünü kullan. Düşünceleri biraz kazmak yeterlidir, zihnindeki canlı kalıntılara ulaşmak zor değil.

    İnsan; bir doğum, bir ölüm, bin cenkti.